halleluya
14 Musa:On Emir - 6- Adam öldürmeyeceksin
Musa: Tanrı’nın Kutsal Buyrukları
On Emir - 6-Adam öldürmeyeceksin
Size esenlik olsun.
6) Altıncı buyrukta, Tanrı şöyle dedi: “Adam öldürmeyeceksin.” (Mısır’dan Çıkış 20:13)
Tanrı’nın bu buyruk ile söylemek istediği şudur: Bir adam öldüren, Tanrı’ya karşı günah işler, çünkü her insana yaşam ve can veren Tanrı’dır.
Bir adam öldürmek Tanrı’dan nefret etmektir, çünkü Tanrı, insanı kendi benzeyişinde yarattı.
Tanrı Sözü, bize aynı zamanda cinayet işlemenin, sadece bir insanı öldürmekle sınırlı olmadığını gösterir, çünkü Kutsal Yazılar şöyle der: “Kardeşinden nefret edenkatildir.” (1.Yuhanna 3:15a)
Pek çok kişinin üstünde durmadığı bir nokta vardır: Tanrı, bir kişiyi yalnızca yaptıklarına göre değil, aynı zamanda yapmak istediklerine yani, niyetlerine göre de yargılar!
Tanrı, yüreğe baktığı için nefret ve cinayet, O’nun gözünde eşdeğerdir.
Adem’den bu yana insan, Tanrı’dan ayrı, kendi arzu ve ümitlerinin elinde esir, taviz vermeyen bir bencil olarak yaşamaktadır.
Kendi gözünde birey, önemli olan tek varlıktır.
Bir başkası, daha akıllı, daha zengin ya da dindar olarak gözükür gözükmez, ona kin duyar, kıskançlık besler.
Ademoğlu, herkesin hayranlık duyduğu küçük bir tanrı olmak dileğindedir.
Kibir ve övünme, kişiyi kin duygusuna, katil olmaya sevk edebilecek gizli dürtülerdir.
İsa Şeytan’ı, insanı Tanrı ile birliktelikten koparan, “başlangıçtan beri bir katil” olarak tanımlıyor.
Bu kopukluk, ayrılıktan ötürü her canlı ölmek zorundadır.
"Ölüm, günahın ücretidir."
Ancak sevgi ve lütfunla Tanrı, bizlere tekrar kendisiyle birlikte yaşama götürecek yol açmıştır.
Bu eşsiz kurtuluş fırsatını değerlendiren, zihnini değiştirip Tanrı’ı yeniden yaşamının merkezi kılan kişi, sonsuz yaşamı elde eder; varlığı yepyeni bir anlam ve içerik kazanır.
Bir insanın canına kıymak, aynı zamanda tövbe ve kurtuluş şansını onun elinden almak demektir.
Bir insanı öldürmek için çok çeşitli etkenler vardır.
İsa, yüreğimizden kaynaklanan çirkin düşüncelerin en başında, öldürme düşüncesinin olduğunu açıklıyor.
Başına bir kamışla vuruyor, üzerine tükürüyor, diz çöküp önünde yere kapanıyorlardı.(Matta, 15:19)
Fakat Kutsal Tanrı, insana, gizli niyetlerini uygulamayı yasaklayarak engel olmak istiyor:
“Öldürmeyeceksin!”
İntihar da dahil her türden öldürme, Tanrı’nın istemine ters olun bir günahtır.
Bir başkasına kötü davranan, onu aç bırakan, tehlikelere karşı uyarmayan kişi de, insanları zehirleyen, yaralayan, bir başkası vasıtasıyla katleden katiller sınıfına dahildir.
Bir insana zarar vermek suretiyle onun yaşamını kısaltanlara da Kutsal Kitap “katil” sıfatını veriyor.
Yazılmış olduğu gibi: "Doğru kimse yok, tek kişi bile yok.
Anlayan kimse yok, Tanrı'yı arayan yok.
Hepsi saptı, Tümü yararsız oldu. İyilik eden yok, tek kişi bile!"
"Ağızları açık birer mezardır. Dilleriyle aldatırlar." "Engerek zehiri var dudaklarının altında."
"Ağızları lanet ve acı sözle doludur."
"Ayakları kan dökmeye seğirtir.
Yıkım ve dert var yollarında.
Esenlik yolunu da bilmezler."
"Tanrı korkusu yoktur onlarda." (Romalılar, 3:10-18)
Tanrı bizi, diğer insanlara karşı sorumlu kılıyor.
Bu durumda kaçamaz, Kain gibi, “Ben kardeşimin bekçisi miyim?” diyemeyiz.
Yıldırmak, sakındırmak amacıyla Eski Antlaşma, her kasıtlı öldürmeye ölüm cezasını öngördü ve uygulattı.
«Kim birini vurup öldürürse, kendisi de kesinlikle öldürülecektir. (Çık.21: 12)
Eğer bir adam komşusuna düzen kurar, kasıtlı olarak saldırıp onu öldürürse, sunağıma bile kaçmış olsa, onu çıkarıp öldüreceksiniz. (Çık.21: 14)
«Kavga çıkar, bir adam komşusuna taşla ya da yumrukla vurur, vurulan adam ölmeyip yatağa düşer, (Çık.21: 18)
O zamanlar çokları, kendileri için bir tür yaşam güvencesi olan kabile yaşamı sürüyorlardı.
Muhtemel bir kan davasına bulaşma tehlike ve korkusu, birey için eşsiz bir korumaydı. “Göze göz, dişe diş” yasası, zararın çapına göre belirlenip uygulanıyordu.
Ancak kabile önderleri öldürüldüğünde, intikamın kapsamı genişletilebilirdi.
Samiler (Yahudiler, Araplar ve Aramiler) kan borcunun bağışlanamayacağı kanaatindedirler.
Kefaret, yalnızca insan kanı dökerek gerçekleştirilebilir; bağışta bulunmak haksızlıktır.
Bu zihniyete göre, uluslara mal edilen suçlar da bağışlanamaz; ceza yerini bulmalı; aksi takdirde kin duyguları devam etmelidir.
Mesih Ruhu’nun kök saldığı toplumlarda, böylesi bir zihniyet geçerliliğini yitirir.
Bir katil, acınacak birisidir, günahının ağırlığını boynunda hisseder.
Oysa cinayet asla bir yarar sağlamaz. Tehdit ya da korku, yine de içimizdeki öldürme tutkusunu yok edip yenmeye yeterli olmaz, en fazla bizi frenleyebilir.
İnsan yüreğini tanıyan İsa, hepimizi bekleyen ölüm hükmünü açıkladı: “Allah’tan başka iyi olan yoktur!” (Matta, 19:17; Markos, 10:18; Luka, 18:19).
Aynı zamanda O, bizim kan borcumuzu yüklendi; ölüm düşüncesinin yüreklerimizden silinmesini sağlayacak yeni bir zihin yapısı doğuracak Kutsal Ruhu’nu bize bağışladı.
İsa bize, yeni bir yürek, yeni bir ruh veriyor; bizi kendi buyruklarında yaşayan insanlara dönüştürüyor.
Dağdaki Vaaz’da İsa, cinayetin yalnızca bedeni ortadan kaldırmak olmadığını; uzun süre yüreği yakan, bir ok gibi sırtımıza saplanan sözlerin de aynı kapsama girdiğini belirtiyor.
Kötü iftiralar, iyice hesaplanmış yalanlar, planlı tehditler, adi ihanetler, çirkin alaylar, zehir etkisi bırakırlar.
İsa şöyle diyor: Ama ben size diyorum ki, kardeşine öfkelenen herkes yargılanacaktır. Kim kardeşine aşağılayıcı bir söz söylerse, Yüksek Kurul'da yargılanacaktır. Kim kardeşine ahmak derse, cehennem ateşini hak edecektir. (Matta, 5:22)
Bu sözleriyle İsa, tümümüzü katiller sınıfına sokuyor, yüreklerimizin karanlık gerçeğini gösteriyor.
Kan dökmek suretiyle işlenen cinayetlerin yanında, bir de yürekteki cinayet tutkusu vardır.
Öfke, kıskançlık, uzlaşmazlık, kin ve gaddarlık duyguları yalnızca yetişkinlerin değil, çocukların yüreğinde bile yer edinebiliyor.
Yuhanna boş yere şu uyarıları yapmadı: Kardeşinden nefret eden katildir. Hiçbir katilin sonsuz yaşama sahip olmadığını bilirsiniz. (I. Yuhanna, 3:15)
Şayet bir insana kin duyuyorsak, bu duygunun üstesinden gelebilmek için Tanrı’ya yakarmalıyız.
Aksi takdirde karanlık düşünceler içimizde yuvarlanır.
Rabb’in Duası’nı okuyan herkesten İsa, nasıl Tanrı günahlarımızın tümünü bağışlamışsa, başkalarının kusurlarını, suçlarını olduğu gibi affetmelerini talep ediyor.
Böylesi bir bağışlama arzusuyla O, yüreğimizdeki kin ateşini söndürmek, yok etme tutkusunu yenmek istiyor.
“Bağışlamasına bağışlarız, ama unutmak asla!” diyebilir bazıları.
Bu, Tanrı’ya “Günahlarımızı affet, ama asla unutma!” diye yakarmak demektir.
“Pekala, onu bağışlıyorum, yaptığı kötülüğü de unutacağım, ama yüzünü bir daha görmek istemiyorum” demek de olmaz.
Tanrı’yı bir daha görmek istemeyenimiz var mı?
O’nun bize, bizim başkalarına davrandığımız gibi davranmasını isteyebilir miyiz?
İçimizde esenlik yaratmak amacıyla İsa, bize bir çıkış yolu açıyor.
Ama ben size diyorum ki, düşmanlarınızı sevin, size zulmedenler için dua edin.
Öyle ki, göklerdeki Babanız'ın oğulları olasınız. (Matta 5:44-45a)
Ancak Tanrısal sevgide kin duygusunun üstünden gelebiliriz. Bu nedenle İsa bizi açıkça uyarıyor:
Ama siz başkalarının suçlarını bağışlamazsanız, Babanız da sizin
suçlarınızı bağışlamaz." (Matta, 6:15)
Bağışlama hakkını Mesih İmanlıları nereden alıyor?
Günaha kefaret gerekli değil mi?
İşlenen zulüm “göğe haykırmaz mı?”
Doğru, hiç bir suç kefaretsiz kalmaz. Bundan ötürü İsa, bütün suç ve günahlarımızla birlikte bizim cezamızı da yüklendi.
“Esenliğimiz için olan ceza onun üzerinde indi, onun bereleriyle şifa bulduk.” (İşaya, 53:5)
O gerek bizim, gerekse tüm katil ve alaycıların günahını yüklendi. Bu nedenle istisnasız her insanı affetmeye hakkımız var, bu aynı zamanda bizim görevimizdir.
Adalet talep etmeye hakkımız yok artık! Yerimize çektiği acıları, yerimize ölümüyle İsa, adaleti tam anlamıyla gerçekleştirdi.
O, esenliğimizdir.
Yine de kendisi için adalet isteyen, kendi kendisini yargılar, mahkûm eder.
Tek başına sevgi, yasanın yerine gelmesidir.
İsa’yla birlikte insanoğlunun yaşamına yeni bir düşünce, dilek girdi.
O’nu izleyen kişi, ne bir insanın canına kıyabilir, ne başkalarına herhangi bir zararda bulunabilir, ne de artık kin, öç duygusuna yaşamında yer verir.
Onun kibir ve övüncü kırılmıştır; şiddet yoluyla kimsenin kurtarılamayacağını öğrenmiştir.
Eski Antlaşma’da yaşam, Tanrı’sal hak üzerine kurulmuştur.
Yasa, gerek medeni, gerekse dini bütün bir hayat sahasını kuşatıyordu.
Yasanın çiğnenmesi durumunda cezanın uygulanabilmesi için resmi bir kontrol cihazına gerek vardı.
Din savaşları, Eski Antlaşma’ya özgü bu hukuk anlayışının bir sonucudur.
Haçlı Seferleri “hak” ile şiddetin bağdaştırıldığı hukuk anlayışına dönüştü.
İsa’nın, düşmanı sevmek gerektiğini bildiren emrini verdiği günden itibaren “din savaşları”, din kaynaklı her tür gerekçeden mahrumdur.
İsa elçilerini, İncil’i dünyaya vaaz etmeye kılıçla, mızrakla yollamadı.
O, Petrus’a şöyle diyordu: ... "Kılıcını yerine koy!" dedi. "Kılıç çekenlerin hepsi kılıçla ölecek. (Matta, 26:52)
O, Baba’ya uysallıkla boyun eğerek, suçsuz yere çarmıhta öldürülmeye razı oldu.
Düşmanlarının bir melek ordusu tarafından yok edilmesini kabul etmedi.
O, “Kötülüğe kötülükle karşılık vermeyin. Sağ yanağına vurana, sol yanağını çevir” diyor.
İsa’nın çarmıhtaki acizliği, şeytanı alt edip Tanrısal hukukun tüm istemlerini karşılamanın tek yoluydu.
Askerlik hizmetine çağrılıp modern silahların kullanımını öğrenmek, sırasında harbe katılmak zorunda olan bir Mesih İmanlısı ne yapmalı?
Çoğunluğu bir başka dine mensup bir ülkede azınlık olarak yaşayan Mesih İmanlılarının bu konudaki tavrı ne olmalı?
Bu zor soruya, İmanlılar, değişik zamanlarda değişik cevaplar vermişlerdir.
Bazıları barışçıl amaçlarından ötürü hapse atılmaya ya da İsa’yı izlemek uğrunda şehitlik mertebesine yükselmeye hazırdı.
Başkaları, kendilerini yöneten düzene boyun eğmek zorunda oldukları kanaatine vardılar; öldürme yasağı, kendi kişisel yaşamlarına ilişkin sınırlı bir yasaktı onlara göre.
Kimseye kin duymuyor, düşmanlarını seviyorlardı; ama öte yandan, gelmekte olan Tanrı’nın Egemenliği’ni ruhsal olarak görüyor, bu dünya egemenliklerinin zorlama ve dayatılarından kaçmanın imkânı olamayacağını düşünüyorlardı.
Bu soruyu kendisine yönelten kişi, Rab’bin huzurunda, kişisel duayla, seçmesi gereken yolu öğrenmeye çalışmalı; ama tersi bir karar alanları da aşağılamamayı bilmelidir.
Milletimize ve vatanımıza karşı sorumluluğumuz, düşmana sevgi beslemek gibi yine bir Tanrı emridir.
Dağdaki Vaaz, yalnızca kişisel yaşamda uygulanabilir; onun siyasi alanda gerçekleştirilebilmesi için henüz zaman uygun değildir.
Milyonlarca diri cenin, ana rahminde yok ediliyor.
Birçok ana baba, yüreklerinde bir katilin damgasını taşıyor.
Katillerle dolu bir kuşakta yaşıyoruz ve bu kuşağın bir parçasıyız.
Her yıl binlere varan trafik kurbanları, modern tekniğin “görünmez kazalarında” yitiriyorlar canlarını.
Kazalar genellikle aşırı alkol, aşırı hız ya da yorgunluktan ötürü oluyor.
Burada, otomobille işlenen cinayetlerden söz edebiliriz.
Yaşadığımız çağ, havası, suyu, besin maddeleriyle, yoğun bir çevre kirlenmesine sahne oluyor.
Bilinçli bir yaşam sürüp davranışlarımızı Yaratan’ın yöneltişinde belirleyerek, bu Tanrısal cezaları belki hafifletebiliriz.
Kapıya dayanan kendi kendini yok etme çılgınlığından kurtulmanın tek yolu budur.
Kimi insanlar tek kelimeyle tıkanana, patlayana kadar yiyorlar.
Düzensiz, sağlıksız yiyip içme, hem bedene, hem de ruha zarar verir.
Bunun ötesinde, kıskançlık ve hırsla kendi yaşamını kendi eliyle zehir eden, canını gama, tasaya teslim eden kişi, yaşamını kısaltır.
Gereğinden fazla çalışma, dinlenme eksikliği, insanın kendi kendisini tüketmesidir.
Düzensiz uyuyan, düzensiz yiyip içip organlarına taşıyabileceğinden fazla ağırlık yükleyen kişi, bedeninin sorumluluğunu taşımakta olup bunun hesabını verecektir.
Biz kendi kendimizin sahibi değiliz, Tanrı’ya aitiz.
İsa bize, “kendini gerçekleştirmeyi” değil, kendini inkârı öğretti.
O, “Canını kurtarmak isteyen, onu yitirecek, canını benim uğruma yitiren ise onu kurtaracaktır” diyor. (Matta, 16:25)
“Allah’ın Egemenliği, yiyecek ve içecek sorunu değil; doğruluk, esenlik ve Kutsal Ruh’ta sevinçtir.” (Romalılar, 14:17)
Yürekteki düzenli bir yaşam, insanın dışına da akseder.
Altıncı Emir yalnızca her türlü cinayeti yasaklamıyor.
Aynı zamanda bizi diğer insanları sevmeye cesaretlendirip, bedensel, ruhsal sıkıntı içinde olanların acılarını hissetmemizi istiyor.
Yardımımıza muhtaç olanların yanından pervasızca geçmemeli, onlara el uzatmalıyız.
Tanrı’nın bedene giren sevgisi olan İsa, bu emrin nasıl uygulanması gerektiğini bize önce kendi yaşamında gösterdi.
Tanrısal sevgiyi başkalarına aktarmamız için O, Kutsal Ruhu’yla bizi günlük yaşamda yönlendiriyor.
Biz katilleri, diğerlerini de kurtarmak ve iyileştirmek amacıyla “Tabiplerin Tabibi”ne götürmeye çalışan Tanrı çocuklarına dönüştürüyor.
Tanrı, Sözü’nde yer alan şu ifadedeki önemli gerçeği size açıklasın ve sizi bereketlesin:
“Canını kurtarmak isteyen, onu yitirecek; canını benim uğruma yitiren ise onu kurtaracaktır” (Matta, 16:25)
Sevgiyleeee
[COLOR=sienna][B][I]''Tanrı'da yaşıyorum''[/I] diyen, Mesih'in yürüdüğü yolda yürümelidir.[/B] (1.yu.2:6)[/COLOR]