http://www.konrad.org.tr/index.php?id=714| Türkiye ve Avrupa'da İslam, Devlet ve Modern Toplum Dinler Arası Diyaloğun Olanakları ve Modelleri |
Johannes BROSSEDER
Köln Üniversitesi
Tarihsel gelişimi
Hristiyanlık iki bin yıllık tarihi boyunca diğer dinlerle çok çeşitli şekillerde mücadele etmiştir. Hristiyanlık kendi kendine gelişmemiştir, aksine başlangıcını Yahudiliğe borçludur. İsrail’in Mukaddes Kitapları, Yahudi Hristiyanları olan ilk Hristiyanların dini dil okullarıydı. Bunlar Yahudi tarikatı olarak Yahudiliğin içinde radikal bir azınlıktı. Bu azınlığın Yahudi çoğunlukla yaptığı mücadeleler 4. yy.ın sonuna doğru üç Kuzey Afrika sinodu ve bir Roma sinodu halinde Ahdicedit’in esası haline getirilen ilk Yahudi Hristiyan yazılarının önemli bir parçasıdır. Fakat bu ilk yazıların bir kısmında bile Yahudiliği aşan, "etnik grup" (ethne) ve "kabile" (gentes) ve halklara yönelik bir Yahudi Hristiyanlığı mesajı bulmak mümkündür. Bu mesaj, Hz. İsa’nın ölümü ve yeniden dirilmesi hakkındaki yakın şatolojik mesaj ile Tanrı’nın emareleri görülmekte olup henüz tamamlanmamış, fakat çok yakında nihai olarak beklenmedik bir anda başlayacak hakimiyetle manevi bakımdan bağlantılıdır. Bu yakın şatolojik eğilim olmadan havari Paulus taraftarı misyonerleri açıklamak mümkün değildir. Hristiyanlığın başlangıcını Yahudilik içerisinde ve ilk üç asırda Hristiyanlığın Helenistik- Katolik dünyasında, yani Gojim’de, etnik gruplarda, milletlerde ve putperestler arasında yayılmasını anlatmaya kalkarsak konunun dışına çıkmış oluruz. Gerçek şu ki Hristiyanlık Antik Çağda kendini kabul ettirebildi, Kayser Konstantin’in 313 yılında hazırladığı din siyaseti konusundaki Milano Programı’yla müsamaha gördü ve 380 yılında I. Theodosius döneminde Roma İmparatorluğu’nda devlet dini haline geldi. Hristiyanlık "putperestlikten dönme Hristiyanların" sayılarının hızla artmasıyla kendisini Yahudiliğe dayanan köklerinden kurtarmaya başladı. Fakat Hristiyanlık yine de, yerleşmeye başlayan Hristiyanlık inanıcı için – günümüze kadar – bir düstur olarak geçerliliğini koruması bakımından Yahudiliğin bu köklerine bağlı kaldı. Yahudi Hristiyanlar ile putperest Hristiyanlar arasındaki şiddetli çatışmalar sonunda Yahudi Hristiyanlarının kaybolmalarına yol açtı, öyle ki nihayetinde geriye sadece Yahudilerle kendi tarzlarında mücadele eden putperest Hristiyanlar kaldı. Bu polemik sınırları içinde yapılan mücadele tarzları şunlardı: Misyonerlik amacına yönelik "diyaloglar", zoraki vaazlar, Şarka yapılan Haçlı Seferleri ve bunlara paralel olarak Hristiyan ülkelerde Yahudi soykırımı, gettoların oluşturulması ve sürekli yeni sürgünler. Teolojide güçlü bir Yahudi karşıtlığına özen gösterildi. Bu ise sonunda Hristiyan toplumlarını o kadar zehirledi ki, Yahudi karşıtlığı Avrupa Yahudilerinin nasyonalsosyalist Adolf Hitler tarafından sistematik şekilde yok edilmesi karşısında "Shoah’nın" ve Hristiyanların sessiz kalmasının sebeplerinden biri olarak kabul edilmek zorundadır.
İslam ortaya çıkınca Hristiyanlar aynen Yahudilere yaptıkları gibi Müslümanlara da misyonerlik amacıyla diyalog kurmaya, zoraki vaazlar, Haçlı Seferleri, savaşlarla karşılık verdiler. 16. yy.da Hristiyan misyonerleri hem Hindistan ve Çin gibi Asya ülkelerine hem de Hristiyan tebliğcilerle Latin Amerika’ya girdiler. Fakat kullanılan en acımasız misyonerlik metotlarına karşı Hristiyanlardan (örn. Bartolomé de Las Casas) sert protestolar da geliyordu. İbadetler kavgasında (17./18. yy.) söz konusu olan Hristiyanlığın mesajının kendi ülkesine ve kendi kültürüne uydurulup uydurulamayacağı ve ne ölçüde uydurulabileceği, yani yerli dini doktrinler, ritueller ve adetler yayılmakta olan Hristiyanlık tarafından kullanılıp kullanılamayacağı ve ne ölçüde kullanılacağı sorusuydu. Birçok misyoner buna destek verdi; Roma’daki merkez ise çoğunlukla buna karşıydı ve bunu yasakladı. Bugün Hristiyanlık bütün dünyada dünya dinlerinin karşısındadır, en azından aynı ülkede, ya radikal veya saygın azınlık ya da sayı bakımından aynı veya çoğunluk olarak.
Yeni radikal Hristiyan eğilimler – Geri dönüş ve İnklusivizm (dahiliyetçilik)
II. Dünya Savaşı’ndan sonra yavaş yavaş ve 1960 yıllardan itibaren daha da artarak Hristiyanlığın dünya dinleriyle olan ilişkisinde teolojik ve pratik bakımdan radikal bir yeni eğilim yerleşmeye başladı. Vatikan’ın II. runahi lideri yaptığı açıklamada Hristiyanların bu yeni eğilimini kilise kütüğüne (Stammbuch) yazdı. "Nostra Aetate" denilen kütükte Budizm, Hinduizm, İslam ve Yahudilikten bahsedilmektedir. Vatikan’ın II. ruhani lideriyle aynı zamanda diğer Hristiyan kiliseleri de benzer adımlar attılar. Diğer dinlerle "diyalog", ama aynı zamanda diğer dünya görüşleriyle, ateistlerle, agnostiklerle, bu dünyadaki bütün insanlarla diyalog, 1960lı yıllardan itibaren Hristiyan kiliselerinin dindar olsun olmasın Hristiyan olmayan bütün insanlarla ilişkilerini belirleyen anahtar sözcük oldu. Elbette burada en önemli yeri Hristiyanlığın diğer dünya dinleri ile olan diyaloğu almaktadır.
Farklı dini kanaatlere sahip insanlara hürmet ve saygı taşıyan bir konuşma, hiç şüphesiz Avrupa’daki aydınlanmaya borçlu olduğumuz insani gelişmelere uygun bir gelişmedir. Fakat insanlar hangi amaç için birbiriyle konuşmalı? Elbette ilk önce en önemlisi birbirini tanıyabilmek, daha sonra birbiriyle alışveriş yapabilmek, bundan başka diğerinin bakış açılarını ve kanaatlerini ilk ağızdan öğrenebilmek için ve diğerine kendi bakış açılarını ve kanaatlerini bu şekilde açıklayabilmek için. Dinler arası bir konuşmada doğal olarak büyük dini meseleler söz konusu olacak; hayat, ölüm, azap, vahiy, hakikat, kurtuluş, enkarnasyon, Tanrı hakkında faydalı ilimden, Tanrı’dan, son ilkelerden, etikten ve sosyal etikten, spiritualite, meditasyon, ayinler ve geleneklerden, insanın hangi amaçla yaratıldığından ve bayramlardan, temizlenmeden, kötülüklerden korunmadan, barıştan vs. gibi konulardan bahsedilir. Konuşan insanlar bu konuşmada karşılıklı olarak birbirlerini teşvik edebilmeyi, bilgilerini artırabilmeyi ve birbirinden bir şeyler öğrenebilmeyi ümit ederler. Birbiriyle konuşanların nereye varacaklarını önceden kararlaştırmak mümkün değildir, bunu konuşmanın kendisi belirleyecektir. Bu tür bir konuşma dinlerde güçlü bir teolojik temel gerektirir. Hristiyanlık içinde hem dinlerin Hristiyanlık inanç dili içinde olumlu temsil edilip edilmeyeceği değil bilakis nasıl temsil edileceklerinin ve dinler arası diyalog konseptlerinin söz konusu olduğu bir Hristiyan "Dinler Teolojisi" temeli için mücadele edilmektedir. Her iki çaba da manevi bakımdan birbirine bağlıdır.
Geleneksel exklusivizm/kapalılık ve eskiye dönüş
Yüzyıllar boyunca dominant olan Hristiyan bakış açısı exklusivizm/kapalılıktı; yani diğer dinlerin en iyi durumda "parlak hatalar" şeklinde adlandırılabilecek birçok hatalardan oluştuğu söylenirken Hristiyanlıkta vahiy, kurtuluş, günahlardan arınma, hakikat, inanma, af, enkarnasyon, Tanrı’yı tanıma vs. dışa kapalı şekilde mevcut olduğu belirtilmektedir. Bunun yanında elbette her zaman Hristiyanlık dışında bulunabilecek ve mutlak din olarak Hristiyanlığa dahil edildikleri söylenen münferit "gerçek çekirdekleri" öğretisi mevcut olmuştur. Hristiyanlık inancı Vatikan’ın II. ruhani liderinden beri (1962-1965) şimdi bahsedeceğimiz tamamen başka perspektifler de geliştirmiş olmasına rağmen kapalılık pozisyonu bir kez daha Roma ruhaniler meclisi "Dominus Iesius" (Ağustos 2000) söze karıştı. Burada şunlar söylenmektedir: Dinlerde sadece ruhsal kanaatler yaşarken vahyin eksiksiz ve nihai şekli sadece Hristiyanlıkta vardır, inanç sadece Hristiyanlıkta mevcuttur, yalnız Hristiyanlık ilham edilmiş mukaddes suhuflara sahiptir. Dinlerin suhufları ise en iyi durumda bütün insanları aydınlatan "gerçeğin bir ışığına" sahiptir; dinler hâlâ gerçeği ararken veya onu düşünmüşlerken ve hâlâ düşünürlerken sadece Hristiyanlık mutlak gerçeğe sahiptir (DI 4, 7). Hristiyanlık kurtuluş yolunun kendisi olduğu için dinler Hristiyanlığa eş değer kurtuluş yolları şeklinde görülemezdi. Hristiyan olmayanlar da Tanrının rahmetine mahzar olsalar bile dinler Tanrıya dayanmaktan yoksundu ve objektif olarak çok farklı bir durumda bulunuyorlardı (DI 21, 22). Hz. İsa benzersiz olduğu için dünya dinlerinin kurucularının da Hz. İsa ile aynı yere konulamayacağı ve nihayet diyaloğun Hristiyanlığın Protestanlaştırma görevinin bir parçası olduğu söylenir (DI 2, 21). Bu belge sadece gerekçelendirmenin dikkat çekici şekilde ayrıntısız olması yüzünden değil bilakis Hristiyanlığın dünya dinleriyle ilişkisinde daha iyi konseptler geliştirilmiş olduğu için Hristiyanlık içinde kaba eleştirilere maruz kaldı. Exklusivizmin şartları altında bir diyaloğun olması mümkün değildir.
İnklusivizm mi yoksa din teolojisi çoğulculuğu mu?
Günümüz din tartışmalarında dinler arası diyalog için teolojik temel olarak şu iki model öne çıkarılmaktadır: Birincisi II. Vatikanum tarafından temsil edilen İnklusivizm modeli, diğeri ise din teolojisi çoğulculuğu modelidir. Exklusivizm, Hristiyan olmayanların da kurtuluşa erme imkanı olduğunu kabul etmediği için her iki model de Exklusivizmi açıkça reddetmektedir. Bu iki model arasında tartışmalı olan konu ise Tanrının bütün dünyanın kurtuluşu isteğini tebliğ etme konusudur. Bu sorun da aynı şekilde dünya çapında mı düşünülmeli yoksa dinler bunların her birine teker teker ve bölgesel mi tebliğ ediyor? İnklusivizm modeli, her ayrıntısı dikkate alındığında farklı şekillerde vurgulanmakta ve farklı şekilde ortaya konmaktadır (Örn. Böyle birbirinin zıddı olan Karl Rahner ve Hans Küng gibi teologlara bakınız). Vahiy, hakikat, kurtuluş, enkarnasyon, Tanrı hakkında faydalı ilim vs. yalnız Hristiyanlıkta bulunan şeyler değildi, ama elbette bunların herbiri Hristiyanlıkta en yüksek şekliyle vardı.
Karl Rahner için bu Hristiyan olsun olmasın insanlar kurtuluşa erdiklerinde bütün dünyaya elçi olarak gönderilen Hz. İsa sayesinde kurtuluşa ererler. Hristiyan olmayanlar bu konuyu bilemeyecekleri için bunlar Hristiyanlar tarafından "anonim Hristiyanlar" olarak görülebilirlerdi. Bu tanımlamada Karl Rahner için sadece buna istekli olmayı değil aksine örn. Budistler kendisini "anonim Budist" olarak tanımlayabildikleri takdirde bunun sevincini de kapsamaktadır. Rahner’e göre böylece kendisi her durumda ikisinin de aynı şeylerden bahsettiklerini bilir. İnklusivizme karşın din teolojisi çoğulculuğu (John Hick, Paul.F. Knitter, Perry Schmidt-Leukel) başka bir konsepti temsil ederler. Vahiy, hakikat, kurtuluş, enkarnasyon, Tanrı hakkında faydalı ilimin başka şekilde fakat prensipte aynı derecede önemli olacak şekilde diğer dinlerde de vardır.
[1] Hristiyanlık içinde ilgiyle bu iki pozisyon arasında teolojik tartışmalar yapılmaktadır.
[2] Diğer bütün ilginç ve aynı zamanda yenilikçi konularda olduğu gibi burada da insanın şaşmaması gereken sorular
[3] ortaya çıkmaktadır, çünkü nihayet Hristiyanlıkta da dünya dinlerinde olduğu gibi insanların en derin meseleleri, var oluş sırları, Tanrı, vahiy, hakikat, kurtuluş, günah, ölüm, acı, kötülük, hayatın nereden gelip nereye gittiği, hayatın manası, günahlardan arınma ve kurtuluştan bahsedilir. İnklusivizm ve çoğulculuk, bunların her ikisi de dünya dinlerinin Hristiyanlığı eleştirmesine açık görüşlerdir. Bu istek, her iki görüşün de dünya dinlerini genel anlamda ilkesiz
[4] ve eleştirisiz bulmadıklarını gösterir. Fakat çoğulcu bir din teolojisinin bir inanç icrası olarak ("inancı kabul etme "
[5] olarak değil) Hristiyanlık "inancı" ile bağdaşıp bağdaşamayacağı ve nasıl bağdaşacağı hipotezinin açıklanması gerekir.
Bir fark: dinlerin mesajı ve sosyal oluşum olarak dinler
Öncelikle açıklanması gereken konunun anlaşılmasını kolaylaştıracak önemli bir ayrım yapmalıyız. Hristiyanlıkta olduğu gibi dünya dinleri de bir taraftan birer sosyal oluşum, birer insan topluluğu veya toplumu, diğer taraftan da getirdikleri mesajlar, yaptıkları tebliğler, içerikleri ve vaazlarının konuları bakımından birbirinden ayrılması gereken oluşumlardır. Birer insan topluluğu olarak ne Hristiyanlık ne de diğer dinler getirdikleri mesajlarla birebir örtüşmektedir. Tarihsel olarak somut bir sosyal büyüklük olması bakımından Hristiyanlık için yeni olmayan fakat problemi belirlemek açısından hiç de önemsiz olmayan bazı gözlemleri sıralamak gerekir. Batılı uluslarda Hristiyan kiliselerinin birçok aktif üyesi Kitabı Mukaddes’ten alınan Hristiyanlık mesajını, insanların oluşturduğu kurum olarak kiliselerin öğretisini ve uygulamasını eleştirel değerlendirmekte ve bunları eleştirmekten geri durmamaktadır. Özellikle Kitabı Mukaddes’ten alınmış olması mümkün olmayan ve insanların bilgileri ve yaşam hislerine (artık) uymayan öğreti pozisyonları eleştirilmektedir. Hristiyanlar için Hristiyanlığın getirdiği mesaj çekici ve büyük ölçüde kabul edilebilir niteliktedir. Fakat Hristiyanlığa hizmet etmesi gereken resmi kilise aynı kabulü görmemekte veya gittikçe daha az kabul görmektedir. "Tanrı ve Hz. İsa’ya evet; kiliseye hayır" diyenlerin sayıları küçümsenmeyecek kadar fazladır. Hristiyanlığın mesajı, insanların oluşturduğu topluluk olan Hristiyanlıktan her halü karda tamamen ayrı düşünülmelidir. Bu, sosyal bir oluşum olarak Hristiyanlığı eleştirel değerlendiren kendi başına bir büyüklüktür. Buna ilave olarak Hristiyanlığın önemli temel düşünceleri Hristiyanlık dışındaki seküler toplumda dinsizler veya inançsızlar denilen gruplar tarafından çoğu kez Hristiyanlık içinde olup kendilerini inançlı olarak gören kişilerden daha açık şekilde temsil edilmektedir. Geçmişte Haçlı Seferleri düzenleyip Yahudilere soy kırımı uygulayan, resmi dinden ayrılanları ve cadıları yakan ve bunun için gerekli kısmi öğretiler uyduran, İncil’i yanlış okuduğu açıkça belli olan bir Hristiyanlık gibi cuma namazında ölüm ve terör çağrısı yapan İslam alimleri de belli ki Kur’an’ı iyi okumamışlar. Sosyal bir oluşum olarak dinde mevcut olan güç potansiyelini ve – Hristiyan dünyasında – temel insan haklarının "dine" karşı uygulandıklarının ve dinler içerisinde bu insan haklarının çoğu kez bu dinlerin mensuplarına uygulanmadıklarının bilinmesi "Tanrı ve Hz. İsa’ya evet; kiliseye hayır" hareketini hızlandırdı. "Kiliseye hayır" hareketiyle bir taraftan gittikçe yayılan bir sekülerleşme, fakat diğer taraftan da sosyal bir oluşum olarak Hristiyanlığa yararı olmayan dini konuların seküler varlığı daha güçlü şekilde görülmeye başlandı. Bu eğilim, yeni dini kenarda kalan bir fenomen olan hareketlere ve esoterik hareketlere akın etme fenomeniyle ve de kiliselerin katı şekilde uyguladıkları katolikleştirme ve yeniden katolikleştirme kampanyalarıyla da tersine dönecek gibi görünmemektedir. Hele hele bu sekülerleşme dindarların dinsizlere karşı uyguladıkları ortak bir militan emperyalizmle kesinlikle tersine gelişmez. Sosyal bir büyüklük olarak yapılanmış din sayesinde kendi kendine oluşan bir dine mensup olmama durumu - ki birçok kişi tarafından bu durum dinsizlik şeklinde görülmekte ve böyle değerlendirilmektedir - dinin tarihsel ve gerçek yapısında mevcuttur. İnananlar ve inançsızlar; inananlar ile inanmayanlar, dindarlar ile dinsizler arasındaki fark belki de ilk bakışta düşünüldüğü kadar büyük değildir. Her durumda çoğu kez "dindarların" "dinsizlere" karşı saygısı, sevgisi ve sempatisi eksiktir. "Din", "dinler" ve "dinlerin birbiriyle ilişkileri" ile uğraşmak isteyen birisi Dietrich Bonhoeffer’in "Dinsiz bir dünyada Hristiyanlık" problemi hakkında "Widerstand und Ergebung / İsyan ve Teslimiyet" adlı eserinde söylediklerini göz ardı edemez. Her durumda "inananlar" ve "inanmayanlar", "dindarlar" ve "dinsizler" dinin mesajı önünde eşit mesafededirler. Dolayısıyla somut bir sosyal büyüklük olarak din sayesinde dinin mesajına geri dönüş, bir dinler teolojisinin ve dinlerarası diyalogun dindarların dünyası dışında da güvenilir bir teşebbüs olarak görülmesi için bir dinin getirmesi gereken ilk şeydir. Batılı Hristiyanlık Yahudi din felsefesi alimi Abraham Joschua Heschel’in şu sözlerini dikkate almak zorundadır: "Seküler bilim ve din karşıtı felsefeyi modern toplumda dinin gerilemesinden sorumlu tutmak bugün moda olmuştur. Dinin başarısızlığının sebebini yine dinin kendisinde aramak daha doğru olur. Çünkü din reddedilmiyor aksine önemsiz, sıkıcı, zorba olmuş ve çekiciliğini yitirmiştir. İnancın yerini inandığını sadece dil ile ikrar etme aldığı; gerçek saygının yerini disiplin, sevginin yerini alışkanlık almak zorunda olduğu, ve insanın geçmişinin parlaklığı yüzünden günümüzdeki krizi görmek istemediği, inanç canlı bir kaynak olması gerekirken bir miras haline geldiği, dini çevreler merhametin dili yerine artık sadece otoritenin diliyle konuşur hale geldiği takdirde bu dinin mesajı anlamını yitirmiş demektir."
[6]
Hristiyanlığın mesajının evrenselliği ve Hristiyanlığın partikülarizmi
Hristiyanlığın varlığını borçlu olduğu mesajı, bu mesajı kabul eden topluluktan farklıdır. Hristiyanlığın mesajı evrenseldir, insanların oluşan ve bu mesajı kabul eden Hristiyan topluluk ise dünya dinleri arasında partiküler bir büyüklüktür. Bu mesajın içeriği, Tanrının haç ve Hz. İsa’nın yeniden diriltilmesi şeklindeki özgür, kayıtsız şartsız evrensel kurtuluş davranışıdır; bu kurtuluş bütün insanlar, hatta bütün canlı varlıklar için geçerlidir. Bundan Hristiyanlar Tanrının dünya dinlerinde var olan bütün insanların kurtulması arzusunu kabul etmekle birlikte bu arzuyu Hristiyan teolojisinde pratik olarak bölgeselleştirdikleri ve sadece Hristiyanlar için geçerli kabul ettikleri takdirde bu mesaja sadık kalıp kalmadıkları sorunu ortaya çıkmaktadır. Bu kurtuluşun meşruluğu ve dinlerin çeşitli tebliğ yollarının hepsinin de aynı olduğu şeklindeki sorumluluğu Hristiyanlara ait olan teorik bir açıklama modeli her durumda bu konuda Ahdicedit’in mesajındaki itirazdan etkilenmemek zorundadır. İncil’in temeli Tanrı’nın evrensel kurtuluş isteğinin Hristiyanlık teolojisinin bölgeleştirilmesine ters düşmektedir. Dinlerin çeşitliliğini açıklamak, onları olumlu şekilde takdir etmek ve bunların prensipte aynı olduklarını ortaya koymak isteyen bir dinler teolojisi her durumda hem Hristiyanlığın evrensel mesajı ile Hristiyanlığın sosyal bir büyüklük olarak partikülerliği arasındaki farkı hem de asıl mesajın hayati önem taşıyan içeriğini yegane tebliğci olan İsa Mesih suretinde birlikte yansıtmak zorundadır. Bunların inkar edildiği bir yerde diğer dinlere mensup olan ve başka dini kanaatlerdeki insanlarla gerçek bir diyalog gerçekleşmez. Fakat şimdiye kadar Hristiyanlığın bütün insanların Tanrı önünde eşit olduğunu vurgulayan eski imago-Dei / Tanrının benzeri ve/veya peccatum-originale / orijinal cürüm öğretileri kurtuluş ve ıstırap hakkındaki dinler arası diyaloğu sağladılar. Bu eski Hristiyan öğretilerinin elbette problemin teolojik çözümü olmadığı ve olamayacağını belirtmeye gerek yok. Burada hem çoğulcu bir din teolojisinin temsilcileri hem de bunları eleştirenler önemli ve doğru şeyleri söylemek zorundadırlar ve birlikte yapacakları daha birçok çalışma bulunmaktadır. Fakat çoğulcu din teolojisinin temsilcilerine uygulanan disiplin ölçüleriyle katı şekilde engelleniyorsa bu çalışma dayanılmaz bir hal alır.
İnanç dili: İnklusivist evrensel mi yoksa çoğulcu partiküler mi?
Hristiyanlık ve Hristiyanlar mesajlarında kendilerini değerlendirmek zorundadırlar; mutlak olan kendileri değil aksine tebliğ ettikleri Tanrı’dır. Bu Tanrı çarmıh ve Hz. İsa’nın yeniden dirilmesiyle kendi evrensel kurtuluş davranışını vahiy etmiştir. Hristiyanlık mesajı Tanrı’dan gelen kurtuluşu İsa Mesih’te herkesin kurtuluşu olarak değerlendirmeyip sadece Hristiyanların kurtuluşu şeklinde görseydi, bu durumda Hristiyanlığın mesajının kurtuluştan bahsetmesi hiç mümkün olmazdı. Kurtuluş bölünmez, evrensel bir büyüklüktür. Hristiyanlar bu inançta Tanrı önünde Hz. İsa’nın çarmıha gerilmesinde bütün insanların ebediyen kurtuluşa erdiklerine inanırlar. Bir kimsenin gerçekten kurtuluşa erip ermeyeceğini; hatta kendilerinin de kurtuluşa erip ermeyeceklerini Hristiyanların kendileri de bilmemektedir. Hristiyanlar böyle düşünmeselerdi, bütün insanları iki ayrı tabakaya koymak zorundaydılar: Bir varlık olmanın ötesinde ayrıca İsa Mesih sayesinde kurtuluşa erenler statüsüne sahip olacakları için kurtuluş tabakası olan üst tabakada sadece Hristiyanlar bulunurken, yaratılışın alt tabakasında Hristiyan olan olmayan bütün insanlar bulunacaktı. Fakat İsa Mesih’in mesajının içeriği olarak Hristiyanlık teolojisinin evrensel tebliği, Hristiyanlık inancının söyleminde Hristiyan olsun olmasın bütün insanların Tanrı önünde bir ve eşit olduklarını savunmaktadır, çünkü bu söylemde bütün insanlar Tanrı tarafından yaratılmış ve genelde İsa Mesih’in çarmıha gerilmesinde kurtuluşa ermiş kabul edilmektedir. Bundan dolayı Hristiyan olmayanlar da Hristiyanlar gibi aynı saygı ve şerefi hak etmektedir. Her güvenilir din de aynı Hristiyanlık gibi kendi inancının iç söyleminde kurtuluşu bölgesel değil evrensel olarak dile getirmektedir. Elbette dünya dinlerinde kurtuluş Hristiyanlık teolojisi olarak tebliğ edilmiş olarak tanıtılmadığı ve tanıtılamayacağı için bu dinlerde kurtuluştan bahsedildiği müddetçe Hristiyanlar bunu Hristiyanlık teolojisinin tebliğ ettiği kurtuluş olarak okumaktadırlar. Bu ise Hristiyanlık inancının iç söyleminin evrensel düzenlenmiş olmasını gerektirir.
Bütün insanları ve bütün dünyayı dinin icrasında Tanrı’nın bahşettiği kurtuluşta toplamayı başaramayan bir inanç söylemi ciddiye alınacak bir inanç söylemi olmayıp aksine sadece kendini içerik olarak kabul eden bir grubun argo söylemidir. Bu grup bir tarikatın varlığını oluşturur; bunların "tebliğinin" merkezinde Tanrı’nın bahşettiği kurtuluş değil, aksine insan grubu olarak kendileri bulunmaktadır ve bu tarikat kurtuluşu kendisine mensup olmaya bağlamaktadır. Bunlara göre bu tarikata mensup olmak kurtuluşa götürdüğü için bunlar kurtuluşu bahşedeni değil daha çok kendini övmektedir. Ekklesyoloji, yani kilise öğretisi veya başka bir ifadeyle grubun ideolojisi grup olarak belirli ölçüde inançlarının merkezi yaptıkları takdirde elbette Hristiyan kiliseleri de birer tarikat olma tehlikesiyle karşı karşıyadır. Fakat inanç söylemi asla kendisini veya grubu grup olarak veya kiliseyi kilise olarak odak noktası almaz. İnanç söylemi ibadetin dilidir; Tanrıya şükretmek ve onu övmek bu dilin özellikleridir. Övgü ve şükürde Tanrı ile konuşma gerçekleşir. Fakat Tanrı ile konuşma Martin Buber’e göre sadece insanlarla konuşmakla mümkün olur: "Yukarıdaki ile aşağıdakiler birbirine bağlıdır. Tanrı ile konuşmadan insanlarla konuşmak isteyenin sözü tamamlanmaz; fakat insanlarla konuşmadan Tanrı ile konuşmak isteyenin sözü ise yanlış yöne kayar"
[7] İnsanlarla yapılan böyle bir konuşma karşısındakine alçaltıcı bir yaklaşımla değil onu seven bir yaklaşımla gerçekleşir. Fakat bunun temeli sevgidir ve karşısındakini yücelten de bu sevgidir. Başkasını başkası olarak yücelten bir Hristiyanlık dinler arası diyalog için gerekli donanıma sahip demektir. Başkasının varlığının bu boyutuna yer vermeyen inanç söylemi kanaatimce gerçek bir inanç söylemi değildir.
Bu tür bir inanç söyleminin anlatılan bu icrası Hristiyanlıkta kendi açısından bütün insanları ve bütün dünyayı kendinde toplaması gereken dogmatiktir. Fakat Hristiyanlık inancının kendi içindeki bu söylem kesinlikle inancın iç söylemi olarak kalmak zorundadır. "Dışa karşı" bu söylem bir bilim diline dönüşmeye çalışmıyor, anlatılan şekliyle de Tanrı’nın kurtuluş planında diğer dinlerin yeriyle ve diğer dinlerde yaşayan insanların gerçek kurtuluşuyla ilgili Hristiyanlık bilgisinin ihraç dili özelliğine de sahip değildir. Kurtuluşa erip ermeyeceklerini Hristiyanların kendileri de bilmedikleri için başkalarının bu konudaki durumunu da bilemezler; fakat Tanrı’nın İsa Mesih’in şahsında kurtuluşu kesinlikle herkes için oluşturduğuna inanırlar. Bu onların, Tanrı’ya bu iş için şükretmede kullandıkları inanç dilidir. Bu inançta onlar ibadet ederken diğer bütün insanları, her şeyi ve dinleri de dikkate alırlar ve ibadet esnasında onlarla ruh dili ile konuşarak İsa Mesih aracılığıyla onları Tanrı önünde toplarlar. Bu kibir midir, burnu büyüklük müdür, hoşgörüsüzlük müdür? Bu, kullanılmak istenmeyenlerin kullanılması mıdır? Ben bunun böyle olmadığını düşünüyorum, çünkü diğer dinlerinki de dahil her inanç dili bütün insanları ve bütün dünyayı ibadet ederken Tanrı önünde toplayacaktır. Birçok dinin de gösterdiği gibi kurtuluş evrenseldir. Hristiyanlıkta Tanrı’nın bütün evrenin kurtuluşa ermesi isteği Hristiyanlık teolojisi tebliğinde ifade edildiği için bu tebliğ de aynı şekilde evrenseldir. Dolayısıyla inancın kendi iç söyleminde bu Hristiyanlık teolojisi tebliği bölgeselleştirilemez. İbadette bu konu övülerek ve şükredilerek dile getirilir.
Dışarıdan, insan olarak ve – diyelim ki – dinbilimsel bakıldığında dinler kendi inançlarının iç söyleminde karşılıklı olarak birbirlerini kullansalardı ideal bir şey olurdu. Kanaatimce bunun için teolojik bir alternatif yoktur. Çünkü inancın iç söyleminin evrensel düzenlenmiş olmasından vazgeçmek mümkün değildir. Dinin iç söyleminin bölgesel düzenlenmiş olması bir sınırlamadır. Sınırlamalar ise olumlu bir amaç için de olsalar yine de sınırlama olarak kalırlar. Başka bir dine inanan birisi Hristiyanlık inancındaki iç söylemde kendisi hakkında nasıl düşünüldüğünü bilmek isterse bu kişiye, çoğulcu din teolojimiz sayesinde benim inancımın iç söyleminde senden bahsedilmiyor; sen dışarıdasın, senin benimkine eşdeğer olan bir tebliğcin var. Fakat diğerine, övgü ibadetinde sen de hemen benim yanı başımdasın, çünkü Hristiyanlık teolojisi ile tebliğ edilen kurtuluş senin ve benim için aynı şekilde geçerlidir; sen bunun dışında değilsin, seninle ruh dili ile yaptığım konuşmayı Tanrı ile konuşma telakki ediyorum. Benim başkasıyla başkası olarak insani dayanışmamın en alt tabakası ancak böylece gün yüzüne çıkar. İnancın bu iç söylemini onun evrenselliği muhafaza etmektedir. Bu iç söylem kimseyi dışarıda bırakmaz, kimseye sınır koymaz, herkesi Tanrı önünde toplar ve yine de başkasına zarar vermeden ve ona yük getirmeden kendini ifade eder, çünkü başkasını yüceltir, bundan dolayı da ne kibirli, ne militan ne de hoşgörüsüzdür. İbadet eden kibirli, militan veya hoşgörüsüz birisi ibadet etmiş sayılmaz. Günümüzde çoğulcu bir din teolojisinin inancın iç söyleminin evrenselliğini ve bunun teolojik yansıtılan suretini nasıl muhafaza edebileceğini bilemiyorum. Kurtuluş ve partikülarite her durumda birbirine imkan vermemektedir.
Partikülerizm ve inklusivizm mi?
Dinlerin çoğulculuğu inkarı mümkün olmayan bir gerçektir. Bir dinler teolojisi dini çeşitlilik için açıklama modelleri geliştirmek ve bunların anlaşılır olup olmadıklarını kontrol etmek ister. Tespit edilen farklılıklara rağmen dünya dinlerindeki Tanrı hakkında kurtuluşa götüren bilimin Hristiyanlıktakiyle aynı değerde olmasına rağmen çoğulcu bir din teolojisi bunu da etkilemesini bilmektedir. Çoğulculuğun temsilcileri bu iddia ile eksklusivizm ve inklusivizmin Hristiyanlık tarafından şimdiye kadar temsil edilen konumlarını bunun dışında bırakmaktadırlar. Kanaatimce yazılı sosyal olgular olarak dinlerin çoğulculuğu bakımından çoğulcu bir din teolojisine doğru düzgün bir alternatif yoktur. Fakat çoğulcu din teolojisi Batı dünyasında toplumsal olarak gelişen dinsizliği sadece olumsuz olarak değerlendirmemeli.
Din teolojisi çoğulculuğunun getirdiği problemler başka yerdedir. Onun konumunun Tanrı’nın bütün evrenin kurtuluşunu istemesinin Hristiyanlık teolojisindeki kurtuluş tebliğinin evrenselliği ile, Hristiyanlık inancının iç söyleminin evrensel şekli ve bunun teolojik ifadesiyle nasıl bağdaşacağı konusu belirsizdir. Hristiyanlık inancı, diğer dinleri Tanrı’nın bahşettiği ve İsa Mesih’in şahsında erişilebilecek kurtuluş inancı önünde toplamaktan vazgeçemez. Ancak evrensel kurtuluş anlayışını bıraktığı takdirde bu kurtuluş inancından da vazgeçebilir. Fakat Hristiyanlar diğer dinlere kendi inançlarının iç söyleminde Hristiyanların onlar için düşündüklerini onların da Hristiyanlar için düşünüp düşünmediklerini sorabilirler. Bunu yapabilmeleri durumunda her bir din aracılığı ile diğer bütün dinlerin karşılıklı olarak birbirlerini "istemeleri" mevcut olmuş olur. Dinlerdeki inancın her iç söyleminin evrenselliğine bakıldığında her inklusivizmin bir çoğulculuğundan bahsedilebilir. Kurtuluşun evrenselliği yüzünden gerekli olan inklusivizmin meşruluğu hakkında dinler arası bir diyalog sürdürülebilir ve sürdürülmesi de gerekir. Evrensel kurtuluş sonunda bu kurtuluşu tebliğ etmek zorunda olan ve mesajı toplumla özdeşleştiren topluma mensup olmaya bağımlı yapan exklusivizmi reddetmek gerekir. Çoğulcu inklusivizm hakkındaki konuşmanın sonucu bu konuşma başlamadan önce değil, aksine bu konuşmayı yapanlar tarafından konuşmanın sonunda ortaklaşa tespit edilebilir. Barışa hizmet eden, uluslara ve toplumlara barış getirecek bir dinler diyaloğuna Hristiyanlar her durumda açık ve hazırdır. Çoğulcu inklusivizmin burada bir yardımı olabilir mi acaba?
1- P. Schmidt-Leukel, Teolojik problem olarak dinlerin çeşitliliği. John Hick’in çoğulcu din teolojisinin opsiyonları ve şansı. Çoğulcu din teolojisi hakkındaki tartışma. İsa Mesih yalnız mı? Yayımlayan v. R. Schwager, Freiburg-Basel-Viyana 1996, (Quaestiones Disputatae, Cilt 160), S. 11-49, burada S. 14.
2- Exklusivizm, İnklusivizm ve Çoğulculuk kavramlarının ayrıntılı bir açıklamasını P.F. Knitter yapmıştır: Kurtuluş ufukları. Çoğulcu bir dinler teolojisi yolunda, Frankfurt a.M. 1997; ayrıca P. Schmidt-Leukel: Din teolojisi modellerinin sınıflandırılması hakkında. Catholica 47 (1993), S. 163-183
3- Sorular ve eleştiriler için bkz.: M. v. Brück – J. Werbick (Yayımlayanlar), Kurtuluşun yegane yolu mu? Çoğulcu din teolojilerinin Hristiyanlığın mutlak din olma isteğine meydan okuması. (Quaestiones Disputatae, Cilt 143) Yayımlayan v. R. Schwager, Freiburg-Basel-Viyana 1993; Çoğulcu din teolojisi hakkındaki tartışma. İsa Mesih yalnız mı? Yayımlayan v. R. Schwager, Freiburg-Basel-Viyana 1996, (Quaestiones Disputatae, Cilt 160). Bu iki ciltte ele alınan sorular ve eleştirileri burada biraraya getirmeyeceğim, bunlardan bazılarını bölmek de mümkün değil. Aşağıda şimdiye kadar çoğulcu din teolojisiyle cevap bulamadığım konulara değineceğim.
4- Bkz. P. Schmidt-Leukel (Dipnot 1), S. 12-16)
5- A.g.e. S. 12
6- J. Heschel: Tanrı insanı arıyor. Yahudiliğin bir felsefesi, Neukirchen-Vluyn 1992, S. 3.
7- M. Buber: Diyalog prensibi. Bölüm: Karşılıklı konuşma, Heidelberg, 3. Baskı 1973, S. 160.