Bilimsel Yaratılış Modeli ve Evrim Teorisi

Bilimsel Yaratılış Modeli ve Evrim Teorisi hristiyanlık incil isa mesih tevrat zebur | HRİSTİYAN FORUM  > Hristiyanlık İnancında Temel Kavramlar > YHVH Tanrı Rab Allah Üçlü Birlik : Bilimsel Yaratılış Modeli ve Evrim Teorisi konusu 4097 kez okundu, 0 kez cevaplandı. En son mesaj evangelion tarafından gönderildi. Bilimsel Yaratılış Modeli ve Evrim Teorisi Bilimsel Yaratılış Modeli Konular: Termodinamiğin Yasaları Fosil Kayıtlarındaki Sistematik Boşluklar Fosillerin Yaşıtlığı Radyometrik Yaş Ölçümü Dünyanın Gençliğini Gösteren Kanıtlar İnsanın Kökeni Tanrısal Evrim Bilimsel Yaratılış Modeli Bilimsel kanıtlar neyi destekliyor? Tanrısal yaratılışı mı, Tanrısız evrimi mi, yoksa bunların ortasındaki bir şey mi? Minnesota Üniversitesi’nden doktora sahibi olan Morris, 13 yıl Virginia Teknoloji Enstitüsü ve Devlet Üniversitesi’nde (Virginia Polytechnic Institute and State University) inşaat mühendisliği bölüm başkanlığı yaparken hidroloji mühendisliği dersleri de verdi. Bilim dünyasına 40’tan fazla eser kazandırdı. 1970 yılında Yaratılış Araştırma Enstitüsü’nü (Institute for Creation Research) kurarak başkanlığını emekli oluncaya kadar sürdürdü.... Bilimsel Yaratılış Modeli ve Evrim Teorisi

Geçersiz email adresi kullanan üyelikler, forum sistemi tarafından, otomatik olarak iptal edilir. Üyelik hesabı iptal edilmiş veya şifresini unutmuş üyeler buradan iletişime geçebilirler.

HRİSTİYAN FORUM GİRİŞ
(Kullanıcı adınız)
(Şifreniz)



HEMEN ÜYE OLUN! Üyelerle sohbet etmek, etkinlik duyurularından haberdar olmak, forumda yazışabilmek için sitemize üye olmanız gerekmektedir.


Bilimsel Yaratılış Modeli ve Evrim Teorisi konusu 4097 kez okundu, 0 kez cevaplandı. En son mesaj evangelion tarafından gönderildi.

Bilimsel Yaratılış Modeli ve Evrim Teorisi konusuna cevap yazmak için buraya tıklayınız Üyeyseniz öncelikle üye girişi yapınız, üye değilseniz buraya tıklayarak hemen üye olunuz.


Bilimsel Yaratılış Modeli ve Evrim Teorisi hristiyanlık incil isa tevrat zebur02-01-07, 13:41
Bilimsel Yaratılış Modeli ve Evrim Teorisi
evangelion


Bilimsel Yaratılış Modeli

Konular:
Termodinamiğin Yasaları
Fosil Kayıtlarındaki Sistematik Boşluklar
Fosillerin Yaşıtlığı
Radyometrik Yaş Ölçümü
Dünyanın Gençliğini Gösteren Kanıtlar
İnsanın Kökeni
Tanrısal Evrim


Bilimsel Yaratılış Modeli

Bilimsel kanıtlar neyi destekliyor? Tanrısal yaratılışı mı, Tanrısız evrimi mi, yoksa bunların ortasındaki bir şey mi?
Minnesota Üniversitesi’nden doktora sahibi olan Morris, 13 yıl Virginia Teknoloji Enstitüsü ve Devlet Üniversitesi’nde (Virginia Polytechnic Institute and State University) inşaat mühendisliği bölüm başkanlığı yaparken hidroloji mühendisliği dersleri de verdi. Bilim dünyasına 40’tan fazla eser kazandırdı. 1970 yılında Yaratılış Araştırma Enstitüsü’nü (Institute for Creation Research) kurarak başkanlığını emekli oluncaya kadar sürdürdü. Yaratılış Araştırma Enstitüsü’nde görev alan bilim adamları, konuyu ayrıntılı biçimde araştırıyor ve ünlü bilim adamlarının çok ilginç bulgularına da yer veriyorlar.
Bu kitap, ister Müslüman, ister Hıristiyan, ister Ateist olsun, bu konuyu araştırmak isteyen herkes için çok önemli bir bilgi kaynağıdır. Bilimsel yasaların gerçekten hangi dünya görüşünü desteklediği konusunda belki de farklı düşünüyorsunuz; ama bu derin konuyu araştırmak için elinizdeki kitabı kesinlikle yararlı, düşündürücü ve güvenilir bulacaksınız. Kitabın sonundaki dizinler, size, araştırmalarınızda kolaylık sağlayacaktır.



TERMODİNAMİĞİN YASALARI

Evrenin kökeni ve temel yapısı üzerinde durmuştuk. Bundan sonra, evrende egemen olan yasaların özelliklerini ve gerçekleşen oluşumları inceleyeceğiz. Termodinamiğin Birinci ve İkinci Yasalarının önemini belirtmiştik. Şimdi, bu Yasaların yaratılış modelini destekleyen güçlü kanıtlarını ayrıntılı biçimde ele almak istiyoruz.


1.Temel Yasalara Göre Evrim Modelinin Tahminleri

Evrim modeli, bilimsel verileri tahmin etmede etkili bir çerçeve olsaydı, elbette doğa olaylarında egemen olan temel ilkeleri öngörürdü. Maddenin birtakım aşamalardan geçerek, elementlere, yıldızlara, kimyasal polimerilere, canlı hücrelere, kurtçuklara, balıklara, amfibyumlara, sürüngenlere, memelilere ve son olarak da insana evrimleşmiş olduğu ileri sürülüyor. Bu doğruysa, sistemleri sürekli olarak daha yüksek karmaşıklık seviyelerine iten güçlü ve yaygın bir ilke olmalıdır. Bu, evrim modelinin en temel ve en önemli öngörüsüdür. Öyleyse doğaya yeni sistemlerin dahil olmasını sağlayan ve varolan sistemleri daha yüksek sistemler haline getiren temel bir ilke olmalıdır. Biz bu ilkeye, kimliğini belirtmek için, “Doğal İlerleme ve Bütünleşme İlkesi” diyeceğiz. Evrim modelinin kökenler ve gelişmeyle ilgili görüşleri geçerliyse, doğada işleyen böyle bir ilkenin gerçekten bulunması gerekmektedir.

Bir evrimcinin doğa yasaları hakkında hiçbir ön bilgisi olmasaydı ve tahminlerini ancak evrim modeline göre yapacak olsaydı, doğada işleyen bu çeşit bir temel ilkenin varlığını kesinlikle öngörürdü. Doğanın süreçlerini ölçerken de ilkenin işlediğini görmeyi beklerdi. Evrim varsayımlarından yola çıkıldığında, Termodinamiğin Birinci ve İkinci Yasalarını hiç kimse beklemezdi.


2. Temel Yasalara Göre Yaratılış Modelinin Tahminleri

Diğer yandan yaratılış modeli İki Yasayı da kesin olarak öngörmektedir. Başlangıçta, mükemmel ve amaçlı bir yaratılış temel alındığından, açıktır ki, yaratılanların arzu edilen amaçların gerçekleşebilmesi için korunma ilkesine ihtiyaç vardır. Mükemmel bir yaratılışı etkileyen herhangi bir değişiklik de zararlı olacaktır. Yaratılış modeli, bu konuda “Doğal Korunma ve Dağılma İlkesi” olarak adlandırılabilen temel bir ilke ortaya koymaktadır. Söz konusu ilke evrim modelinin öngördüğünün tersidir. İlerleme yerine korunmayı, bütünleşme yerine dağılmayı öngörür.

Acaba hangi modelin ilkesi gerçeklere daha uygundur? Bütün doğa olaylarını etkileyen ve bilim adamlarınca evrensel yasalar olarak kabul edilen Termodinamiğin İki Yasasının yaratılış modelini doğrulaması, bu sorunun yanıtıdır. Korunma, Termodinamiğin Birinci Yasası, bozulma ise İkinci Yasasıdır. Evrimcilerin öngördüğü ilerleme ve bütünleşme, gözlenebilen bilimsel verilerce desteklenmemekte ve bir evrim felsefesi olmaktan öteye gidememektedir.

İkinci Yasa bütün sistemlerde düzensizliğe doğru bir eğilim öngörür ve sistemlerin çoğunda da zaman, düzenlilikten düzensizliğe doğru gerçek değişmeleri ortaya çıkarır.

Dünyada, İkinci Yasanın öngördüğü bozulma eğiliminin görünüşte dengelendiği ve düzenlilikte bir artışın oluştuğu sistemler de vardır. Örneğin, tohumun bir ağaç, fetüsün yetişkin bir hayvan haline gelmesi, tuğla yığınından bir bina yapılması gibi.

Eğer bu sistemlerde, geçici ve sınırlı olarak İkinci Yasaya karşı kazanılan üstünlüğü (her birinde bu olay kısa ömürlüdür, çünkü en sonunda organizma ölür ve bina da yıkılır) yakından incelersek, her durumda, en azından iki temel koşulun var olması gerektiğini anlarız:

(a) Büyümeyi yönlendiren bir program gereklidir.

Gelişigüzel birikmelerle oluşan bir büyümenin sonucunda, düzenli bir yapı yerine, yalnızca karışıklık oluşur. Tüm olayların bir örnek, bir plan ya da bir programla başlaması gerekir. Aksi takdirde düzenli bir büyüme gerçekleşmez. Canlılarda bu durum, her canlı türü için ayrı bir DNA molekülüne bilgi sistemi olarak yerleştirilmiş olan çok karmaşık bir genetik programla gerçekleştirilmiştir. Binalar ise, mühendis ve mimarlar tarafından önceden hazırlanan plana göre inşa edilirler.

(b) Büyümesi için bir enerji dönüştürme mekanizması gereklidir.

Çevreden gelen enerji doğrudan kullanılamaz. Canlı sistemin bileşenlerini karmaşık ve düzenli bir yapıya organize etmek için, önceden, özel enerji biçimlerine dönüştürülmesi gerekir. Böyle bir dönüştürme mekanizması yoksa, çevreden gelen enerji mevcut yapıları bozmaktan başka bir işe yaramaz.
“Düzenliliğin sürmesi için bakım işine gerek vardır ve dünyada gıda ürünlerine duyulan talep, aslında bu işi yapacak olan enerji talebidir. Ama enerjinin basitçe harcanması, düzeni sağlamak ve sürdürmek için yeterli değildir. Bir çini imalâthanesinde bir boğa, güç sağlayabilir ma aynı boğa düzeni sağlayıp sürdüremez. İhtiyaç duyulan iş belirli bir iştir, özellikleri vardır. Bir işi yapacak olanın, en azından, o işin nasıl yapılacağı hakkında bilgi sahibi olması gerekir.”1
Yukarıdaki tohum örneğinde, gerekli olan enerji dönüşüm mekanizmalarından birisi, fotosentez adı verilen şaşırtıcı olaydır. Böylece, henüz tamamı aydınlatılamayan karmaşık kimyasal reaksiyonlar, ışık enerjisini bitki yapısındaki bileşiklere dönüştürür. Hayvanlarda ise gıdaları vücut yapısına dönüştürmek için sindirim, kan dolaşımı, solunum gibi çok sayıda karmaşık mekanizma çalışır. Bina inşa edilirken de, yakıt maddeleri ve insan gücü, çok sayıda karmaşık elektrikli ve mekanik aygıtları çalıştırmada kullanılır.

Asıl sorun, güneşten dünyamıza erişen enerjinin evrimleşme için yeterli olup olmadığı değil, tersine, bu enerjinin evrimleşmeye nasıl dönüştüğüdür. Bu dönüşümün gerçekse, evrim en büyük gelişme olayı demektir. Çok küçük çaptaki bir büyüme olayı için bile bir program ve özel bir dönüşüm mekanizması gerektiğine göre, evrim için sonsuz derecede karmaşık bir şifre ve daha özel bir enerji dönüşüm mekanizması gerekmektedir.

Ancak, şimdiye kadar böyle bir program ve mekanizma ortaya çıkarılamamıştır. Öyleyse, atomdan küçük gelişigüzel parçacıkları insanlara kadar evrimleştiren plan, evrenin neresindedir? Sürekli olarak dünyaya gelen güneş enerjisini, kimyasal elementlerden, çoğalabilen canlı organizmalara ya da uzun jeolojik devirlerde kurtçuk kümelerini, insan topluluklarına dönüştüren olağanüstü motora nerede rastlanmıştır?

Bu kadar zor ve büyük bir iş için, mutasyonlar ve doğal seçilim yetmez. Mutasyon yönlendirici bir program değil, rastgele bir olaydır. Etkilediği organizmayı daha iyi ve karmaşık bir duruma getirerek enerjiyi dönüştüremez. Doğal seçilim, yeni bir şeyin üretimini yönlendiren bir program değildir. O ancak kötü değişimleri ve mutasyonları ayıklar. Bir enerji dönüşüm mekanizmasının olmadığı çok açıktır.

Gördüğümüz gibi mutasyon ve doğal seçilim, ne yönlendirici bir programdır, ne de bir enerji dönüşüm mekanizmasıdır. Mutasyon ve doğal seçilim beraber çalışsa bile, büyümenin gerektirdiği bu iki koşulu nasıl sağlayacaklar?

Evrimciler tahminler yürütmeden, canlı kürede (evren bir yana) yüksek karmaşıklıktaki olağanüstü organik evrene doğru büyümeyi yönlendirecek büyük bir programın ve güneş enerjisini yine bu büyümede kullanılabilecek biçime çeviren büyük bir mekanizmanın doğada var olduğunu gösterinceye kadar, evrim fikrinin tamamı İkinci Yasa tarafından reddedilecektir.
Şimdi çok emin olarak, evrim olayının (hipotetik Doğal İlerleme ve Bütünleşme İlkesi), Termodinamiğin İkinci Yasası tarafından tümüyle olanaksız kılındığını söyleyebiliriz. Evrim modelinin bu İkinci Yasaya uydurulması olanaksızdır.


--------------------------------------------------------------------------------
1George G. Simpson ve W. Beck, Life: An Introduction to Biology (2nd Edition; New York: Harcourt, Brace & World, 1965), s. 466.


FOSİL KAYITLARINDAKİ SİSTEMATİK BOŞLUKLAR



Organizmalar arasındaki benzerlik ve farklılıkların aynılarının canlılarda olduğu gibi, fosillerde de bulunması önemlidir. Türler arasındaki aynı boşluk tipleri, günümüzdeki bitkiler ve hayvanlar için yapılan Linne sınıflandırma sisteminde varolduğu gibi, fosil kayıtlarında da vardır.

Daha önce gördüğümüz gibi, evrim modelinin görüşü geçerli olsaydı, canlı organizmalarda birbirinden kesin sınırlarla ayrılan kategorilerden çok, yatay bir devamlılığın bulunması gerekirdi. Türler arasındaki boşluklar, değişik geçitler için, özel çevreler ve seçilim tarihleri ileri sürerek, birtakım varsayımlarla ancak açıklanabilir.

Fosil kayıtlarındaki boşluklar, daha başka ikincil varsayımlar gerektirmektedir. Her bir fosilin organizmasıyla onun evrimleştiği ataları arasında en azından dikey bir devamlılık olmalıdır. Böyle geçiş fosillerinin bulunmaması evrim modelinin değil, yaratılış modelinin bir beklentisidir. Bu boşluklar, günümüzün canlıları arasındaki boşlukların açıklandığı gibi, “geçiş formları hiç yaşanmadı” diyerek geçiştirilemez. Evrim modeli, geçiş formlarının fosilleşmesini ya da fosillerin bulunmasını engelleyen birtakım özel koşullar varsaymak zorunda kalmaktadır.

Yaratılış modeliyse, hiçbir ikincil varsayıma gerek duymaz. Yaratılış modeli, fosil kayıtlarında sistematik boşlukların olacağını ve bunların günümüz dünyasında varolan boşluklara benzeyeceğini öngörür. Benzer işlevler için benzer yapıların ve farklı işlevler için de farklı yapıların verilmesine dayanan yaratılış ilkesi, hem yaşamakta olan, hem de soyu tükenmiş canlılara aynen uygulanır. Fosil kayıtları, gelişigüzel olayların, şansa bağlı ürünlerinin bir koleksiyonu da olamaz. Soyu tükenmiş olan hayvanlar bile (soyun tükenmesi gelişimin değil, bozulmanın bir örneğidir) yaratılmış ilk canlıların bir kısmını oluşturur.

Evrim olayı gerçekse, sınıflandırma sistemi de, evrime koşut olarak, zaman içinde devamlı değişmiş olmalıdır. Tüm bitki ve hayvanlar, gelişigüzel değişiyorlarsa, sınıflandırma kategorilerinin de benzer biçimde değişmesi gerekirdi. Oysa, klâsik jeolojide öğretilen jeolojik çağların varolduğu kabul edilse bile, sınıflandırma kategorileri başlangıçtan beri değişmeden kalmıştır. Bu konuda aşağıdaki özellikleri göz önüne alınız:

1. Kambriyen döneminden itibaren bütün alem ve alt alemler jeolojik kayıtlarda yer almaktadır.

2. Hayvanlar aleminin bütün filumları Kambriyen döneminden beri görülmektedir.

3. Hayvanlar aleminin bütün sınıflarına Kambriyen’den beri rastlanmaktadır. Ancak şunlar hariç:
a) Yosun - mercanlar (Ordovisyen’den itibaren)
b) Böcekler (Devoniyen’den itibaren)
c) Graptolitler (Kambriyen ile Karbonifer arası)
d) Trilobitler (Kambriyen ile Permiyen arası)

4. Bitkiler aleminin bütün filumları Trias döneminden beri görülmektedir. Ancak şunlar hariç:
a) Bakteriler, su yosunları, mantarlar (Kambriyen öncesinden itibaren)
b) Yosunlar ve eğreltiler (Silüryen’den itibaren)
c)Tohumlu bitkiler (Karbonifer döneminden itibaren)
d) Diyatomeler (Jura döneminden itibaren)

5. Bütün takımlar ve familyalar (alemler, filumlar ve sınıflar gibi) geçiş formlarıyla ilgili hiçbir belirti olmaksızın fosil kayıtlarında birden ortaya çıkarlar. Cins ve türlerin çoğunda bile bu durumu görmek olasıdır.


Önde gelen evrimcilerin aşağıdaki sözleri de, bitki ve hayvan formlarının çoğunun, fosil kayıtlarında birdenbire ortaya çıktığını doğrulamaktadır. Bu temel türler arasında geçiş formlarını gösteren hiçbir kanıt da yoktur.
“Bu örneklere karşın, her paleontoloji bilgininin bildiği gibi, birçok yeni tür, cins, familya ve familyadan üst seviyedeki diğer bütün kategoriler, fosil kayıtlarında birdenbire ortaya çıkarlar ve bildiğimiz biçimde aşamalı ve sürekli geçiş dizilerine rastlanmaz.”1

“Artık fosil kaydının sınırlılığı için özür dilemeye gerek kalmadı. O sıralayamayacak kadar zengin olmuştur ve yeni buluşların hızı, onları sıralayabilecek hızı aşıyor.... Yine de, fosil kaydının çoğu boşluklardan oluşmaktadır.”2

“Jeolojik kayıtlardan anlayabildiğimiz kadarıyla, jeolojik devirlerde, köklü değişimlerin genellikle “aniden” ortaya çıktığı gözleniyor.... Sınıflandırmanın takım ve sınıf gibi büyük alt bölümleri arasındaki geçiş formlarına ait fosiller, nadiren görülür.”3

Daha anlaşılır olmak amacıyla, büyük türler arasındaki geçişlerin her zaman atlandığını, daha ayrıntılı olarak belgelemeyi sürdürüyoruz. Aşağıda sıralanmış önemli boşlukları dikkate alınız:



En önemli fosil boşluklarından biri, Prekambriyen (Kambriyen öncesi) katmanlarında bulunan tartışmalı tek hücreli mikroorganizmalar ve tuhaf “Ediacaran” fosillerle, Kambriyen’de bol miktarda bulunan karmaşık deniz omurgasızları arasındaki durumdur.

“Trilobitler gibi eklem bacaklıların da karmaşık türlerini kapsayan birçok farklı organizmanın Kambriyen’de bulunması şaşırtıcıdır.... Kayıtlarda bol miktarda bulunan bu canlılar, basit yapıda olsalardı, bu gerçek o kadar şaşırtıcı olmazdı. Böyle karmaşık organik türler, niçin yaklaşık 600 milyon yaşındaki kayalarda bulunuyorlar da, ondan 2 milyar yıl önceki kayıtlarda bunlara hiç rastlanmıyor?... Yaşam evrime uğramışsa, Kambriyen’den daha yaşlı kayalarda bulunması gereken fosillerin bulunmaması neyle açıklanacaktır?”4

“Jeoloji ve evrimin çözülememiş sorunlarından birisi de Kambriyen alt kayalarında çeşitli çok hücreli deniz omurgasızları bulunurken, daha yaşlı kayalarda bunların olmamasıdır. Kambriyen’in başlangıç dönemine ait fosiller şunlardır: Porifera (süngerler), Coelenterata (mercanları, denizhıyarlarını, denizanalarını kapsayan filum), brakiopodlar, Mollusca (salyangoz, deniz tarağı), echinoidler (derisi dikenliler) ve eklem bacaklılar. Bunların yüksek derecede organizasyonu bu organizmaların, fosil kayıtlarında görülmeden önce uzun bir evrim dönemi geçirmiş olduklarını gösteriyor. Ancak, ilk Kambriyen fosillerinin atalarını bulmak için Kambriyen öncesi kayalarını incelediğimiz zaman, bunlara hiçbir yerde rastlamıyoruz.”5
“Başlıca hayvan gruplarının ortaya çıkışlarını yaratılışla değil de evrimle açıklamaya kalkıştığımız zaman, Kambriyen öncesi kayalarında filumların hiçbirisinin tek üyesine bile rastlanmadığı için, geçmişte Darwin’i olduğu gibi bugün de bilim adamlarını aciz bırakan bir durumla karşı karşıya kalırız.”6
Tek hücreli mikroorganizmalarla, Kambriyen’de yüksek derecede karmaşık yapılar ve türlerdeki omurgasız filumlar arasında çok büyük bir boşluk olduğu açıktır. İleri sürüldüğü gibi, tek hücreliler karmaşık yapılı canlılara evrimleşmişseler, aralarında geçiş formlarının bulunmaması ve bunların fosillerinin günümüze kalmaması olanaksızdır.

Aslında bu boşlukların yaratılmış türler arasında bulunan doğal boşluklar olduklarını söylemek daha mantıklıdır. Her canlının, yaratılış amacına uygun bir yapısı vardır. Bu yapının oluşumu, rastlantısal olamaz.



Omurgasızlardan omurgalılara evrimleşerek gerçekleşen bir süreçte milyarlarca hayvanın yer alması gerekirken, şimdiye kadar böyle bir tek fosil bile bulunamamıştır.

Omurgasızların iç kısımlarında yumuşak bölümler, dışlarında ise sert kabuklar vardır. Omurgalıların ise iç kısımları sert (iskelet), dış kısımları ise yumuşaktır. Biri diğerine acaba nasıl evrimleşmiştir? Bu konuyla ilgili hiçbir kanıt yoktur.

“İlk” omurgalıları, Osteostraki ve Heterostraki gibi balık takımları oluşturmaktadır. Konuyla ilgili olarak, omurgalılar konusunda önde gelen paleontoloji uzmanlarından olan Harvard Üniversitesi’nden Dr. Alfred Romer şöyle der:

“Silüryen döneminin sonlarına ve Devoniyen döneminin başlarına rastlayan devirdeki tortularda, çeşitli tipte ve çok sayıda balığa benzer omurgalı vardır. Dolayısıyla, bu zamandan önce uzun bir evrim döneminden geçilmiştir. Fakat biz bu dönem hakkında bir şey bilmiyoruz.”7

Bu, balıklarla balıkların ataları oldukları kabul edilen omurgasızlar arasında bağlantı sağlayacak hiçbir fosil kaydının olmadığı anlamına gelmektedir. Bu durumda omurgalılarla omurgasızların başlangıçta ayrı ayrı yaratıldıklarına inanmak, daha mantıklı görünmektedir.



Bir sonraki önemli evrim basamağının, balıklardan amfibyumlara geçişi kapsadığı varsayılmaktadır. Böyle bir olay balık yüzgecinin kurbağanın ayağına dönüşmesini ve sayısız başka dönüşümün oluşmasını gerektirir. Ancak bugüne kadar, yüzgeçleri kısmen ayağa ya da bir başka geçiş özelliğine dönüşmüş hiçbir yarı balık-yarı amfibyum fosiline rastlanmamıştır.

Bir crossopterygian(yassı yüzgeçli balık) olan coelacanth (“silekant”),uzun süre böyle bir geçiş formu için kanıt gösterildi. Bu canlının yüzgeçlerinin üzerinde rastlanan çıkıntılı yapılar, amfibyumlara doğru bir geçişin başlangıcı olarak düşünülmüştü. Bu geçişle birlikte, labyrinthodontolarak bilinen ilkel bir amfibyuma dönüştüğü düşünülürdü. Silekantların ise bu geçişi Mezozoik (İkinci) zamanda tamamladıklarına inanılmıştı. Çünkü, bu devirden sonra hiçbir fosil bulunamamıştır.

1938’de, bu yassı yüzgeçli balıkların Madagaskar yakınındaki sularda hala yaşadıkları ortaya çıktığında evrimciler çok şaşırdılar.

“Silekantlar, milyonlarca yıl boyunca, aynı biçim ve yapıyı korudular. Evrimin en büyük sırlarından biri de, budur.”8

Geçiş olayının başladığı milyonlarca yıl önceki yapılarını aynen korudukları halde, bu balıkların amfibyumlara nasıl dönüşebildiklerini anlamak oldukça zordur. Ayrıca, geçiş formu olabilecek başka aday da yoktur. Çünkü kara hayvanlarıyla çeşitli yönlerden benzerlikleri olan akciğerli balık, “yürüyen yayın balığı” ve diğer balıklar daha önceden çeşitli nedenlerden dolayı evrimciler tarafından tümüyle konu dışı bırakılmışlardı....

1George Gaylord Simpson, The Major Features of Evolution (New York: Columbia University Press, 1953), s. 360.

2T. Neville George, “Fossils in Evolutionary Perspective,” Science Progress, Vol. 48 (January 1960), s. 1, 3.

3Paul A. Moody, Introduction to Evolution (New York: Harper and Row, 1962), s. 503. İsveç Lund Üniversitesi’nden N. Heribert Nilsson, paleontoloji ve botanik alanlarındaki 40 yıl süren çalışmalarının sonucunda şunları söylemek zorunda kalmıştır: “Paleobiyolojik gerçekleri göz önüne almadan evrimi biçimlendirmek imkansızdır. Fosil materyalleri, elde edilebileceği kadar bulunmuştur... Geçiş dizilerinin noksanlığı, materyal eksikliğine bağlanamaz. Eksiklikler gerçektir ve hiçbir zaman doldurulamayacaktır.” (Synthetische Artbildung, 1953).

4Marshall Kay ve Edwin H. Colbent, Stratigraphy and Life History (New York: John Wiley & Sons, 1965), s. 102.

5Daniel I. Axelrod, “Early Cambrian Marine Fauna” Science, Vol. 128 (1958), s. 7.

6T. Neville George, a.g.e., s. 5.

7A. S. Romer, Vertebrate Paleontology (Chicago: University of Chicago Press, 1966), s. 15. Aynı şekilde, The Fishes, (Life Nature Library, 1964, s. 60) kitabında F. O. Ommanney, “Bu ilk kordatanın nasıl ortaya çıktığını gerçek balık benzeri yaratıkları oluşturmak üzere hangi aşamalardan geçtiğini bilmiyoruz. Büyük olasılıkla ortaya çıktıkları Kambriyen dönemiyle, gerçek balık benzeri özelliklere sahip hayvan fosillerinin ilk göründüğü Ordovisyen dönemi arasında herhalde hiçbir zaman dolduramayacağımız 100 milyon yıllık bir boşluk vardır.” demektedir.

8Jacques Millot, “The Coelacanth,” Scientific American, Vol. 193 (December 1955), s. 37. Dr. Millot, Madagaskar Bilimsel Araştırma Enstitüsü başkanı ve aynı zamanda Paris Doğa Tarihi Müzesi üyesiydi.


FOSİLLERİN YAŞITLIĞI

Fosillerin mutlaka hızlı bir gömülmeyle oluşabileceğini, bütün temel kaya tiplerinin oluşmasında da tortulların hızla ortaya çıkabileceğini görmüş olduk. Belirli bir çökelti hızla oluştuğuna göre, bütün jeolojik sütunu simgeleyen bir dizi çökeltinin tamamının hızla oluşup oluşmadığı konusu doğal olarak karşımıza çıkmaktadır.

Şüphesiz evrim modeli jeolojik sütunun hızlı oluşumunu kabul etmeyecektir. Evrim işliyorsa, yeryüzü şekillerinin ortaya çıkabilmesi için çok uzun zamana gerek vardır.

Böylece görünüşte bu teoriyi simgeleyen jeolojik sütun, evrimciler tarafından ne pahasına olursa olsun, ancak çok uzun çağlarla açıklanabilmektedir. Bu yüzden sütunun her bölümünün hızlı oluşuma göre açıklanması gerekirken, bütün sistemi, birörneklilik kuramının uzun çağlar kavramına uydurmaya çalışırlar. Bu da, sütunda çökelmenin olmadığı zamanlarda büyük zaman aralıklarının bulunması gerektiği anlamına gelir.
Diğer yandan yaratılış modeliyse, bu sütunun büyük bir kısmının göreceli, kısa bir zamanda tamamlanmış, devamlı bir birikimle oluştuğunu kabul etmektedir. Kuşkusuz bu “kısa zaman”, ansızın demek değildir. Ancak milyonlarca yılı değil, ayları ya da yılları kapsayan bir süredir. Gerçi bundan, fosil kayıtlarında bulunan organizmaların yüz milyonlarca yıldan fazla bir zaman içinde, ayrı ayrı dönemlerde yaşamış olmalarından çok, hepsinin aynı zamanda yaşamış olmaları gerektiği şeklinde bir anlam çıkar.
Başka bir deyişle, fosil dünyası günümüz dünyasına çok benzemektedir. Yani, yüksek yapılı organizmalarla tek hücreliler aynı devirde yaşamışlardı. Birörneklilik kuramı yandaşlarının ileri sürdükleri gibi bugün geçmişin anahtarıysa, bu durum neden şaşırtıcı olsun? Günümüz dünyasında tek hücreli organizmalar, deniz omurgasızları, balıklar, amfibyumlar, sürüngenler, kuşlar, memeliler ve insanlar vardır. Geçmişte bunların hepsinin aynı devirde yaşamamış olmaları gerektiğini düşünmek için tek neden, evrim varsayımıdır. Aslında insanın dinozorlar ve trilobitlerle aynı zamanda yaşamış olduğundan kuşkulanmak için hiçbir neden yoktur.

Dolayısıyla burada iki sorunun yanıtını araştırmalıyız:

1. Stratigrafik sütunda başlangıçtan sona kadar düzenli ve sürekli bir çökelme gösteren kanıtlar var mıdır?

2. Bu sütundaki farklı “çağlar”dan elde edilen fosillerin aynı zamanda yaşadıklarını gösteren kanıtlar var mıdır?

Bu iki soruya da cevap “evet” olacaktır. Jeolojik sütun evrim modelinin iddia ettiği gibi, yaşamın çağlar boyunca yavaş evrime uğradığını göstermemekte, tersine yaratılış modeline uygun olarak yaşamın bir dönemde hızlı bir şekilde yok olup gömüldüğünü göstermektedir.

Önce katmanların devamlılık problemini göz önüne alalım. Jeolojik sütunun ana kısmı kuşkusuz katmanlı kayaçlardan oluşmuştur. Bunlar genellikle su hareketleriyle biriken çökelti ürünleridir. Bu katmanlı kayaçlar “formasyonlar” olarak adlandırılan birimlere ayrılır. Bu birimlerin her biri çok sayıda katmandan oluşup geniş alanlara uzanırlar.

Bu tortul katmanlarının üst üste sıralanmasında zaman etkenini doğru bir biçimde değerlendirmek için, bunları biriktiren su güçlerinin doğasını göz önünde bulundurmak gerekir. Bu ise çökelme tekniğiyle ilgili bazı bilgilerin bilinmesini gerektirir.

Her katman bir santimetreden birkaç santimetreye kadar kalınlığa sahip olabilir. Bir katman alttaki ve üstteki katmanlardan, ara yüzeyindeki “katmanlaşma düzlemi” ile ayrılır. Birbirine bitişik katmanlar aynı materyalden oluşmuş olabilir. Bunlar aynı fosilleri içerebilir ve birbirlerine çok benzeyebilir. Ancak aralarındaki düzlem, oluşum sırasında küçük bir farklılığın işe karıştığını göstermektedir. Bu farklılık, çökelme esnasında kısa bir ara ya da tortuyu ortaya çıkaran akıntıların niteliklerinin bir ya da birkaçında küçük bir değişikliğe yol açabilir.

Tortu taşınması ve birikmesi tümüyle karmaşık bir olay olup akıntının hızı, yönü, hacmi, derinliği, genişliği, nehir yatağının eğimi, yatağın pürüzlülüğü, su sıcaklığı, katman yatağındaki materyalin karakteri, akıntının tortu kaynağı, suda erimiş kimyasal maddeler ve diğerleri gibi birçok farklı faktöre bağlıdır. Bu etkenlerden herhangi birisi değişirse akımın tortu özellikleri de buna bağlı olarak değişecektir. Bunun sonucunda herhangi bir tortu alanında bir katman düzlemi oluşacak ve az farklı özelliklere sahip yeni bir katman oluşmaya başlayacaktır.

Ancak belli bir katmandan sonra çökelme işlemlerinin uzun bir süre durduğunu varsayalım. Su akmaya devam ederse, bu katman aşınmaya başlayacak ya da hiç olmazsa yüzeyindeki küçük kırışıklıklar ve diğer pürüzler aşınacaktır. Suyun akması durursa da, rüzgâr erozyonu oluşacaktır. Katmanların yükselmesi ve eğilmesi olasılığı da vardır.

Bu durumda erozyon dönemi, katmanları kesecektir. Her iki durumda da ortaya çıkan yüzey, bir erozyon yüzeyi olacaktır. Kesilen yüzey, katmanlaşma düzlemlerine koşutsa, buna düzlemsel göçme (“disconformity” ya da “paraconformity”), bir açı söz konusuysa buna dönmeli göçme (“unconformity”) adı verilir.

İki katman takımı arasında bir dönmeli göçme varsa, arada bir erozyon döneminin olduğu açıktır. Ancak, normal bir katmanlaşma düzleminde bir düzlemsel göçme varlığının fark edilmesi çok zor, hatta olanaksızdır. Ancak tabakalar halinde bulunması gereken normal yüzey düzensizliklerinin olmaması, alt ve üst yatakların şans eseri mineralojik ya da paleontolojik bir içeriğe sahip olmaları gibi durumlar istisnadır.
O halde bir dönmeli göçmenin uzun bir erozyon dönemini gösterme olasılığı vardır. İlk bakışta ana dönmeli göçmenin olası bir jeolojik çağın bitişini ve diğer birinin başlangıcı olan bir zaman aralığını göstermek için kullanılabileceği düşünebilir. Ancak burada karşımıza çıkan sorun dünya çapında bir dönmeli göçmenin bulunmayışıdır! Bir bölgedeki bir zaman aralığı, diğer bir bölgede bulunmayabilir.
“Dönmeli göçmenin zaman - katmanlaşma sınırları olarak kullanılmasından vazgeçilmelidir. Zaman işaretleri olarak dönmeli göçmelerin başarısızlıklarından dolayı Paleozoik ve daha sonraki çağın zaman - katmanlaşma sınırları, zamanla ve dolayısıyla direylerle (faunalarla) açıklanmalıdır.”1
Yukarıdaki paragraf bir çağın ne zaman bitip ne zaman başladığını göstermek için tek yolun fosil kayıtları olduğunu göstermektedir. Bunun için bir düzlemsel göçme, bir dönmeli göçme kadar yararlı olacaktır. Çünkü hayvanlardaki bir değişim, bunları içeren tabakalar halindeki düzlemlerin eğimine bakılmaksızın gösterilebilir. Jeletzsky de buna katılır:
“Şu belgelenmiş bir gerçektir ki, fiziki - stratigrafik kaya birimleri ve bunların sınırları, genellikle jeolojik zaman düzlemlerini çoğunlukla düzensiz bir biçimde, hatta en kısa mesafelerde bile kesmektedir.”2
Madem ki, fiziksel dönmeli göçmeler mutlaka önemli bir zaman aralığını göstermemektedir, böyle aralıkların fosil topluluklarındaki değişimlerle gösterilebilmesi gerçekten olası mıdır? Gerçi bu zaman zaman düşünülmüş ve jeolojik zaman cetveli 19. yüzyıl jeologları tarafından özünde bu düşünceye dayanılarak ortaya çıkmıştır. Ancak, kutsal jeolojik inanç bile günümüzde itirazlara maruz kalmaktadır:
“Jeolojik zaman cetvelindeki zamanlar, dönemler ve çağların arasındaki sınırlar, genellikle fosil kalıntılarının karakterine göre ani ve önemli değişikliği gösterir. Örneğin, Mezozoik Zamanın Trias ve Jura dönemleri arasındaki sınır (yaklaşık 180 milyon yıl önce), yeni türlerin birdenbire ortaya çıkışlarıyla belirlenir... Verilerin Federal Almanya Cumhuriyeti’nin Tubingen Üniversitesi’nden Jost Wiedmann tarafından yeniden değerlendirilmesi sonucu, Mezozoik sınırlarında (225 - 70 milyon yıl önce) daha açık bir evrim türü ortaya konulmuştur. Wiedmann, sözü edilen bu sınırlarda türlerin dünya çapında yok olmadığı ve yeni türlerin aniden ortaya çıkmadığı sonucuna varmıştır.”3
Sözü edilen iki sınır (birinci-ikinci zaman ve ikinci-üçüncü zamanların sınırları), çok önemlidir ve her şeyin temelidir. Bunlar arasında ya fiziksel dönmeli göçmeler ya da hayvandaki değişimler bakımından gözlenebilen bir zaman aralığı yoksa, hiçbir yerde böyle bir aralık yoktur. Başka bir deyişle, stratigrafi kayıtları, her bir “dönem”in fark edilmez bir şekilde bir sonraki döneme geçtiğini gösterir. Gerçekte bir dönemin tam olarak nerede bitip bir diğerinin nerede başladığı saptanamaz. Yani, zaman aralıkları yoktur ve jeolojik kayıtlar süreklidir.
Şimdi yine her bir kaya biriminin, hızlı oluşumun kanıtını gösterdiğini hatırlayalım. Bu kayaların tarihini bildiren fosil tortularının tümü hızlı oluşumu göstermektedir. Çeşitli yaşları gösterdiği kabul edilen stratigrafik sistemler arasında zaman aralıkları yoksa, jeolojik sütunu oluşturan kaya birimlerinin hepsi hızlı oluşmuştur demektir.
Mantık zincirini tekrar gözden geçirelim:

1. Çok uzun zaman sürmeyen suyla ilgili etmenler grubu, her katmanın hızla oluştuğunu göstermektedir.

2. Bir katmanın yüzeyindeki düzensizlikler, katman erozyonla kesilmediğine göre, bu oluşumdaki birbirini izleyen her bir katmanın, kendisinden önce gelen katmanı hemen izlemiş olduğunu ortaya koyar.

3. Bunların sonucu olarak oluşumun tümü devamlı ve hızlı bir şekilde gerçekleşmelidir. Bu durum, kaya tipinin hızlı oluşması, fosil içeriğinin hızlı ve sürekli gömülmesiyle de doğrulanmaktadır.
4. Oluşum, bir dönmeli göçmeye sahipse de, dünya çapında bir dönmeli göçme yoktur. Bir oluşumdaki dönmeli göçme yeteri kadar yana doğru izlenirse, bir müddet sonra bunun fark edilmez bir şekilde diğer bir oluşuma yükseldiği görülecek, bu oluşumun dönmeli göçmesi bu noktada bitmiş olacak ve bunu bir zaman aralığı olmaksızın hızlı ve devamlı olarak ikinci oluşum izleyecektir.
5. Aynı akıl yürütme, ikinci oluşum katmanlarının da hızla ve sürekli bir biçimde oluştuğunu ve bunu izleyen üçüncü bir oluşumun da aynı biçimde oluştuğunu gösterecektir.

6. Böylece katmandan katmana, oluşumdan oluşuma geçerek bütün jeolojik sütunun hızla ve sürekli olarak oluştuğu sonucuna varılabilir.

7. Bir oluşumun bir sonraki oluşuma karışıp birleşmesi, oluşumlar arasında açık fiziksel bir sınırın seyrek bulunmasıyla da gösterilebilir. Kaya tipleri çok daha yaygın olarak birbirleriyle oldukça kalın bir yöre üzerinde birleşme ve karışma eğilimi gösterirler.

Böylece jeolojik sütunun aralıklı olmaktan çok, sürekli olup olmadığı biçimindeki birinci sorumuz açıkça olumlu olarak cevaplanmış görünmektedir. Jeolojik sütunun parçalarının çoğu, hızlı ve hatta bir felâket sonucu olma niteliği taşır. Bu da bize bütün sistemin hızla oluştuğunu açıkça gösterir.

Diğer soru, farklı “çağ”lardan gelen fosil organizmalarının gerçekte eş zamanlı olup olmadığına dair kanıtın varlığına ilişkindir. Şöyle de sorabiliriz: bileşenlerinin her biriyle ilgili farklı fosillerin bulunduğu jeolojik sütun, nesnel bir gerçeklik midir, yoksa evrim modeli üzerine kurulmuş yapay bir sistem midir?

Daha önceki bölümde, fosil biçimindeki bitki ve hayvanların günümüzdekilerin büyük bir kısmıyla aynı olduğuna ilişkin birçok kanıt gösterdik. Günümüzdekileri sınıflandırma sistemindeki kategoriler ve kategoriler arasındaki boşluklar fosil türlerine de uygulanır. Günümüzdeki bitki ve hayvanların çoğu fosillerde bulunabildiği gibi, fosil hayvanların ve bitkilerin çoğu da günümüzde yaşamaktadır, özellikle, değişen çevre şartlarına uyum sağlayabilen yaratılmış türler içindeki çeşitlemeleri hesaba kattığımızda.
Tüm bunlar, farklı “çağ”larda fosilleşen canlıların, aslında aynı zamanda yaşadıklarını gösterir. Aynı organizmalar, günümüze kadar varlıklarını sürdürmüşlerdir.


1H. E. Wheeler ve E. M. Beesley, “Critique of the Time-Strategraphic Concept,” Bulletin, Geological Society of America, Vol. 59 (1948), s. 84.

2J. A. Jeletzsky, “Paleontology, Basis of Practical Geochronology,” Bulletin, American Association of Petroleum Geologists, Vol. 40 (April 1956), s. 685.

3“Fossil Changes: ‘Normal Evolution,’” Science News, Vol. 102 (Montreal’de yapılan Uluslararası Jeoloji Kongresi hakkında bir rapor), (September 2, 1972), s. 152.



RADYOMETRİK YAŞ ÖLÇÜMÜ

Radyoaktif yaş ölçümününün geçersizliğini ileri sürme, küstahça görünebilir. Öğretmenler, elli yıldır, uranyumla yaş ölçümünün, yerkürenin yaşının milyarlarca yıl olduğunu gösterdiğine ve bu yüzden evrim için yeterli zaman bulunduğuna inanmakta ve bunu öğrencilerine öğretmektedirler.

Aslında, daha önce gördüğümüz gibi, evrimin olabilmesi için trilyonlarca ya da katrilyonlarca yıl bile yeterli değildir. Bununla beraber, birkaç milyar yıllık zamanın kavramak yeteri kadar güç olduğundan, evrim düşüncesi olabilirlik kazanmaktadır. Radyoaktif mineraller öyle yavaş ve sabit olarak bozunmaktadırlar ki, bir örneklilik kuramı açısından yorumlandıkları zaman, oldukça yaşlı görünmektedirler.

Dünyanın yaşını saptama girişimlerinde, yazılı tarihin birkaç bin yıl önce başladığı unutulmamalıdır. Milyonlarca yılda nelerin olduğunu görmek isteyen hiçkimse uranyum bozunmasını gerçek anlamda gözleyemediği için, uranyumla yapılan yaş ölçümü deneysel olarak doğrulanamaz.

Bu yüzden, tarih öncesi üzerinde bir yaş ölçümü yapmak için, ölçülebilecek kadar yavaş ve önemli değişiklikler oluşturacak fiziksel bir süreç kullanmak gerekmektedir.

Bununla ilgili belirli varsayımlar yapılırsa, görünürdeki yaş denebilecek bir süre elde edilir. Görünürdeki yaşın gerçek yaş olup olmadığı tamamen yapılan varsayıların geçerliliğine bağlıdır. Varsayımların doğruluğunun araştırılması için herhangi bir yöntem olmadığından, herhangi bir jeolojik yapının gerçek yaşını bilmenin güvenli bir yolu da yoktur (vahiy yolu dışında). Yaş konusunda gerçeğe en yakın verileri sağlayacak olan süreçler, kendileri için yapılan varsayımların en az hatalı olanlarıdır.

Teorik olarak, zamanı ölçmek için kullanılabilecek çok sayıda süreç olmalıdır. Çünkü bunların hepsi zaman içinde değişmeyi gerektirir. Evrimcilerin sadece çok büyük yaşları veren olayları değerlendirmeleri şaşırtıcı bir durum değildir.

Jeolojik oluşumların ve yerkürenin yaşı söz konusu olduğunda, evrimciler tarafından kullanışlı sayılan tek yol radyoaktif bozunum olaylarıdır. Bu olaylar çok çeşitlidir. Ancak, en önemlileri şunlardır: (1) Çeşitli uranyum-toryum-kurşun yöntemleri; (2) potasyum-argon yöntemi; (3) .rubidyum-stronsiyum yöntemi. Bu sistemlerin her birinde, ana madde (örneğin, uranyum), yavaş yavaş oğul maddeye (örneğin, kurşuna) dönüşür. Bu iki maddenin birbirlerine oranı, sistemin ilk oluştuğu andan beri geçen zamanın bir göstergesi olarak kabul edilir.


Jeokronometri ile ilgili bu ve diğer yöntemlerde, aşağıdaki varsayımlara gereksinim duyulduğu bilinmelidir:

1. Sistem kapalı bir sistem olmalıdır.
Yani, sistem dıştan gelecek ve yaşlanma olayını etkileyecek etmenler tarafından değiştirilmemelidir. Sistemin içinden hiçbir şey dışarı çıkarılmamalı ve sistemin dışından ona hiçbir şey eklenmemelidir.

2. Sistem başlangıçta oğul unsuru hiç içermemelidir.
Sistemin başlangıcında oğul unsurdan varsa, anlamlı bir hesaplamanın yapılması için ilk miktarla ilgili düzeltme gereklidir.

3. Sürecin hızı her zaman aynı olmalıdır.
Aynı şekilde, eğer sistem kurulduğundan beri, süreç hızı herhangi bir zamanda değiştiyse, yaş hesaplamasının önem taşıyabilmesi için bu değişiklik mutlaka bilinmeli ve dikkate alınmalıdır.


Bazı yöntemler için başka varsayımlar da olabilir. Ancak, yukarıda sıralanan üçü hepsinde geçerli ve oldukça önemlidir. Jeokronometri ile ilgili tüm yöntemlerin son derece kuramsal oldukları, yukarıdaki varsayımların hepsiningeçersizliği anlaşılınca açığa çıkmaktadır. Bu varsayımların kanıtlanması ve doğrulanması olanaksızdır. Hatta tamamı akıl dışıdır. Çünkü:

1. Doğada kapalı sistem diye bir şey yoktur.
Kapalı sistem kavramı ideal bir kavramdır. Çözümlemeler için uygundur, ama gerçek dünyada bulunmaz. Milyonlarca yıl kapalı kalan bir sistem anlayışı çok saçmadır.

2. Bir sistemin tarih öncesi zamanlarda oluşan ilk unsurlarını bilmek, hiçbir zaman olası değildir.
Böyle bir sistem ilk defa oluştuğu zaman hiçbir kimse yoktu. Yaratılış olasılığı açısından konuya baktığımızda, bazı “oğul” maddeler başlangıçta “ana” maddelerle birlikte yaratılmış olabilirler. Bu olasılık kabul edilmese bile, oğul ürünlerin ilk oluşum esnasında sisteme katılabilmelerini sağlayacak çok sayıda başka yollar da vardır.

3. Hızı değişmez olan bir olay yoktur.
Doğadaki her olay, çok sayıda farklı etmler tarafından etkilenen bir hızla oluşur. Bu etmenlerden herhangi biri değişirse, olayın hızı da değişir. Hızlar deterministik sabitler değil, olası istatistiksel ortalamalardır.

Öyleyse, herhangi bir fiziksel olay aracılığıyla saptanan görünürdeki yaşlar, olsa olsa belli tahminlerdir ve gerçek yaşlardan tamamen farklı olabilirler. Bir önceki bölümde tartışılan “evrim aşamaları”nın, evrimciler tarafından niçin bu tür yöntemlerden daha çok benimsendiği, şimdi daha iyi anlaşılmaktadır. Evrimciler bunları herhangi bir fiziksel yöntemden, hatta radyoaktif bozunmadan çok daha güvenilir bulmaktadırlar.

Bu tartışmanın geçerliliğini göstermek için, üç ana radyometrik yaş ölçümü yöntemini bu varsayımların ışığında inceleyeceğiz. Birçok ders kitabının dogmatik iddialarına karşın, bu yaş ölçüm yöntemlerinin hepsinin güvenilmez olduğunu kanıtlamak kolaydır....


DÜNYANIN GENÇLİĞİNİ GÖSTEREN KANITLAR
Bir önceki bölümde dünyanın çeşitli oluşumlarının, çağlar boyunca yavaşça ve aralı bir biçimde değil de, hızlı ve sürekli bir şekilde oluştuklarını gösteren fiziksel kanıtları gördük. Buna ek olarak, dünyanın çok yaşlı olduğunu gösterecek sağlam fiziksel kanıtlarında olmadığını belirtmiştik. Milyarlarca yıllık süreler olarak yorumlanan radyoaktif bozunma olaylarının, çok kısa bir zaman süresi ile, en az aynı derecede uyuştuğunu gösterdik. Dünyanın uzun bir tarihi oluşuna inanılmasının asıl nedeni, evrim modelinin desteklenmesi için bu uzun zamanın gereğidir. Burada, kaya yaşlarını ölçme temelinin sadece evrim varsayımı çerçevesinde yorumlanan fosil kayıtlarına dayandığını gördük.

Evrim modelinden farklı olarak yaratılış modeli, dünyanın genç olduğunu gösteren birçok kanıtı ciddi olarak değerlendirebilmektedir. Bilimsel bir ifadeyle, en çok 4000 – 6000 yıl öncesine, yani yazılı kayıtların başlangıcından önceki döneme ait, hiç bir kanıt olmadığı unutulmamalıdır. Tarihin başlangıcından önceki zamanlar, şu üç bölüm halinde biröneklilik kuramının varsayımlarına dayandırılmaktadır: (1) Süresi bilinen bütün bileşenleriyle birlikte jeokronometrik sistem için ilk sınır şartları; (2) Sistemde bir bileşeni daima aynı tarzda diğerine çeviren sabit olay hızı; (3) Mevcut bileşenlerden hiçbirisinin dış şartlar tarafından değiştirilmemesini sağlayan sürekli kapalı bir sistem.
Bu varsayımların doğruluğu hiçbir zaman araştırılamayacağından bilimsel açıdan kuşkuludurlar. Dünya için büyük yaşlar hesaplamada kullanılan standart radyometrik yaş ölçümü yöntemleri konusunda, bu varsayımlar kesinlikle geçerli değilir.

Aslında, bu varsayımlar dünyanın genç olduğunu gösteren olaylar için de tam anlamıyla geçerli olamaz. Uranyum ve potasyum yaş ölçümlerinde kullanılanlarla aynı türde olan varsayımlar, belirli diğer süreçler için daha genç yaşlar verecektir. Dahası, dünyanın genç olduğunu gösteren süreçlerin sayısı, dünyanın yaşlı olduğunu gösterenlerden çok daha fazladır. Ayrıca bunlar biröneklilikçi varsayımları içerseler bile, genellikle yanlışları daha azdır. Bu tip olayların birkaçı şunlardır:

1. Gazların Atmosfere Geçişi
2. Göktaşı Maddesinin Uzaydan Atmosfere Girişi
3. Maddelerin Okyanusa Akması
4. Maddelerin Mantodan Yerkabuğuna Geçişi
5. Yerküre Manyetik Alanın Bozulması


İNSANIN KÖKENİ
Kökenlerin en önemli konusu, insanın kökeniyle ilgilidir. Acaba insan yalnızca doğal bir evrim sürecinin ürünü müdür, yoksa Yaratıcı insanı evrenin egemeni olmak üzere mi yaratmıştır? Evrim modeline göre insan, insan olmayan atalarının zaman içinde değişikliğe uğramasıyla ortaya çıkmıştır. Oysa yaratılış modeline göre insan, başlangıçta bedeniyle ve beğiniyle doğrudan insan olarak yaratılmıştır.

Bugün okullarda okutulan evrim tarihine göre; insanlar ve kuyruksuz maymunlar, yaklaşık 5-20 milyon yıl önce yaşamış, bilinmeyen ortak bir atadan gelmiştir. Yaklaşık üç milyon yıl önce bu ortak atadan ayrılan bir kol, bir takım evrim aşamalarından sonra insanı ortaya çıkarmıştır. O zamandan beri sosyal ve kültürel evrim bu fiziksel evrimi izleyerek gelişmiştir.

Evrimciler bu iddiaların fosil hominoidleri (bu terim kuyruksuz maymunları ve insanları içine alır) ve hominidleri (insanı ortaya çıkardığı ileri sürülen yarı insansı varlıklar) desteklendiğini ileri sürerler. Yaratılışçılarsa, gerek kuyruksuz maymunların, gerekse insanların ayrı ayrı fosillere sahip olduklarını, ama maymun insan arası bir ara seviye fosilinin var olmadığını söylemektedirler.

Öğretmenler bunu kökenler çalışmalarının en hassas noktası olarak değerlendirirler. “Mağara adamları” çoğu kimse için genel evrim düşüncesiyle eşanlamlıdır. Çocuklara daha ilk sınıflarda, geçmiş atalarıyla ilgili olarak şu aşılanır: “İnsanın ilk ataları, çok eski zamanlarda mağaralarda yaşıyordu. Bu ilkel topluluklar zamanla ateşi buldular ve tekerleği keşfettiler.” Bu konular evrim adı altında işlenmese de çocuk yaşamının daha ilk evrelerinde insanın evrim geçirdiğine dair fikri kabule hazır olmaktadır.

Bununla birlikte dürüst öğretmenler, insanın kökeni ve amacıyla ilgili bu önemli konunun iki görüşe ait kanıtlarını yansız bir biçimde öğrencilerine vermek isteyeceklerdir.

Fosil bulguların yaratılışçı yorumlarını verebilmek için en önemli fosilleri evrimsel gelişimde varsayıldığı sırayla kısaca anlatacağız…..

TANRISAL EVRİM


Kutsal Kitap’a göre evrendeki her şey Tanrı tarafından altı gün içinde yaratılmıştır. Tanrı’nın “yaratılış”ta izlediği yöntemin aslında çağdaş evrimcilerin desteklediği “evrim” kelimesinin anlamıyla karşılanması olası mıdır? (Yaratılış günlerinin gerçek uzunluğuyla ilişkin tartışmalar sonraki bölümde yer alacaktır). Yeni Ortodoks ve liberal yazarlar arasında yaygın olarak kullanılan kalıplaşmış düşünce şöyledir “Tanrı Yaratılış olgusunu Kutsal Kitap’ta işlemiş; ancak kullandığı yöntemlerin çözümlerini bilim adamlarına bırakmıştır.” Yani, biz evrim gerçeğini kabul etmeliyiz ki, bilim adamları da araştırmalarında bu sürecin Tanrı tarafından denetlendiğine yer versinler.
Tanrısal evrim birçok farklı biçim ve içerikte bulunmakta ve her bir evrimin açıklanmasında farklı terim ve ifadeler kullanılmaktadır. Bunlar arasında “orthogenesis” (hedefe yönelik evrim), “nomogenesis” (sabit bir yasaya göre evrim), “emergent evolution” (ortaya çıkan evrim), “yaratıcı evrim” vb. yer almaktadır. Evrimsel düşüncenin çağdaş liderleri arasında, bu kavramların hiçbirisi benimsenmemektedir. Hıristiyanlarca en az itiraz edilebilecek evrim reçetesi elbette ki, Tanrı’nın Yaratılış Kitap’ında açıklanan evrim yöntemini kendi yaratışındaki amacı gerçekleştirmek üzere kullanmış olduğu görüşüdür. Bu teori “Kutsal Kitap’a Dayalı Evrim”1 olarak adlandırılabilir, ama Kutsal Kitap’a yapılan sağlam bir açıklama bu yorumu kabul edemez….

1Richard Bube, The Encounter Between Science and Christianity (Grand Rapids: Eerdmans Yayınevi, 1968). Bu kitap tanrısal evrimi savunan İncil’e bağlı Hıristiyanların yazdığı birçok kitapların birisidir. Dr. Bube Stanford profesörü olup American Scientific Affiliation’ın eski başkanı ve şimdiki Yazma Editörüdür. A.S.A.’nın bilimcileri Kutsal Kitap’a saygılı olup evrimle ilgili resmi görüşü olmamakla birlikte, liderlerin çoğu ya tanrısal evrimi ya da kademeli yaratılışı desteklemişlerdir.







Bilimsel Yaratılış Modeli ve Evrim Teorisi

Bilimsel Yaratılış Modeli ve Evrim Teorisi

FORUMA ÜYE OLUN! / HRİSTİYAN OLMAK İSTİYORUM / Bilimsel Yaratılış Modeli ve Evrim Teorisi

Bilimsel Yaratılış Modeli ve Evrim Teorisi konusuna cevap yazmak için buraya tıklayınız Üyeyseniz öncelikle üye girişi yapınız, üye değilseniz buraya tıklayarak hemen üye olunuz.

 






Bilimsel Yaratılış Modeli ve Evrim Teorisi konusuna benzer konular;

Evrim Teorisi'ne karşı Yaratılış Soru: Kutsal Kitap, evrime karşı Yaratılış hakkında ne der? Yanıt: Bu yanıtın amacı, evrime karşı yaratılış tartışmasında bilimsel bir tartışma sunmak değildir. Yaratılışı savunan ya da evrim karşıtı bilimsel tartışmalar için, Answers in Genesis ve Institute for Creation Research’i hararetle tavsiye ederiz. Bu makalenin amacı, Kutsal Kitap’a göre evrime karşı yaratılış tartışmasının neden var olduğunu açıklamaktır. Romalılar 1:25 şöyle bildirir: “Tanrı’yla ilgili gerçeğin yerine yalanı koydular. Yaradan’ın yerine yaratığa tapıp kulluk ettiler. Oysa Tanrı sonsuza dek övülmeye layıktır! Amin.” Tartışmada anahtar bir etken, evrime inanan bilim adamlarının çoğunun aynı zamanda ateist ya da agnostik olmasıdır. Tanrı tarafından gerçekleştirilmiş bir tür evrime inananlar vardır ve bazıları...


Evrim Teorisi ve Hıristiyanlık Sevgili arkadaşlar, evrim teorisi hakkında ne düşünüyorsunuz? Sizce hıristiyanlık ile ne kadar bağdaşmakta veya bağdaşmamaktadır? Bu konuda bilgisi olan bir arkadaş cevap verirse çok sevinirim. Yönetim Notu: TEMEL KAVRAMLAR >> EVRİM TEORİSİ diye bir bölümümüz bulunmaktadır. Oradaki materyalleri inceleyebilirsiniz.


Evrim teorisi bilimsel bilgiye değil, materyalist felsefeye dayanmaktadır Evrim teorisi bilimsel bilgiye değil, materyalist felsefeye dayanmaktadır Okuyucumuzun bir başka takıntısı, bizim evrim teorisini, bilimsel bir teori değil, metafizik bir düşünce tarzı olduğunu ileri sürmüş olmamızadır. Burada küçük iki düzeltme yapmamız gerekiyor. Birincisi, evrim teorisi bilimsel bilgiye değil, felsefî düşünce ve metafiziğe dayanmaktadır. İkicisi bunu biz ileri sürmüyoruz. Konun uzmanları söylüyor. Sidney Fox’un, amino asitleri birleştirerek bazı proteinler elde etmesi bilimsel bilgidir. Yani, laboratuarda denenen ve elde edilen bilgilerdir.


Evrim Teorisi - Kelebeklerin Görülmemiş Hızdaki Evrimi - Bilimsel Hesaplamalar - Kutsal Kitap Günümüz bilimine göre Kutsal Kitap ve evrimcilerin hesapları birbirine ters düşmektedir. Evrim savunucuları Kutsal Kitap'ta 6 gün olan Yaratılış süresini, 6 milyar yıl olarak hesap etmektedirler. Ancak biz henüz yaratılış anındaki durum hakkında tam bir bilgiye sahip değiliz bilimsel olarak. Elimizde sadece günümüz bilimi var. Dolayısıyla hesaplar günümüzde var olan belirli varsayımlar ve bunlara dayalı ortalamalarla yapılmakta. İleride bu varsayımların ve onlara dayalı ortalamaların değişebileceğini gösteren şeyler ortaya çıktığında "bilime göre" hesaplanan değer de değişebilecektir. Bilimin bugün "maksimum "A" sürede gerçekleşebilir, bundan daha hızlı olamaz, çünkü bunun dünyada örneği yok" dediği şeyler belkide "A" süresinden daha kısa bir zamanda gerçekleşebilecektir. ...








HRİSTİYANFORUM @ YOUTUBE
Altyazılı videolarda Türkçe altyazıyı görebilmek için videonun alt satırındaki CC tuşuna basınız





HRİSTİYAN OLMAK
nasıl hristiyan olunur Nasıl Hristiyan Olunur? Hristiyan olmak için neler yapmalısınız? sorularına cevaplar için...

HRİSTİYAN GAZETE
hristiyanlık Tüm mezheplerden, tüm etnik kökenlerden, tüm teolojilerden hristiyanlar için haberler, tanıtımlar, duyurular ve arşiv.

HRİSTİYANLIK ARAMA MOTORU
hristiyanlık Tüm mezheplerden, tüm teolojilerden hristiyanlık hakkında makaleler, kitaplar içinde araştırmalar için arama motoru...

İNCİL
incil Tüm Türkçe İncil çevirilerini dipnotlarıyla beraber okuyabilmek ve dinleyebilmek için...

İNCİL .TV
incil Tüm mezheplerden, tüm kiliselerden filmler izlemek için...

Türkçe olarak, Türkiye Hristiyanlık İncil Yahşuah YHVH Tanrı Allah Üçlü Birlik Kuran Muhammed İslamiyet RAB İsa Mesih Hristiyan Katoliklik Ortodoksluk Protestanlık Kutsal Kitap Meryem Ana Kilise Baba Oğul Kutsal Ruh vaftiz iman dua ibadet inanç ruhsal papaz rahip peder papa patrik pastör presbiter katolik ortodoks protestan anglikan luteryen presbiteryen Hristiyan olmak, Türkler, Kürtler, Süryaniler, Asuriler, Keldaniler, Rumlar, Ermeniler, Hristiyanlık ve İncil ile ilgilenenler için bilgiler, chat, sohbet, bedava incil

hristiyan forumincilrab isa mesihhristiyan türkhristiyanlık ve islamiyethristiyanlık ve islamiyethristiyan forumhıristiyanlıkhristiyanlıkincilrab isa mesihhristiyan forumturkish christiansturkish christiansturkish christiansturkish christiansincilhıristiyanlıkrab isa mesih

Powered by vBulletin® Copyright ©2000 - 2012, Jelsoft Enterprises Ltd.
K A P K A N