kez cevaplandı. En son mesaj
tarafından gönderildi.
GREGORİUS MAGNUS
(540-604)
Gregorius 540 yılında Roma’da doğdu; zengin ve ünlü bir ailenin çocuğudur: babası senatördür, büyük dedesi Papa’dır (III. Felix), annesi ve iki teyzesi birer azize olarak kabul edileceklerdir. Gregorius’un doğduğu yıl, İtalya’nın Ostrogotlar’ın elinden kurtarılması için savaşa girildiği yıldır. Ertesi yıl ve daha sonraki yıllar, 543’e kadar, bir kara veba salgını olmuştur. 572 yılında Gregorius, Roma kentinin valisi (praefectus) olur: artık kentin en büyük memurudur ve senatonun başkanıdır. Fakat 575 yılında bütün görevlerini bırakır, mallarını dağıtır ve evini manastır haline getirir. Eski mülklerinden de 6 manastır kurar; Gregorius keşiş olmuştur! 579 yılında Gregorius diyakoz olarak atanır ve Papa Il. Pelagius onu apocrisarius (Papalık elçisi) olarak İstanbul’a gönderir. Gregorius İstanbul’da 6 yıl kalır ve daha sonra İtalya’daki manastırına geri döner. 590 yılında, Roma’da, Tiber nehri taşan ve bütün bölgeyi sular altında bırakır. Buğday ambarları yok olur ve yeniden bir veba salgını baş gösterir. Papa Pelagius vebadan ölür. 3 Eylül 590’da Gregorius Papa seçilir. İlk işi Kilise’nin malları de mutsuzların yardımına koşmak olur. Fakat Gregorius İtalya’yı savunmakla da uğraşır: Lombard’larla barış yapmaya çalışır. Esir düşmüş olanların satın alınmaları işini organize eder. Anglo-Sakson’ların ihtida etmeleri için çalışır: 596 yılında, keşiş Augustinus’u Canturbery’ye gönderir. Gregorius’un simoniya’ya ve klerje içindeki ahlak düşüşlüğüne karşı da savaşması gerekecektir. Keşiş olmak için her şeyden vazgeçmiş olan Gregorius, kendini çalkantılar içinde bir dünyanın ortasında bulur. Gregorius 12 Mart 604’te ölür. Aziz Gregorius’un bize kadar ulaşan yazılı eserleri şunlardır: Eyüp’le İlgili Moral Teşvikler; Pastoral Kurallarının Kitabı; İncil Hakkında Söyleşiler; Diyaloglar ve olağan üstü insani ve edebi kalitede 868 mektup. Öte yandan aziz Gregorius’un, Sacramentarium Gregorianum adı verilen, litürjik formüler’in meydana getirilmesindeki katkısını da unutmamak gerekir. Büyük Gregorius’un bütün tinsel doktrini, yoğun bir kontemplasyon arayışı çevresinde toplanır. Bu, sevgi içinde başkalarına geçen bir kontemplasyondur. Aziz Büyük Gregorius insanları, sürekli olarak, Gözle Görünmeyen’in (l’Invisible) huzurunda yaşamaya çağıran büyük bir mistiktir.
(Gregorius Magnus, Eyüp Üstüne Vaazlarından, 1,2.36)
Olağan 8. Pazar
Sonsuz vatanı arzulayan, uğraşılarında sade yaşasın, inancında dürüst olsun.
Öyle bir sadelik türü var ki, ona cehalet demek daha doğru olur. Dürüstlüğün ne olduğunu bilmemekten oluşur. Birçokları gerçek sadeliğin masumluğunu, erdeme ve dürüstlüğe ulaşmadıklarından, terk ederler. Doğru yaşamı oluşturan gerçek ihtiyattan yoksun olduklarından, basitlikleri hiç bir zaman masumlukla eşanlamlı olmayacaktır.
Bunun içindir ki Pavlus öğrencilerine şöyle bir öneride bulunuyor "İyilikte bilgili ve kötülükten uzak olmanızı istiyorum" (
Rom. 10, 19). Ve ekliyor: "Düşüncelerinizde çocuksu olmayın. Kötülük konusunda çocuklar gibi olun" (
I. Kor. 14,20).
Bundan dolayıdır ki Gerçeğin kendisi de öğrencilere öneriyor "Yılan gibi akıllı, güvercin gibi saf olun" (
Mt. 10, 16). Önerisinde, zorunlu olarak, her iki şeyi birleştirdi, öyle ki yılanın kurnazlığı güvercini eğitsin ve güvercinin saflığı yılanın kurnazlığını yatıştırsın. Bu yüzdendir ki Kutsal Ruh varlığını insanlara salt güvercin olarak değil de ateş şeklinde de gösterdi. Güvercinde saflık, ateşte iyiliğe karşı duyulan heyecan belirtildi. Kendini güvercin ve ateş şeklinde gösterir ki, onunla dolup taşanlar, aziz ve güzel şeylere karşı heyecanla parlamak ve kötülüğe nefret duymak için, uygun bir uyumluluk ve saflık şeklini göstersinler. "Bu adam kamil ve doğru idi, Tanrı’dan korkar ve kötülükten çekinirdi" (
Eyüp 1,1). Sonsuz vatanı arzulayan, hiç kuşkusuz ki, sade ve dürüst şekilde yaşar: yani uğraşılarında sadedir, inancında dürüsttür; yaptığı maddi iyiliklerde sadedir, içinde sezinlediği tinsel değerlerde dürüsttür. Öyleleri vardır ki yaptıkları iyiliklerde sade değiller, çünkü bunlarda bir iç ödül değil de dıştaki övgüyü ararlar. Bunun içindir ki bilge biri: "İki yoldan yürüyüp günah işleyenlere lanet olsun" (
Sirak 2, 12) demiştir. Tanrı’ya ait olanı yaptığında fakat dünyasal olan arzulayıp aradığında günahkar artık iki yoldan yürür. "Tanrı’dan korkar ve kötülükten çekinirdi" demek doğrudur. Çünkü seçilmişlerin kutsal Kilise’si, sadeliğinin ve dürüstlüğünün yoluna ürkerek girer oysa sevgi ile sonuna varır. Tanrı sevgisi için günah işlemekten vazgeçmeğe başladığında kişi tümden kötülüklerden uzaklaşmış olur. Şayet halen korktuğu için iyilik yapıyorsa bu demek ki kötülüklerden tümden uzaklaşmamıştır; bu yüzden de günah işler. Çünkü hiç cezalandırılmadan yapabilseydi, günah işlemeği sürdürürdü. Bunun içindir ki, Eyüp’ün Tanrı’dan korktuğunu söylerken günahtan da uzak kaldığı anlatılmaktadır,çünkü nasıl ki sevgi korkunun yerine geçiyorsa, vicdan tarafından terkedilen suç iradenin niyeti altında çiğnenir.
(Gregorius Magnus, Eyüp Üstüne Vaazlarından, 3,15-16)
Olağan 8. Pazartesi
Ödülün anısı felaketi yatıştırsın ve felaketin korkusu ödülün sevincini dürtsün.
İç bilgeliğin zenginliğini kendisinde sezerek ve dışta bozulabilen bir beden olduğunu görerek Pavlus: "Bu hazineye toprak kaplar içinde sahibiz" (
II. Kor. 4,7) dedi. Ermiş Eyüp’te toprak kap dıştan gelen darbeleri ve kırıkları duydu fakat bu hazine, içte sapasağlam kaldı. Dıştan, yaralar yüzünden, parçalandı oysa ki içteki bilgelik hazinesi hiç durmaksızın yeniden doğuyordu, öylesine ki dışta bu aziz sözlerle kendini belirtti: "Tanrı’dan iyilik kabul edelim de kötülük kabul etmeyelim mi? (
Eyüp 2, 10). Tanrı’nın geçici ve sonsuz nimetlerine iyilik diyor; şimdiki felaketlere ise kötülük. Rab, Peygamberin ağzı ile, bunlarla ilgili olarak şöyle diyor: "Rab benim ve başkası yoktur; ışığa şekil veren ve karanlığı yaratan, barışıklık eden ve bela yaratan" (
İş. 45, 5, 7). "Işığa şekil veren ve karanlığı yaratan", çünkü nasıl ki felaketlerle dışta acının karanlıkları yaratılıyorsa, içte yüce tinsel deneylerin ışığı yakılır. "Barışıklık eden ve bela yaratan," çünkü iyi yaratılan, fakat iyi şekilde arzu edilmeyen şeyler, bizler için felaket ve acılara dönüşür. Suç yüzünden Tanrı ile çatışmaya girdik. O halde, felaketlerin aracılığı ile, onunla yeniden barışık olmamız doğrudur. Nitekim iyi yaratılan her şey bizler için acıya dönüştüğünde doğru yola döneriz ve ruhumuz, Yaratıcı’nın barışına, alçakgönüllülükle yeniden doğmuş olur. Fakat Eyüp’ün sözlerinde, eşinin iddialarına karşı, ne gibi bir uslanma becerisini öne sürdürdüğüne dikkatlice incelemek gerekiyor, "Tanrı’dan iyilik kabul edelim de kötülük kabul etmeyelim mi?" dediğinde. Zorluklarda, felaketlere göğüs gerildiğinde, Yaratıcımızın nimetlerini anımsamak büyük bir rahatlık getirir. Bu nimetlerin getirdiği rahatlık aklımıza acıdan kaynaklanan hiç bir şey cesaretimizi kıramaz. Bunun içindir ki şöyle yazıldı: "Kazanç anında yitenler yadsınır; bir şeyi yitiren kişi, kazancı anımsamaz" (
bak. Sirak 11,25). Refah içinde olan, fakat refah yüzünden felaketlerden korkmayan, küstahlığa kapılır. Kim ki felaketlerin baskısı altında aldığı nimetlerin anısı ile teselli olmaya çalışmıyorsa, cesaretsizlik veya umutsuzluk duyguları ile yok olur. O halde iki şeyi birleştirmek gerekiyor, öyle ki biri her zaman diğerine destek olsun: nimetlerin anısı felaketin acısını azaltacaktır; dünyasal sevinçler konusundaki güvensizlik ve felaketin korkusu ödülün sevincine gem vuracaktır. Bunun içindir ki aziz insan, yaraların içinde bastırılmış ruhunu ferahlatmak için, felaketlerin açısında nimetlerin tatlığına düşünsün ve: "Tanrı’dan iyilik kabul edelim de kötülük kabul etmeyelim mi?" desin.
(Gregorius Magnus, Eyüp Üstüne Vaazlarından, 3,39-40)
Olağan 20. Pazartesi
Dürüst olanlar, zorluklar içinde bile başkaları ile de ilgilenirler.
Aziz insanlar, felaketlerle ezilseler bile, onlara vuranlara katlanmayı bilirler ve aynı zamanda, onları yanlış yola çekmek isteyenlere meydan okurlar. Birilerine karşı sabrın kalkanını kaldırırlar, diğerlerine karşı gerçeğin silahlarına sarılırlar. Böylece, güçlü olmanın gerçekten baş edilmez sanatına başvurarak, her iki mücadele yöntemini birleştirirler.
İçte yararlı öğretinin eğrilerini aydınlanmış derslerle düzeltirler, dışta ise her baskıya erkekçe karşı koymayı bilirler. Sabırla kendi*lerini, düşmanlara karşı daha güçlü hissederler, sevgi ile, kötülüğün yaraladığı ruhları tedavi etmeğe daha uygun olurlar. Bunlara, başkalarını da yoldan çıkartmamaları için, karşı gelirler. Dürüstlük yolunu tümden terk etmemeleri için diğerlerini korku ve endişe ile izlerler.
Her iki kötülüğe karşı savaşan Tanrı kamplarının askerini görüyoruz: "Dışarıda kavgalar, yüreğinde korkular" (
II. Kor.7, 5). Dıştan katıldığı savaşları sayıyor ve diyor ki: "Irmaklarda ve haydutlar arasında, gerek soydaşlarım gerekse de diğer uluslar arasında tehlikelere uğradım. Şehirde, çölde, denizde ve sahte kardeşler arasında tehlikelere düştüm" (
II. Kor. 11, 26). Bu savaşlarda kullandığı başkaca silahlar: "Emek verdim, sıkıntı çektim, çok kez uykusuz kaldım. Açlık ve susuzluğu tattım. Çok kez yiyeceksiz ve soğukta çıplak kaldım" (
II. Kor. 11, 27).
Bu kadar cephede meşgul olmasına karşın, kampların emniyeti ile ilgili dikkatini gevşetmiyor. Nitekim hemen ekliyor: "Bütün diğer sorunların yanı sıra tüm imanlı toplulukları için her gün çekmekte olduğum kaygının baskısı var üzerime" (
II. Kor. 11, 28). Savaşın tüm güçlüklerini üstleniyor ve aynı zamanda kardeşlerini korumak için canla başla uğraşıyor. Yüklendiği zorluklardan söz ediyor ve bunlara bahsettiği nimetleri ekliyor.
Aynı anda dıştaki felaketlere göğüs germenin ve içte kendi güçsüzlüklere karşı savunmanın ne denli yorucu olduğunu düşünelim. Dışta savaşlara katlanıyor, çünkü darbelerle parçalanıyor, zincirlerle bağlanılıyor: içte korkuyu kabulleniyor, çünkü acılarının, kendine değil de öğrencilerine zararlı olmasından korkuyor. Bu yüzdendir ki, onlara şöyle yazıyor: "Bu sıkıntılardan ötürü hiç kimse sarsılmasın. Sıkıntılardan geçmek üzere belirlendiğimizi siz de biliyorsunuz" O. (
I. Sel. 3,3). Kendi acılarında diğerlerinin, yani öğrencilerinin de düşmesinden korkuyordu. Çünkü inanç uğruna eziyet çektiğini öğrendiklerinde iman sahibi olduklarını inkar edebilirlerdi. Ne denli yüce bir sevgi duygusu! Kendi acılarını hor görüyor ve öğrencilerinde yanlış yorumların oluşmasını kendine dert ediyor. Kendi bedenindeki yaralara aldırmıyor ve başkalarının yürek yaralarını tedavi ediyor. Yüce insanların özelliğidir bu, kendi sıkıntılarının acısında olsalar bile başkalarına yararlı olmayı sürdürürler ve kendileri acı çekip sıkıntılarını göğüslediklerinde, başkalarına yardım edip onlara gerekli olanları öneriyorlar. Hastalığa tutulan kahraman doktorlar gibidirler: kendi hastalıklarının yaralarına katlanıp, başkalarına iyileşmeleri için tedavi ve ilaç temin ederler.
(Gregorius Magnus, Eyüp Üstüne Vaazlarından, 10,7-8.10)
Olağan 8. Perşembe
Yasanın dolgunluğu sevgidir.
Burada Tanrı yasası denildiğinde, aracılığı ile yaşam kurallarının pratikte nasıl kullanılacağını akılda tuttuğumuz, sevgiden başka ne düşünebiliriz ki?
Nitekim gerçeğin sesi bu yasa hakkında şöyle diyor: "Benim buyruğum şudur: sizi sevdiğim gibi birbirinizi sevin" (
Yu. 15, 12). Onun hakkında Pavlus: "Sevgi, Kutsal Yasanın yerine getirilmesidir" (
Rom. 13, 10) diye doğruluyor. Ve yine onun hakkında: "Birbirinizin yüklerini taşıyın, böylece Mesih’in yasasını yerine getirirsiniz’ (
Gal. 6, 2). Gerçekten Mesih’in yasası için en uygun olanı, kardeşlerimizin yüklerini sevgi ile taşıdığımızda uyguladığımız sevgidir. Fakat bu yasaya çok yönlü deniliyor, çünkü sevgi, şefkatli bir ilgi ile tüm erdemlerin uğraşlarına yayılır.
Hiç kuşkusuz iki kural ile başlıyor, fakat başkalarına kadar genişliyor. Pavlus bu yasanın karmaşıklığını "Sevgi sabırlıdır, sevgi şefkatlidir. Sevgi kıskanmaz, övünmez, böbürlenmez. Sevgi kaba davranmaz, kendi çıkarını aramaz, gerçek olanla sevinir" (
I. Kor. 14. 4-5) demekle iyice dökümünü çıkartıyor.
"Sevgi sabırlıdır", çünkü yapılan haksızlıkları sakinlikle kabul eder.
"Şefkatlidir", çünkü kötülüğün karşılığında bolca nimet sunar.
"Kıskanmaz", çünkü bu dünyada hiç bir şeyi arzu etmez, dolayısı ile dünyasal başarıları kıskanmayı bilmez.
"Övünmez", çünkü dış nimetlerle coşmaz, aksine iç bir armağanın ödülünü ateşli bir şekilde arzu eder.
"Kaba davranmaz", çünkü salt Tanrı’nın ve diğerlerinin sevgisinde genleşerek dürüstlüğe karşıt olan şeyleri hiç bilmez.
"Hırslı değildir", çünkü kendi iç nimetleri ile yoğun şekilde uğraştığından dışta başkalarına ait olanların arzusunu hiç duymaz.
"Kendi çıkarını aramaz", çünkü bu dünyada geçici olarak sahip her şeyi başkalarına aitmiş gibi önemsemekten kaçınır, hiç bir şeyi kendine ait saymaz, onunla birlikte süregeleni hariç.
"Öfkelenmez", çünkü haksızlıklar onu tahrik etse bile hiç bir intikam eylemine kapılmaz ve yüklendiği yüce uğraşıların karşılığın*da, gelecekte daha büyük ödüller bekler.
"Kötülüğü anmaz", çünkü ruhunu iyiliğin sevgisi ile sağlamlaştırarak, her çeşit kini kökünden çekip atar ve lekeleyecek şeyleri ru*hunda tutmayı bilmez.
"Haksızlığa sevinmez", çünkü salt herkese yönelik sevgiyi arzu ettiğinden, düşmanlarının çöküşünden hiç bir şekilde memnunluk duymaz.
"Ama gerçek olanla sevinir", çünkü başkalarını kendi gibi sevdiğinden ve dürüstlüğü onlarda gördüğünden, kendi yararına ve ilerlemesine imiş gibi sevinç duyar. Demek ki Tanrı’nın bu yasası karmaşık ve çok yönlüdür.
(Gregorius Magnus, Eyüp Üstüne Vaazlarından, 10, 47-48)
Olağan 8. Cuma
Bu dünyada hor görmeden çok onurlara takılıp kalmak daha kolaydır.
Benim gibi, arkadaşı tarafından alay konusu olan, Tanrı’ya seslenecek, Tanrı ise dileğini yerine getirecektir (
bak. Ey. 12,4). Çoğu kez sağlıksız akıl, iyi davranışları yüzünden insanların övgüsüne ve alkışlarına hedef olduğunda, kendini dış mutluluklara kaptırır, iç gereksinimleri önem vermez ve söylenenlere seve seve önem tanır. Böylece gerçekten iyi olmaktansa iyi sayılmayı yeğler. Övgü sözleri arzularken olmaya başladığı şeyi terk eder. Onu sanki Tanrı’ya bağlayacak gibi görünen övgüler yüzünden Tanrı’dan uzaklaşır. Bazen dürüstçe davranmayı canla başla bekler, oysa, yine de, insanların alaylarından rahatsız olur. Hayret verici şeyler yapar, hakaret görür; nasıl ki övgüler onu kendi içinden çıkartabilirlerdi, hakaretler kendi içine girmeyi zorlarlar; dışta istirahat edeceği bir yer bulmayınca Tanrı’ya, içinden, daha sağlam şekilde bağlanır. O zaman tüm umudunu Yaratıcı’ya yöneltir ve suçlamaların ve alayların arasında yalnızca iç tanığına yardıma çağırır. Üzgün ruh ne denli insanların takdirinden ve iltifatlarından uzaklaşırsa, o denli Tanrı’ya yaklaşır; hemen dua etmeğe koyulur ve dış baskının etkisi ile iç dünyaya daha kolay şekilde girebilmek için daha an pürüzsüz olur. Haklı olarak artık şöyle deniliyor: "Benim gibi, arkadaşı tarafından, alay konusu olan Tanrı’ya seslenecek, Tanrı ise dileğini yerine getirecektir"; nitekim kötüler, iyilerin vicdanlarını suçlarken, davranışlarının ne gibi bir tanığını aradıklarını açıklıyorlar. Böylece iyiler duaya yönelmeye dürtülmüş olurlar ve dış evrende insanların övgüsünden yoksun kaldıklarından iç evrende Tanrısal takdiri elde etmeye çalışırlar. Şuna da dikkat edilsin ki, bilgelik içinde, "Benim gibi" deniliyor. Çünkü bazıları insanların alayları ile baskıda olmalarına karşın Tanrı’nın ilgisine hedef olmazlar. Çünkü alay suça yönelik ise, alaydan herhangi bir erdem hakkı elde edilemeyeceği kesindir. "Salih ve kemal adam gülünç oldu" (
Ey. 12,4). Bu dünyanın bilgisi kurnazlıkla duygularını örmekte, düşünceyi sözlerle kapatmakla ve yanlışı doğru, doğruyu yanlış olarak göstermektedir. Buna karşın dürüst olanın bilgisi her sahtekarlıktan kaçırmak, sözleri ile düşüncesini açıklamak, iyiliği olduğu gibi sevmek, ikiyüzlülükten sakınmak, eldekilerini ücretsiz vermek, kötülük yapmaktansa kötülüğü kaldırmak, hakaretlerden intikam almamağa çalışmak, gerçek yüzünden yapılan hakareti kar saymaktadır. Ne var ki, dürüst olanın bu sadeliği alay konusu olmaktadır. Çünkü bu dünyadaki bilgili insanlar arı niyetlere saçmalık gibi bakarlar. Nitekim saflıkla yapılan her şey bunlar tarafından kesinlikle saçma sayılır ve gerçeğin eylemde onayladığı her şey bu dünyanın bilgisi için saçma görülür.
(Gregorius Magnus, Eyüp Üstüne Vaazlarından, 13,21-23)
Paskalya Hazırlık, 3. Cuma
Herkes, kendi olanaklarına göre, kardeşlerine yeni yaşamın gizini belirtmelidir.
Ermiş Eyüp, kutsal Kilise’nin bir şekli olduğundan bazen bedenin bazen de başın sesi ile konuşurdu. Bedenin uzuvlarından söz ettiğinde hemen başın sözlerine yükselir. Bunun içindir ki burada:
"Acı çekiyorum, oysa ki ellerimde zorbalık yoktur ve duam arıydı (
bk. Ey.16. 17) diye ekliyor. Mesih, kurtuluşumuz uğruna azap çekti ve çarmıhın işkencesine katlandı, oysa ki elleri ile zorbalık etmemiş, günah işlememişti ne de dudaklarında aldatmaca vardı. Herkesin arasında yalnızca o Tanrı’ya arı duasını yükseltti, çünkü azabın acıları içinde, zorbalar için dua etti ve dedi ki: "Baba, onları bağışla, çünkü ne yaptıklarını bilmiyorlar" (
Lk . 23, 34).
Mesih, kurtuluşumuz uğruna, azap çekti ve çarmıhın işkencesine katlandı oysa ki elleri zorbalık etmemiş, günah işlememişti ne de dudaklarında aldatmaca vardı. Herkesin arasında yalnızca O Tanrı’ya arı duasını yükseltti, çünkü azabın acıları içinde, zorbalar için dua etti ve dedi ki: "Baba, onları bağışla çünkü ne yaptıklarını bilmiyorlar" (
Lk. 23, 34). Bizlere acı çektirenlerin lehine bağışlatıcı arabuluculuktan daha arı ne düşünülebilir, ne söylenilebilir ki? Bu yüzdendir ki, zorbalar tarafından acımasızca akıtılan, Kurtarıcımızın kanı sonradan onlar tarafından inançla kabul edildi ve Mesih Tanrı’nın Oğlu ilan edildi. Bu kan hakkında, yerinde olarak, "Ey toprak, kanımı örtme, feryadımı kesme" ekleniliyor. Günahkar insana: Sen topraksın ve toprağa döneceksin (
bak. Tek. 3,19), denildi. Nedir ki toprak Kurtarıcımızın kanı gizlemedi, çünkü her günahkar, kurtuluşunun ücretini kabul ederek, onu inancının, övgüsünün ve başkalarına yönelttiği bildirinin amacını yapar. Toprak kanını örtmedi, çünkü artık, Kilise dünyanın her tarafında kurtuluşunun gizini vaaz etmiştir. "Feryadımı kesme"ye de dikkat etmek gerekiyor. Kabul edilen kurtuluşun kanı Kurtarıcımızın feryadıdır. Bunun içindir ki Pavlus:
"Habil’in kanından daha üstün bir anlam ifade eden serpmelik kanı'ndan söz eder (
İbr.12, 24),. Habil’in kanı için de şöyle denildi:
"Kardeşinin kanının sesi topraktan bana bağırıyor" (
Tek. 4, 10).
Fakat İsa’nın kanı Habil’in kanından daha üstün bir anlam taşıyor çünkü Habil’in kanı kardeş katilinin ölümünü istiyordu, oysa ki Rabbin kanı zorbalara yaşamı verdi. Bunun içindir ki, aldığımızın aynısını yapmalıyız, taptığımızı başkalarına vaaz etmeliyiz ki, Rabbin azabındaki giz bizler için boşa gitmesin. Ağız, yüreğin inandığını beyan etmezse feryadı da bastırılmış olur. Fakat feryadının bizde bastırılmış olmaması için, herkes, kendi olanaklarına göre, kardeşlerine yeni yaşamın gizini belirtmelidir.
(Gregorius Magnus, Eyüp Üstüne Vaazlarından, 23.23-24)
Olağan 9. Çarşamba
Tek öğretmen Mesih’tir. Başkalarını eğitmek veya desteklemek görevinde olan her Hıristiyan Mesih gibi öğretmeli ve yönetmelidir: alçak gönüllülükle hizmet edip, sözlerden önce uğraşılarla.
"Ey Eyüp, sözümü dinle ve bütün sözlerime kulak ver" (
Ey. 33,1). Kibirli kişilerin öğretisinde şöyle bir özellik vardır. Öğrettikleri şeyleri alçakgönüllülükle ifade etmesini bilmedikleri için doğru şeyleri bile dürüstçe açıklayamıyorlar. Öğrettiklerinde sanki kendilerini çok yükseklerde görüyor, oradan oldukça aşağılarda kalmış dinleyicilerine bakıyorlar, dinleyicilere öneri değil de sanki kesin emirler ulaştırmak istiyorlarmış.
Rab çok haklı olarak, Peygamberin ağzı ile bunlara şöyle diyor. "Ancak kuvvetle ve şiddetle onlara hakim oldunuz" (
Mezm. 34. 4). Halklarını, açıklıkla düşünerek değil de, kesin zorlamalar ve emirlerle, eğitmek yerine boyun eğdirmek isteyenler, sertlik ve şiddetle hakimiyet kurarlar. Oysa ki gerçek bilim, bilinçli olarak ve dikkatle kibirliğin kusurundan kaçınmağa baktığı gibi, sözlerinin darbeleri ile gururun öğretmenine baskı yapar. Gerçek bilim, dinleyenlerin yüreklerinden kutsal konuşmalarla oymak istediğine, yaşamın gururu ile kutlamaktan sakınır. Aksine sözler ve yaşamla, tüm erdemlerin öğretmeni ve annesi olan alçakgönüllülüğü aşılamak için gayret gösterir, gerçeğin öğrencilerine sözlerle değil de örneklerle vaaz eder.
Bunun içindir ki Pavlus, Selaniklilere seslendiğinde, havari saygınlığının yüceliğini unutarak: "Aranızda çocuk olduk" (
I. Sel. 2, 7) der. Aynı şekilde Havari Petrus öneride bulunur: "Sizdeki ümidin nedenini soran herkese uygun bir yanıt vermeye her zaman hazır olun.’ Öğretimde bazı kuralların uygulandığını vurgular ve ekler: "Yalnız bunu yumuşaklık ve saygıyla yapın. Vicdanınızı temiz tutun" (
I. Petr. 3, 15-18).
Pavlus, sonradan, öğrencisine: "Bunları tam bir yetkiyle bildir, dinleyenleri ikna et ve istekleridir" (
Tit. 2, 15) dediğinde otoriter bir davranış değil de yaşamın yetkisini istiyor. Nitekim ilkin yapılıp sonradan söylediğinde yetkin şekilde eğitilir. Vicdan dili engellediğinde öğreti inandırıcılıktan yoksun kalır. Bunun içindir ki, konuşmanın yüceliğinden çok konuşana saygı kazandıran, aziz bir yaşam daha çok önerilir. Rab için de şöyle yazıldı: "Çünkü onlara kendi din bilginleri gibi değil, yetkili biri gibi ders veriyordu." Güçsüzlük yüzünden hiç bir zaman hiç bir kötülük yapmadığı için gerçek bir yetki ile bu denli eşsiz ve üstün şekilde konuştu. İnsanlığının suçsuzluğu aracılığı ile bize verdiklerini tanrısal güçten aldı.
(Gregorius Magnus, Eyüp Üstüne Vaazlarından, 23, 23-24)
Olağan 9. Perşembe
Bol ışınlı bir ışık olan Kilise, yoksulluğu içinde gençlikle güzellikle parlayarak, sonsuz gününün seherine doğru uzanır.
İlk ışık ya da seher karanlıklardan ışığa bir geçiş olur; bunun içindir ki, haklı olarak, tüm seçilmişlerin Kilise’sine şafak veya seher deniliyor. Nitekim seherin bir benzeri gibi, inançsızlığın gecesinden inancın ışığına geçer ve karanlıklardan sonra göksel ışığın görkemi ile güne açılır.
Bunun içindir ki Neşidelerin Neşidesi’nde: "Kim bu, seher gibi yükselen" (
Neşide 6,9) diye okunuyor. Sonsuz yaşamın nimetlerini arzulayan kutsal Kilise’ye seher deniliyor. Çünkü günahın karanlıklarını terk ettiğinden azizlik ışığı ile parlıyor.
Ne var ki, şafağın ve seherin imgelerinde, üzerinde duracağımız çok daha derin bir şey vardır. Nitekim seher ya da ilk sabah gecenin geçtiğini ilan ederler fakat, yine de, günün tüm göz kamaştırıcılığını göstermezler; geceyi koyup günü kabul ettiklerinde, karınlıklara karışmış ışığı koruyorlar.
Bu yaşamımızda gerçeği izleyen bizler, seherden ya da şafaktan başka ne olabiliriz ki? Her ne kadar ışığın bazı işlerini yapıyorsak da, başkaca uğraşılarda karanlıkların kalıntılarından kurtulamıyoruz. Bunun içindir ki Peygamber Tanrı’ya: "Hiçbir insan haklı bulunmaz, senin karşında" (
Mezm. 142, 2) diyor. Ve yine şöyle de yazıldı: "Çünkü hepimiz çok hata yaparız" (
Yak. 3,2).
Bu yüzden Pavlus: "ilerlemiş" dedikten sonra "Gündüz geldi" demiyor da: "Gündüz yaklaşmıştır" (
Rom. 13,2) diyor. Nitekim gecenin geçtiğini ve gündüz daha gelmediğini beyan eden kimse, hiç kuşkusuz, halen seherde yani karanlıklardan sonra ve güneşten önce bulunduğunu gösterir. Seçilmişlerin kutsal Kilise’si, günahın gölgesi ile karışmadığında, gündüzün içinde olacaktır. Kusursuz coşku ve içten gelen ışıkla parladığında tümden gündüz olacaktır. Bunun içindir ki, "sehere yerini verdin" (
Eyüp 38, 12) denildiğinde, seher bir geçiş dönemi olarak sunulmaktadır. Yeni bir göreve atanan bir durumdan başka bir duruma geçer. Fakat seherin yeri sonsuz görünümün kusursuz açıklığından başka ne olabilir? Bu yere götürüldüğünde seher, artık geçmiş gecenin karanlıklarından hiç bir iz taşımayacaktır. Sevginin arzuladığı yer, mezmur yazarı tarafından "Tanrı’ya, hayatın kaynağı Tanrı’ya susadım; ne zaman görmeye gideceğim Tanrı‘nın yüzünü? (
Mezm. 41,2) dediğinde bildirilmiştir. Önceden bilinen bu yere doğru koşuyordu seher, Pavlus Mesih’Ie birlikte olmak için bedeninden kurtulmayı arzuladığını söylediğinde bunu beyan ediyordu. Ve ekliyordu: "Çünkü yaşamak benim için Mesih’tir, ölmek de kazançtır" (
Fil. 1,21).
(Gregorius Magnus, Diyaloglardan, 2,23)
10 Şubat, Azize Skolastika Bayramı
Rab bir keşişin duası kadar Iayık birinin duasını da yerine getirir, yeter ki ikisi de inanç içinde yaşasınlar.
Aziz Benediktus’un, çocukluğundan beri Tanrı’ya adanmış, kız kardeşi Skolastika yılda bir kez kardeşini ziyaret etmeği adet edinmişti. Tanrı’nın adamı onu, kapıdan pek uzak olmayan, manastıra ait bir arazide karşılardı.
Bir gün oraya gitti ve saygıdeğer kardeşi, birkaç öğrencisi ile birlikte, onu karşılamaya geldi. Tüm günü Tanrı’yı övmekle ve kutsal konuşmalar yapmakla geçirdiler. Akşam vakti de birlikte yemek yediler. Sofrada bir hayli kaldılar ve kutsal konuşmaların uzaması ile, oldukça geç bir vakiti buldular. Dindar kız kardeşi, bu yüzden, ona yalvardı ve "Rica ederim, bu gece benden ayrılma, sabaha kadar göksel yaşamın mutluluklarından söz edelim" dedi. O ise şöyle yanıtladı: "Neler söylüyorsun, kızkardeşim? Geceyi manastırın dışında kesinlikle geçiremem." Kardeşinin olumsuz yanıtını duyan Skolastika, parmaklarını kenet*leyip sofraya ellerini koydu ve yüce Tanrı’ya dua etmek için başını eğdi, ellerine dayattı. Başını kaldırdığında şimşekler, gök gürültüleri ve yağmurla karışık öyle bir fırtına koptu ki ne saygıdeğer Benediktus, ne de onu izlemiş olan keşişler bulundukları binanın dışına adım bile atamadılar. o zaman çok üzülen Tanrı’nın adamı sitem etmeğe başladı ve dedi ki: "Yüce Tanrı seni af etsin, kız kardeşim; neler yaptın sen?." Kız kardeşi de şöyle bir yanıt verdi: "Işte, senden rica ettim, oysa sen beni dinlemek istemedin; Tanrı’ma dua ettim ve o isteğimi yerine getirdi. Artık çıkabilirsen çık, beni terket ve manastıra dön." Ve kendiliğinden kalmak istemeyen Benediktus, kalmaya zorlandı. Böylece tüm geceyi uyumadan geçirdiler ve birbirlerine tinsel yaşamın deneylerini anlatarak kutsal konuşmalarla doydular. Skolastika’nın kardeşinden daha güçlü olması kimseyi şaşırtmamalı. Yuhanna’nın sözüne göre "Tanrı sevgidir" ve bu yüzden daha çok sevenin daha fazla şey yapabilmesi pek doğrudur. Üç gün sonra, Tanrı’nın adamı hücresinde oturup gökyüzüne baktığında, bedeninden ayrılan ve bir güvercin şekli ile göklerin yüceliğine ulaşan kız kardeşinin ruhunu gördü. O zaman, bağış edilen bu denli bir şanın karşısında sevinçle dolup taşarak, ilahiler ve övgülerle Tanrı’ya şükretti ve kız kardeşinin cesedini alıp manastıra getirmeleri, kendi için hazırladığı mezara yatırmaları için, keşişlerini gönderdi. Böylece mezar bile, tek bir ruh haline Tanrı’da birleşenlerin bedenlerini ayırmadı.
(Gregorius Magnus, İncil Üstüne vaazlardan, 14,3-6)
Paskalya Devresi,4. Pazar
Tanrı’yı görmek istiyoruz, emelimiz O’nu görebilmektir, görmeyi arzuluyoruz. O’nu görebilmek için kendimizi arındıralım.
"Ben iyi çobanım; koyunlarımı tanırım" yani severim, "koyunlarım da beni tanır" (
Yu. 10, 14). Açıkçası: onları sevenin sevgisine karşılık verirler. Bilgi her zaman gerçek sevgisinden önce gelir.
Sevgili kardeşlerim, Rabbin koyunları olup olmadığınızı, O’nu tanıyıp tanımadığınızı, gerçeğin ışığını bilip bilmediğinizi kendinize sorun. Salt inanç bilgisinden değil, sevgi bilgisinden de söz ediyorum; salt inançtan değil, çalışmaktan da söz ediyorum. Nitekim İncil yazarı Yuhanna açıklıyor: "O’nu tanıyorum deyip de O’nun buyruklarını yerine getirmeyen yalancıdır" (
I. Yuh. 2,4).
Bunun içindir ki bu aynı tümcede Rab hemen ekliyor: "Baba beni tanıdığı, ben de Baba’yı tanıdığım gibi, koyunlarımın uğruna canımı veririm" (
Yu. 10, 15). Sanki apaçık şöyle diyor: bunun sonucunda ben Baba’yı tanıyorum, Baba beni tanır. Çünkü koyunlarım uğruna canımı feda ediyorum; yani, koyunlarım uğruna kendimi feda etmekle gösterdiğim sevgi ile Baba’yı ne denli sevdiğimi kanıtlıyorum.
Bu koyunlarla ilgili olarak şunları söylüyor: Koyunlarım beni dinlerler, ben onları tanırım, onlar da beni izlerler. Onlara ben sonsuz yaşamı veriyorum (
bak. Yu. 10, 14-16). Daha önce onlar hakkında şöyle demişti: "Bir kimse benim aracılığımla içeri girerse kurtulur. Girer, çıkar ve otlak bulur"(
Yu. 10,9). Yani inancı girecek, görme ile inançtan çıkacak, inançtan dolayı derin düşünceyle gerçek ve sonsuz otlakları bulacaktır.
Koyunları otlakları bulacaklar, çünkü O’nu. sade bir yürekle izleyen sonsuza kadar kalan bir gıda ile beslenir. Bu koyunların otlakları, sonsuz bir ilkbahar olan cennet’ in içtenlikli sevinçlerinden başka ne olabilirler ki? Nitekim seçilmişlerin otlağı Tanrı yüzünün varlığıdır ve onu yitirmek korkusunu duymaksızın, O’na bakıldığında ruh yaşam gıdası ile sonsuzca beslenir:
Bunun için, sevgili kardeşler, birçok vatandaşlarımız ile birlikte mutlu olabileceğimiz bu odakları arayalım. Mutlu olanların sevinci bizleri çeksin. Kardeşlerim, ruhumuzu canlandıralım. İnandığımız şeyin inancı artsın. Arzularımız üstün değerler için alevlensin. Bu şekilde sevmek bir ilerlemek olacaktır.
Hiçbir terslik bizi içimizdeki bayramın sevincinden alıkoymasın, çünkü biri saptanan hedefe varmak istiyorsa, yoldaki hiçbir engel onu durduramaz. Hiçbir refah çekiciliği ile başımızı döndürmesin. Çünkü yol boyunca durup kırlara bakan ve gitmek niyetinde oldu*ğu yere varmayı unutan yolcu akılsızdır.
(Gregorius Magnus, İncil Üstüne Vaazlardan, 17,3)
Olağan 27. Cumartesi
Rabbin bağlarının koruyucuları olan bizler, başkaca işlerle uğraştığımızdan özel görevimizle hiç ilgilen*miyoruz.
Vaizleri gönderdiğinde Rabbin söylediklerine kulak verelim: "Ürün bol, ama işçi az. Bu nedenle ürünün sahibi olan Rabbe yalvarın da, ürününü kaldıracak işçiler göndersin" (
Mt. 9,37-38).
Bol ürüne karşılık işçiler azdır; derin bir üzüntü duymadan bu eksiklikten söz edemiyoruz, çünkü iyi sözü dinleyecek olan insanlar vardır, oysa eksik olan vaizlerdir. İşte, dünya papazlarla doludur, fakat Rabbin ürünlerinde çalışana ender rastlanılıyor; papazlık görevini üstlendik fakat bu görevin içerdiği işleri yerine getirmiyoruz.
Sevgili kardeşlerim, yazılanları dikkatlice düşünün: "Ürünün sahibine yalvarın da, ürünü kaldıracak işçiler göndersin, Bizim için siz dua edin ki, sizler için gerektiği gibi çalışalım, dilimiz yüreklendirirken takılmasın ve sessizliğimiz, vaiz görevini üstlenmiş olan bizleri adil yargıcın huzurunda mahkum etmesin. Birçok kez, çünkü vaizlerin dili günahları yüzünden, akıcılığını yitiriyor; birçok kez, cemaatın yüzünden, başta olanların vaiz olasılığı engelleniyor.
Mezmur yazarının dediğine göre vaizlerin dili günahlarından dolayı engellenmektedir: "Fakat kötüye Tanrı şöyle diyor: "Emirle*rimi ezbere okumak, ve ahtımı ağzına almak neye yarar?" (
Mezm. 49,16).
Başka durumlarda vaizlerin sesi cemaatin suçluluğu ile engellenir, Rabbin Hezekiel’e dediği gibi: "Senin dilini damağına yapıştıracağım ve dilsiz olacaksın ve onları azarlayıcı olmayacaksın; çünkü onlar asi bir evdir" (
Hez. 3,26). Demek istediği budur Vaaz verme olanağından yoksun kaldın, çünkü halk gerçeğin önerisini dinlemeğe uygun değildir, davranışları ile asi bir halktır bana karşı. Vaizden, vaaz verme olasılığının, kimin suçu yüzünden alındığını bilmek her defasında kolay değildir. Oysa kesinlikle biliniyor ki vaizin sessizliği bazen kendisine, her defasında ona bağlı inanç sahiplerine zarar vermektedir.
Sevgili kardeşlerim, papazların yaşam tarzında beni çok üzen başka şeyler de vardır. Söyleyeceğim kimseye hakaret görünme*mesi için kendimi de, aynı zamanda suçluyorum, her ne bu görevimde kendi özgür seçimimle değil de yaşadığımız felaketli dönemin zorlanması ile bulunuyorsam da. Dünyasal işlere kapıldık ve papazlık görevi ile üstlendiklerimiz başka, eylemlerimizle gösterdiklerimiz bambaşkadır. Vaaz verme görevini terk ediyoruz ve bize episkopos deniliyor, nedir ki bu, bir ihtimal, daha çok bize karşı işliyor, çünkü onurlu bir unvana sahibiz, ama niteliklerinden yoksunuz. Bize teslim edilenler Tanrı’yı terk ediyorlar ve biz susuyoruz. Günahları içinde yatıyorlar ve biz, onları düzeltmek için, elimizi uzatmıyoruz. Kendi yaşamımıza aldırmazsak başkalarının yaşamını nasıl düzeltebiliriz? Dünyasal işlerle hep ilgilendiğimizden, dış uğraşılarla ne denli ilgili görünsek görünelim, içimizde o denli duygusuz oluyoruz. Bunun içindir ki, haklı olarak, kutsal Kilise, hasta uzuvları hakkında, şöyle diyor: "Beni bağlara bekçi ettiler; fakat kendi bağımı beklemedim" (
Neşide 1, 6). Bağlara bekçi diye konulduk, fakat bağları hiç korumuyoruz, çünkü yabancı işlerle uğraştığımızdan yürütmemiz gereken görevi ihmal ediyoruz.
(Gregorius Magnus, İncil Üstüne Vaazlardan, 25,1-2.4-5)
22 Temmuz, Azize Mecdeli Meryem Bayramı
Ben seni tanırım, herhangi bir insanı tanır gibi değil de, tümden özel bir şekilde.
Mecdeli Meryem, mezara gelip Rabbin bedenini bulamadığında. alınıp götürüldüğünü düşündü ve durumu öğrencilere bildirdi. Onlar da bakmaya geldiler ve durumun, kadının anlattığı gibi olduğu kanısına vardılar. Onlarla ilgili olarak hemen şöyle beyan edilir: "Bundan sonra öğrenciler yine evlerine döndüler" ve bu da eklenilir: "Meryem ise mezarın dışında durmuş ağlıyordu" (
Yu. 20, 10-11).
Bu olayla, öğrenciler uzaklaştıktan sonra bile Rabbin mezarından ayrılmayan, kadının ruhunu istila eden sevgi gücüne dikkat etmeliyiz. Bulamadığını arıyordu, bu arayışında ağlıyordu ve onun için canlı bir sevgi ile yanıp tutuştuğundan kaçırıldığını düşünerek, arzu ile için için yanıyordu.
O yüzdendir ki, onu aramak için kaldığından, yalnızca kendi onu görebildi; çünkü "sona kadar dayanan kurtulacaktır" (
Mt.10, 22) diyen gerçeğin sesinin beyan ettiği gibi, iyi eylemin gücü kararlılıktadır. Bir kez aradı, oysa bulamadı; arayışında ısrar etti ve bulması uygun görüldü. Böylece uzayan arzular arttı ve artarak da arayışların hedefine ulaştılar. Kutsal arzular uzamakla artıyor. Şayet bekleyişle azalırlarsa, bu, gerçek arzu olmadıklarının işaretidir.
Gerçeğe ulaşabilen herkes bu yakıcı sevgiyi denemiştir. Davut: "Tanrı’ya susadım, hayatın kaynağı Tanrı’ya; ne zaman görmeye gideceğim Tanrı’nın yüzünü" (
Mezm. 41, 3). Ve Neşidelerin Neşidesinde Kilise: Ben sevgi ile yaralandım (
bak. Neş. 4,9) der. Ve yeniden der ki: Ruhum dayanamadı (
bak. Neşide 5,6).
"Kadın, niçin ağlıyorsun? Kimi arıyorsun? (
Yu. 20, 15). Acısının nedeni soruluyor; öyle ki arzu artsın ve aradığına adı ile seslenince ona duyduğu sevgi daha da alevlensin.
"İsa ona, "Meryemi" dedi (
Yu. 20,16). Kendini tanımadan ona, cinsinin genel adı ile seslendikten sonra adı ile çağırır; sanki bunu söylemek istiyormuş gibi: Seni tanıyanı tanı. Ben seni tanırım, herhangi bir insanı tanır gibi değil de, tümden özel bir şekilde."
o halde, adı ile çağrılan Meryem, Yaratıcıyı tanır ve hemen: "Rabbuni" yani Hocam!" diye haykırır. Dışarıda aradığı O idi ve onu içten arayışında yöneten yine O idi.
(Gregorius Magnus. İncil Üstüne Vaazlardan, 26.7-9)
3 Temmuz, Aziz Thomas Bayramı
Aziz Thomas gördü ve dokundu... oysa başka şey gördü ve başka şeye inandı. Çünkü Tanrı ölümlü bir insan tarafından görülemez. Bir insanı gördü, Tanrısını tanıdı ve "Rabbim ve Tanrım" dedi.
Onikilerden biri, ikiz diye anılan Thomas, İsa geldiğinde onlarla birlikte değildi" (
Yu. 20, 24). Yalnız bu öğrenci yoktu. Döndüğünde onları dinledi, fakat duyduklarına inanmak istemedi. Rab yeniden göründü ve inançsız öğrencisine, dokunması için, böğrünü açtı, ellerini gösterdi ve yaralarının izlerine işaret ederek inançsızlığını tedavi etti.
Kardeşlerim, bunda neler seziyorsunuz? Yoksa sizce, Rab tarafından seçilmiş olan o öğrencinin orada bulunmaması, sonradan geldiğinde, olayı duyduğunda kuşkuya kapılması, kuşkulandığından dokunması ve dokunurken inanması bir rastlantı mı?
Hayır, bu bir rastlantıyla olmadı, tanrısal buyrukla oldu. Rabbin merhameti harika bir şekilde hareket etti. Çünkü öğretmeninde be*denin yaralarını dokunmakla, o kuşkulu öğrenci bizdeki inançsızlığın yaralarını iyileştiriyordu. İnanç konusunda Thomas’ın inanç*sızlığı bizlere, diğer öğrencilerin inancından çok yaradı. Çünkü nasıl ki o, dokunmakla inanca varıyor, aklımızda da her kuşkuyu aştığında, inançta sağlamlaşır. Böylece kuşku duyan ve dokunan öğrenci dirilişteki gerçeğin tanığı oldu.
Dokundu ve haykırdı: "Rabbim ve Tanrım!"
İsa ona şöyle dedi: "Beni gördüğün için mi iman ettin?" (
Yu. 20, 28-29). Havari Pavlus şöyle der: "İnanç umut edilen şeylerin temeli ve görünmeyenlerin kanıtıdır" ve açıktır ki, inanç görülmeyen şeylerin kanıtıdır. Görülen şeyler inanç değil de bilgi gerektirirler. Oysa mademki Thomas gördü ve dokundu neden ona: "Beni gördüğün için mi iman ettin?" deniliyor? Oysa başka şey gördü ve başka şeye inandı. Çünkü Tanrı ölümlü bir insan tarafından görülemez. Bir insanı gördü, Tanrı’yı tanıdı ve "Rabbim ve Tanrım" dedi. O halde görürken inandı. Gerçek bir insanı gördü ve göremediği Tanrı’nın olduğunu söyledi.
Sonraki sözler bize büyük bir sevinç veriyor: "Görmeden iman edenlere ne mutlu." Hiç kuşkusuz bu sözlerin hedefi, görmedi*ğimize duyumlarımızla inanan, özellikle bizleriz. Görevlendirilen bizleriz, yeter ki inancımıza çalışmalarımızı ekleyelim. Gerçekten inanan, çünkü inandığı gerçeği yaşamı ile gerçekleştirendir. Aziz Pavlus, salt sözleri ile inançlı olanlar için şöyle der: "Tanrı’yı tanıdıklarını ileri sürerler, ama eylemleriyle O’nu inkar ederler" (
Ti. 1,16). Ve Yakup şöyle yazıyor: "Eylemsiz iman ölüdür" (
Yak. 2,26).
(Gregorius Magnus, İncil Üstüne Vaazlardan, 34,8-9)
29 Eylül, Aziz Mikail, Gabriel, Rafael Bayramı
Melekler, Tanrı’nın lütfuna layık olanları hissederler ve kendi lütuflarını layık olanlara göstermekle yetinmeyip Tanrı ‘ya ibadet etmek isteyenlerle işbirliğinde bulunurlar. Yardımcı olurlar, dua ederler ve onlarla beraber aracılık yaparlar.
Bilinmelidir ki "melek" deyimi doğayı değil de görevi belirtmektedir. Nitekim göksel vatanımızın o aziz ruhları her zaman ruh olur*lar, fakat onlara her zaman melek denilemez, çünkü onların aracılığı ile bir beyanat yapıldığında melek olabilirler.
Bunun içindir ki Meryem Ana’ya herhangi bir melek değil de baş melek Cebrail gönderildi. En yüce beyanatı bildirmesi için en büyük meleklerden birinin, bu görev için gönderilmesi doğru idi.
Bu meleklere özel adlar veriliyor ki, adlarından da, onlara verilen görevin türü belli olsun. En güçlü Tanrı’nın görmesinden türeyen eksiksiz bilgi ile kusursuz hale getirilen göklerin kutsal kentinde, melekler kişiliklerini belirten özel adlara sahip değiller. Fakat, herhangi bir görev için bize geldiklerinde, üstlendikleri görevin adını alırlar.
Böylece Mikail’in anlamı: Tanrı gibi olan kim? Cebrail’in: Tanrı’nın gücü, ve Rafael’in: Tanrı’nın ilacı oluyor.
Yüce bir cesaret ve güç gerektiren bir şeyler yapılacağında Mikail’in gönderildiği söylenir, ki, eylemden ve isimden, kimsenin Tanrı gibi hareket edemeyeceği anlaşılabilsin. Gökyüzüne çıkacağım (
bak. İş. 14, 13-14), Tanrı’nın yıldızları üzerinde tahtımı kura*cağım, en yüce olana benzer olacağım diyen ve gururu ile Tanrı’ya benzer olmayı arzulayan eski düşman, dünyanın sonunda yalnız başına bırakılacak ve ölümle yargılanacaktır. Bu yüzden baş melek Mikail ile mücadele halinde gösterirler, Yuhanna’nın dediği gibi: "Gökte baş melek Mikail ile savaş oldu" (
Es. 12,7).
Meryem’e, Tanrı’nın gücü adını taşıyan, Cebrail gönderiliyor; havadaki kötü güçleri yenmek için alçakgönüllülük içinde görünmeğe yanaşanı bildirmeğe geliyordu. Bunun içindir ki, orduların Efendisi ve güçlü bir savaşçı olarak gelen, "Tanrı’nın Gücü" diye ilan edilmeliydi.
Rafael, açıkladığımız gibi, Tanrı’nın ilacı anlamındadır. Nitekim o Tobiya’nın gözlerine dokundu, tedavi eder gibi ve körlüğünün karanlıklarını çözdü. Tedavi etmeğe gelene "Tanrı’nın ilacı" denilmesi doğruydu.
(Gregorius Magnus, İncil Üstüne, 17, 1-3)
18 Ekim, Aziz Luka Bayramı
Rab şakirtlerini gönderiyor.
Rabbimiz ve Kurtarıcımız, sevgili kardeşlerim, bizi bazen sözleriyle, bazen de fiilleri ile eğitiyor. Onun fiilleri de emirlerdir, çünkü bir şey söylemeksizin bir şey yaptığı zaman, bize nasıl hareket etmemiz gerektiğini göstermektedir. O halde işte bize vaaz için şakirtlerini ikişer ikişer gönderiyor, çünkü iyiliğin emri ikidir: Allah sevgisi ve yakınına sevgi.
Rab, başkalarına karşı merhameti olmayan kimsenin kesinlikle vaaz etmek görevine teşebbüs etmemesi gerektiğini, söylemeksizin, bize ima etmek için şakirtlerini vaaz etmeye ikişer ikişer göndermektedir.
Çok iyi söylenmiştir ki, o onları kendisinden önce, kendisinin de gideceği kentlere ve yörelere gönderdi. Gerçekten, Rab vaizlerin*den sonra geliyor, çünkü vaaz bir önkoşuldur: Teşvik sözleri öncü olarak geldikten ve ruha gerçeği kabul ettirdikten sonra Rab gelip ruhumuzda yer alıyor. Bu nedenledir ki İşaya vaizlere şöyle diyor Rabbin yolunu hazırlayın, Allah’ımızın patikalarını düzleyin. Davut peygamber de onlara şöyle diyor: Gün batımına çıkana yolu açın. Rab gün batımına çıkıyor, çünkü acıları ile battıktan sonra, dirilişinde daha büyük bir görkemle kendini göstermiştir. O, gün batımına çıkmıştır, çünkü dirilerek, maruz kaldığı ölümü ayakları altında çiğnemiştir. O halde, onun görkemini sizin ruhlarının duyurduğumuz zaman, gün batımına çıkana yolu açıyoruz ki, sonradan gelip, sevgisinin mevcudiyetiyle ruhlarınızı aydınlatsın.
Şimdi, gönderdiği vaizlere neler söylediğini dinleyelim: Hasat bol, fakat işçilerin sayısı az. O halde hasat sahibine, hasadına işçiler göndermesi için yakarın. Bol bir hasat için işçilerin sayısı az; bunu büyük bir hüzün duymadan tekrar edemiyoruz. İyi şeyleri işitmek için insanlar mevcut, bunları söylemek için yok. Dünya rahip dolu fakat Allah’ın hasadında bir işçiye pek nadir tesadüf ediliyor, rahiplik görevini pekala kabul ediyoruz, fakat bu görevin gerektirdiği işi yapmıyoruz.
Bir düşünün, çok sevgili kardeşlerim, şu sözün ağırlığını bir düşünün: Hasat sahibine hasadına işçiler göndermesi için yakarın. Siz de bizim için dua edin ki, sizin hakkınız olan işi yapabilelim: teşvik etmek gerektiğinde dilimiz uyuşmasın; vaaz etmek görevini bir kere kabul ettikten sonra, sessizliğimiz bizi adil Yargıcın önüne çağırmasın!
(Gregorius Magnus, Hezekiel Hakkında Vaazlarından, 1, 11,4-6)
3 Eylül, Aziz Gregorius Magnus Bayramı
Bizi dinleyenlerin yüreklerine tat verdiğimizde toprağın tuzu olabiliyoruz. Başkasına bunu verebilen Onu vaiz sözlerinden yoksun tutmayandır.
"İnsanoğlu, seni İsrail evinde nöbetçi koydum (
Hez. 3, 16). Dikkat edilmelidir ki Rab, birini vaiz vermeğe gönderdiğinde ona nöbetçi der. Nitekim nöbetçi, olabilecek olan her şeyi uzaktan görebilmek için, daima yüksek bir yerde durur. Halkın nöbetçiliğini yapan her kimse, yaşamı ile, yükseklerde olmalı ki öngörüsü ile yararlı olabilsin.
Bu söylediğim sözler bana ne de sert geliyor! Böyle konuşmakla kendimi yaralamış oluyorum, çünkü ne dilim gerekli olduğu kadar vaaz verebiliyor ne de yaşamın dili izleyebiliyor, her ne kadar dil elinden geleni yapıyorsa da.
Suçlu olduğumu inkar etmiyorum, yavaşlığımı ve ihmalcılığımı görüyorum. Belki de suçumu kabullenmem merhametli yargıcın affını bana kazandıracaktır.
Muhakkak ki, manastırda bulunduğumda, dilimi boş laflar etmekten alıkoyar aklımı, adeta sürekli olarak, bir derin dua durumu ile meşgul edebiliyordum. Fakat rahiplik görevini omuzlarıma yüklendiğimden beri ruhum, birçok uğraşılar arasında ayrıldığından, artık kendini toparlayamıyor.
Bazen kiliselerin, bazen manastırların sorunlarını ele almağa, sık sık kişilerin yaşam ve eylemlerini incelemeğe mecbur kalıyorum; bugün vatandaşların özel durumları ile ilgileniyorum, yarın barbarların kılıçları altında inliyorum ya da bana teslim edilen sürüyü tehdit eden kurtlardan korkuyorum.
Şimdi de maddi şeyleri dert etmeliyim, öyle ki öğretinin bağları ile bağlı olanlara gerekli yardımlar eksik olmasın. Bazen sarsılmayan bir ruhla bazı haydutlara katlanmalıyım, bazen de onlara meydan okumalıyım, ama sevgiyi elden kaçırmamağa bakarak. Ayrılan ve parçalanan akıl bu denli kocaman ve kapsamlı bir sorun toplamını düşünmeğe başladığında, kendini tümden vaizlere vermek ve sözlü görevden uzaklaşmamak için, kendi içine nasıl çekilebilir ki? Üstelik, görevimin gereksinimleri yüzünden, dünyaya bağlı insanlara görüşmek zorunda kaldığımdan sözlerimi tutamıyorum. Nitekim sürekli olarak, sert bir biçimde, kendime göz kulak olacaksam en güçsüz olanların benden kaçacaklarını ve onları arzu ettiğim yere götüremeyeceğimi biliyorum. Bunun içindir ki birçok kez sabırla boş laflarını oturup dinliyorum. Ve kendim de güçsüz olduğumdan, boş laflara sürüklenerek, istemeyerek dinlemeye başladığım şeylerden isteyerek söz etmeğe koyulup düşmekten korktuğum yere zevkle uzanırım. Öyleyse ben ne biçim bir nöbetçiyim ki, dağda çalışmak yerine güçsüzlüğün vadisinde halen yatıyorum? Buna rağmen insan türünün yaratıcısı ve kurtarıcısı layık olmayan bana yaşam üstünlüğünü ve dil etkinliğini veriyor ki, sevgisi sayesinde, O’ndan söz ettiğimde kendimi esirgemeyeyim.
(Gregorius Magnus, Mektuplardan, 9, 36)
27 Mayıs, Aziz Kent’li Augustinus Bayramı
Dünyaya gönderildiklerinde aziz müjdeciler Tanrı’nın yolunu açarlar. Tanrı gerçekten, müjdecilerinin aracılığı ile dünyanın çeşitli yerlerinde yürür. Onların sözleri ile insanların yüreklerine girdiğinde yolunu açmaktadır.
"En yücelerde Tanrı’ya yücelik olsun, yeryüzünde O’nun hoşnut kaldığı insanlara esenlik olsun" (
Lk. 2, 14). Çünkü toprağa düşerken buğday tanesi öldü. Çünkü ölümü sayesinde yaşama kavuştuğumuz, güçsüzlüğü ile güç kazandığımız ve acılarının aracılığı ile acıdan kurtulduğumuz O, göklerde yalnız başına saltanat sürmesin diye. Sevgisi uğruna biz Britanya’da tanımadığımız kardeşler arıyoruz ve bağışı sayesinde tanımadan aradıklarımızı bulduk.
İngiliz topluluğunun, her yerde güçlü Tanrı’nın lütfu ve, ey kardeşim, uğraşıların sayesinde yanlışın karanlıklarını koyup kutsal inancın ışığı ile aydınlatıldığı’ için tüm inanç sahiplerinin yüreklerini dolduran sevinci kim anlatabilir ki? Ruhunda yenilenmiş olduğundan, eskiden çılgın bir korku ile buyruğu altında kaldığı putları artık ayaklarının altında çiğniyor. Arı bir yürekle güçlü Tanrı’nın önünde eğiliyor. Aziz öğretinin kuralları sayesinde kötülüğe düşmekten engelleniyor, O’nun anlayışına kadar yüksele*bilmek için severek Tanrı’nın emirlerine baş eğiyor. Ruhu ile yerlere düşmemek için dualarla yerlere kadar kapanıyor. "Babam şimdiye kadar çalışmaktadır, ben de çalışıyorum" (
Yu. 5, 17) diyenden başka kimin uğraşısı olabilir tüm bunlar?
Dünyanın, insanların bilgisi yüzünden değil de O’nun gücü sayesinde, inanca döndüğünü kanıtlamak için dünyayı dolaşacak vaiz*leri olarak cahil insanları seçti. Şimdi de aynı şeyi yaptı, güçsüz yaratıklarla İngiliz milleti için şahane şeyler yapmaya yanaştı. Sev*gili kardeşim, göklerin bu armağanı yüzündedir ki büyük bir mutlulukla birlikte çok büyük bir korku duymalıyız.
Çok iyi biliyorum ki, her yerde güçlü Tanrı, senin aracılığınla, kardeşim, seçmek istediği bu halkın içinde yankılar uyandıran mucizeler yaratmaktadır. Bunun içindir ki, göklerin bu armağanı yüzünden sen korku ile mutluluk duymalı, mutluluğunda bile en*dişeli olman gerekiyor. Mutlu ol, çünkü dış mucizelerle İngilizlerin ruhları iç Iütfa doğru çekilmekteler. Endişe et ki, gerçekleşen mucizelerle, güçsüz ruh kendini üstün görüp bir şeyler olduğunu sanmasın ve dıştan onurlandığı gibi içten, böbürlendiği için yenik düşmesin.
Nitekim unutmamalıyız ki, vaazlardan mutluluk içinde dönen, öğrencilerin göksel Oğretmene: "Rab, senin adını andığımızda cinler bile bize boyun eğiyorlar "(
Lk. 10, 17) dediklerinde hemen bu yanıtla karşılaştılar: "Bununla birlikte, ruhların size boyun eğmesine sevinmeyin, adlarınızın gökte yazılmış olmasına sevinin" (
Lk. 10, 20).
(Gregorius Magnus, Çobansal Kural, 2,4)
Olağan 27. Pazar
Bilgiyi Rahibin dudakları korumalı ve insanlar şeriatı onun ağzından aramalı, çünkü ordular Rabbinin habercisidir.
Rahip susmakta dikkatli ve konuşmakta hızlı olsun ki söylenmemesi gerekeni söylemesin ve açıklanması gerekeni de söylemekten çekinmesin. Tedbirsiz bir konuşma yanlışlıklara neden olur, aynı şekilde yersiz bir suskunluk kimilerini kaçınılması olası olan sahte bir durumda bırakırlar. Çoğu zaman dikkatsiz rahipler, insanların iltifatlarını kaybetmek korkusu ile, doğru olanı özgürce söylemeğe yanaşmıyorlar ve gerçeğin kendisi olan Mesih’in deyimi ile, sürüye çoban sevgisi ile değil de paralı askerler gibi bakıyorlar. Kurt geldiğinde kaçarlar, sesizliğin içinde gizlenirler. Rab, Peygamberin aracılığı ile, onları azarlıyor: "Hep dilsiz köpeklerdir, havlayamazlar" (
İş. 56, 10) ve yakarışını yeniden duyuruyor: "Duvarın gediklerine çıkmadınız, ve Rabbin gününde cenkte durmak için İsrail evine duvar yapmadınız" (
Hez. 23, 5). Duvarın gediklerine çıkmak. sürünün savunması için, özgür sözlerle bu dünyanın nüfuzlu olanlarına karşı çıkmak demektir. Rabbin gününde cenkte durmak, adalet aşkı uğruna, kötülerin savaşına dayanmak demektir.
Nitekim bir rahip için gerçeği söylemek korkusu sessizliği ile düşmandan kaçmaktan başka ne olabilir? Şayet sürünün savunması için mücadele ediyorsa İsrail evi için düşmanlara karşı bir duvar yapar. Bunun içindir ki, yeniden itaatsızlığa kayan halka, şöyle denildi: "Senin için Peygamberlerin yalancı ve manasız rüyetler gördüler; ve sürgünlerini geri getirmek için senin fesadını meydana çıkarmadılar" (Yeremya’nın Mersiyeleri 2, 14). Kutsal Kitapta bazen Peygamber adı şimdiki olayların değersizliğini gösterip gelecektekileri açıklayanlara verilir.
Tanrı’nın sözü yanlış şeyler gördükleri için onların azarlıyor, çünkü suçlamaktan korktuklarında, suçlu olanları emniyet sözleri ile pohpohlarlar ve hiçbir zaman azarlayıcı bir söz söylemedikleri günahkarların kötülüğünü açıklamazlar.
Azar bir anahtardır. Çoğu zaman işleyen tarafından bilinmeyen suçun görülebilmesi için vicdanı açar. Bunun içindir ki, Pavlus şöyle der: "Hem başkalarını sağlam öğretisiyle yüreklendirmek hem de karşı koyanları ikna edebilmek için" (
Tit. 1,9). Ve Peyg*amber Malaki beyan eder "Bilgiyi kahinin dudakları korumalı ve insanlar şeriatı onun ağzından aramalı; çünkü ordular Rabbinin habercisidir" (
Mal. 2,7).
Bunun içindir ki Rab, İşaya’nın ağzı ile önerir: "Yüksek sesle çağır, esirgeme boru gibi yükselt" (
İş. 58, 1).
Rahipliğe her kim ulaşırsa haber görevini üstlenir ve onu korkutucu bir ifade ile izleyen, yargıçtan önce bağırarak ilerler. Fakat şayet rahip vaiz görevini yürütmek bilmiyorsa, sessiz bir haberci olduğunda, sesini nasıl duyurabilir? Bu yüzdendir ki Kutsal Ruh ilk rahipler üzerinde dil şekliyle indi ve esinlemiş olduklarını hemen ilan etmeleri için yetenekli kıldı.
tıklayarak hemen üye olunuz.