“Rab’bin Sofrası imanlıları birleştiren bir şey olması gerekirken Kilise tarihinde kiliselerin bölünmesine neden oldu.” Rab’bin Sofrası hakkında söylenen bu söz gerçekten varolan üzücü durumu anlatmaktadır. Böyle durumun nasıl ortaya çıktığını tarih sırasıyla anlatalım.
Hıristiyanlığın ilk bin yılda Rab’bin sofrası hakkında çıkan en büyük tartışma ekmek ve şaraba ne olduğu hakkında değil, ne tür ekmeğin kullanılacağı konusunda idi. Doğu kilise mayalı ekmeği kullanmayı doğru buldu, batı kilise ise mayasız ekmeği. Madde üzerinde tartışma gibi gözüken bu konu asılında kilisenin yetkisi ile ilgili tartışma idi çünklü Doğu Kilise kilise geleneğine dayanarak mayalı ekmeği kullanıyordu, batı kilise ise Papa’nın yetkisine dayanarak mayasız ekmeği. (Yetki konusu şimdiye kadar Ortodoks Kilisesinin Katolik Kilisesi’nden ayıran en önemli konudur.) Bu konu üzerinde 8. ve 9. yüzyılda kilisenin bölünme noktasına kadar geldiğiyse de tam bölünme ise İznik İnanç Açıklması’ndaki filioque (Oğul’dan) kelimesi tartışmasına kalacaktı.
Madde üzerinde tartışma çıktığıysa da ekmek ve şaraba ne olduğu hakkında büyük tartışma yoktu. “Ekmek Rab’bin bedenidir. Şarap Rab’bin kanıdır.” demekle yetiniyordu. Ortodoks Kilisesi Rab’bin sofrası gizemini bu basit kelimelerle anlattığı için Ortodoks Kilisesi içinde bu konuda büyük tartışma yok. Batı Kiliseye gelince, Ortaçağ’da bu konu üzerinde tartışma çıkmaya başladı.
Batı Avrupa’da Ortaçağ, İlahiyetçilerin felsefeyi kullandığı bir dönemdi. Skolastikler (“Okul adamları”) Aristotelse’in felsefesini kullanarak Hristiyan doktrini anlatmaya, hatta yeni öğretiyi üretmeye çalışıyorlardı. Rab’bin Sofrası’na da bu yöntemi uygulayıp trasubstantiation denilen bir teoriyi ortaya çıkardılar. Aristoteles’in felsefesine göre bir maddenin substansı ve accidensi vardır. Accidens görünen ve hissedilern şeylerdir, ancak o maddenin asıl özelliği subtanstadır. Bu felsefeyi kullanarak Skolastikler Rab’bin sofrasında substansın Rab’bin bedeni ve kanı olarak dönüştüğünü, ancak accidens’in ekmek ve şarap olarak kaldığını iddia ettiler. Böyle öğreti bir teori olarak kalsaydı o kadar şiddetli tartışma çıkmazdı, ancak bu öğreti kilise içinde dokrin olarak kabul edilmeye başlanınca büyük tepkiler de ortaya çıktı. Çünkü bu öğretinin doktrin olması, her imanlı’nın yalnız İncil’in sözüne değil, Aristoteles’in felsefesine (en azında substans ve accidens felsefesine) de inanması gerektiği anlamına geliyordu.
Bu yüzden Protestan Reformu zamanında Rab’bin Sofrası konusu da elştirilen konulardan biriydi. Martin Luther transubstantiationu mantıksız bir öğreti olarak gördü. Ekmek ve şarabın substansın dönüşup accidensin dönüşmemesi mantıksızdı. Ya tümünden dönüşmesi ya hiç dönüşmemesi gerekirdi. Kendisi de Rab’bin sözüne dayanarak tümünün dönüştüğüne inandı. Yani, Luther’in itiraz ettiği, substansın Rab’bin bedeni ve kanına dönüşmesi değil, accidens’in dönüşmemesi idi. (Belki de bu itiraza sayesinde Katolik Kilisesi Trent Konsil’inde transubstantiationu tanımlarken accidens kelimesini kullanmadı.)
Her Protestan Luther’in bu öğretiyi kabul etmedi. Başka her konuda Luther’le anlaşan Huldrych Zwingli ve onun yanlıları bu konuda Luther ile anlaşamadığı için Luther’dan ayrı Reformu yürüttüler. Reform Kilisesi olarak bilinen bu grup (şimdiki Presbiteryan Kilisesi de aynı çizgidedir) ekmek ve şarabın fiziksel olarak değişmediğini savundular. Transubstantiationu da dönüşme konusunda yetersiz bulan Luther ve onun yanlıları böyle bir şey asla kabul etmezdi ve transubstantiationu eleştirdiğinde daha büyük şiddetle bu teoriyi eleştirdiler.
Reform Kilise’sinin ekmek ve şarabın dönüşmediği şekilde inancı Rab’bin Sofrası’nı küçümsemesinden değil, Hristolojik (Mesih ile ilgili görüş) nedenden geliyor. Eğer Mesih yüzde yüz insan ise, onun bedeni de insan bedenidir. İnsan bedeni yalnız bir yerde sınırlı kalır. Mesih, Baba’nın sağında oturduğuna göre onu bedeni aynı zamanda her kilisede yapılan Rab’bin Sofrası’nda bulunmaz. Reform Kilisesi böyle bir teori koyduysa da aynı zamanda ekmek ve şarabın Rab’bin bedeni ve kanı olduğunu söyleyen İncil’in ve kilise babalarının öğretisine de sadık kalmak istediler. Bunun için ruhsal anlamında ekmek ve şarabın Rab’bin bedeni ve kanı olduğunu söylediler ve ekmek ve şarap aracılığıyla Rab’bin bedenine ve kanına katılmamızın gerçekleştiğini de inkar etmedi. Jean Kalven bunu şu şekilde açıkladı. Rab’bin sofrası’nda Rab’bin bedeni ve kanı bize inmez, tersine biz göğe, İsa’nın yanına çıkarılıyoruz ve öylece Rab’bin bedenine ve kanınına orada katılıyoruz. Böyle açıklama ile Rab’bin Sofrası’nın bir gizem ve mucize olduğu inancını korumuş oldu.
Katolik Kilisesi, Lutheryen Kilisesi ve Reform Kilisesi’nin görüşleri hep Rab’bin Sofrası’nın bir mucize olduğunu savunan ve onu açıklamaya çalışan görüş idi. Anabaptist görüşleri ise öyle değildi. Lutheranlar ve Reformlular Kilise babalarına saygı duydular. Onların karşı çıktığı öğretiler normalde Skolastik öğretileriydi. Anabaptistler ise kilise tarihi boyunca yanlış öğretilerin hakim olduğu doğru öğretilerin yalnız azınlıkta bulunduğu görüşündeydi. Onlar Rab’bin Sofrası’nın sakrament olduğu inancını redetti. Onlara göre Rab’bin sofrası sırf İsa’nın yaptığını hatırlamak için yapılan bir törendi. Bunun için ekmek ve şarap da Rab’bin bedeninin ve kanının simgesinin ötesine gitmemektedir. Bugünlerde Baptistler ve çoğu Pentikostlar bu görüşe sahiptir. Bu inançta olanlar Rab’bin Sofrası’nı sakrament olarak görmediği için kullandığı maddeye de dikkat etmemektedir. (Örneğin, vişne suyu kullanmakta sakınca görmüyorlar.)
Anabaptistlerin görüşünden daha da ileriye giden görüş ise 17. yüzyılda çıkan George Fox’ın görüşü oldu. “Quakers” olarak da bilinen Arkadaşlar Topluluğu (Society of Frıends) adlı mezhebi kuran George Fox Rab’bin Sofrası’nın yalnız gelecek dünyada kutlanacağını öğretti ve bu çağda kutlanmaması gerektiğini öğretti. Şimdiye kadar Arkadaşlar Topluluğu Rab’bin Sofrasını kutlamamaktadır.
Bugünlerde de bu görüş ayrılıklar devam etmektedir ve kiliselerin birleşmesine engel unsur olarak kalmaktadır.