http://www.hristiyan.net/resmibelgel...nlarraporu.htm
PROTESTANLARIN TÜRKİYE’DE KARŞILAŞTIKLARI HAK İHLALLERİNİN İNSAN HAKLARI HUKUKU BAKIMINDAN DEĞERLENDİRİLMESİ
Av. Orhan Kemal Cengiz
Türk Protestan Kiliseleri Birliği Hukuk Danışmanı
Temmuz 2002
TÜRK PROTESTAN KİLİSELERİ BİRLİĞİ
Sağlık Sokak, No: 59/15, Yenişehir, ANKARA
Tel: 0312 - 432 00 19
Faks: 0312 - 435 88 01
E-Mail: tekiletisim@hotmail.com
İ Ç İ N D E K İ L E R
SUNUŞ
I. TÜRKİYE’DE HIRİSTİYAN İMAJI
II. KİLİSELERİN KAPATILMASI
III. HUKUKİ DEĞERLENDİRME
IV. CEZASI OLMAYAN BİR SUÇ: MİSYONERLİK (İNANCINI YAYMA)
IV. DİNİ TOPLULUKLARIN ÖRGÜTLENME ÖZGÜRLÜĞÜ
V. ÖNERİLER
EK: 1 - Protestan Kiliselerinin Yapısı
EK: 2 - Din ve İnanca Dayanan Her Türlü Hoşgörüsüzlüğün ve Ayrımcılığın
Tasfiye Edilmesine Dair Bildiri
SUNUŞ
"İncil'in içine para koyarak insanları Hıristiyan yaptığımız, bize karşı yapılan propagandaların en etkili temalarından biri...Bu, Hıristiyanlara, 'Sizin inancınız beş para etmez. Siz ancak insanları parayla satın alabilirsiniz,' demektir... Türkiye gibi bir ülkede para karşılığı Hıristiyan olmak gibi bir saçmalık düşünülemez bile. Çünkü Türkiye'de Hıristiyan olmanın bir bedeli vardır. Size ödetirler. Gözaltına alınırsınız, dayak yersiniz, toplumda aşağılanırsınız, devlet görevinde çalışamazsınız, güvenlik soruşturmalarınız olumsuz çıkar, polis sırf siz Hıristiyansınız diye komşularınız ve sizi rahatsız eder...İçişleri Bakanlığı, Meclis'te bizim aleyhimize sorulan soru önergesine, 'Şu kadar yerli, şu kadar yabancı misyoner yakalanmıştır' diye sayılar veriyor. Bir sorsalar keşke, 'Bu adamlar ne yaparken yakalanmıştır' diye...Yakalananlar hep Hıristiyan oldukları için yakalanmıştır. Görevliler Hıristiyanlara baskı yaptığı için, insan haklarına saygı göstermediği için yakalanmışlardır. Laik ülkemizde nasıl Müslümanlar, Budistler,vb. inançlarını açıkça paylaşıyor, misyonerlik yapıyorsa, Protestanların da misyonerlik yapma hakkı vardır." [1]
İhsan Özbek
Türkiye Protestan Kiliseleri BirliğiTemsilciler Kurulu Eski Başkanı
“Misyonerlik” Türkiye’nin fevkalade hızlı değişen gündeminin demir baş konularından birisi haline geldi. Gün geçmiyor ki gazetelerde ya da televizyonlarda “Misyonerlerin” “hayin planlarına” ilişkin bir haberle karşılaşmayalım. Kamuoyundaki tartışmalar yoğunlaştıkça Hıristiyanlar üzerindeki baskı daha da artıyor. Türk hukuk mevzuatında misyonerlik ( yani kendi dinini yayma çabası) diye bir suç bulunmamakla beraber, cezası olmayan bu suç için kamuoyunda bir konsensus oluşmuş gibi. Devlet Bakanı Sayın Rüştü Kazım Yücelen’in Türkiye Büyük Millet Meclisinde bir soru önergesini yanıtlarken verdiği bilgilere göre; “1998-2001 yıllarında 140'ı Türk, 153'ü yabancı uyruklu olmak üzere toplam 293 kişi hakkında”, misyonerlik yaptıkları gerekçesiyle suç duyurusunda bulunulmuştur.[2] Sayın Yücelenin bu açıklamasından suç duyurularının kaçının ceza davası açılması ve kaçının da mahkumiyetle sonuçlandığını öğrenemiyoruz. Ancak yaratılan ön yargılar son derece dramatik olayların meydana gelmesine neden olmaktadır: İncil dağıtırken yakalanıp tutuklananlar[3], Hıristiyan olduğu için ebeveynleri polis tarafından sorguya çekilen vatandaşlarımız[4] göz altında dayak yiyenler[5], bütün bir cemaatin ibadet ettikleri sırada topluca gözlem
altına alınması[6] v.d gibi pek çok olay meydana gelmektedir. Hıristiyanların karşılaştıkları sıkıntılar bunlarla da sınırlı değil. Kiliselerinin önünde tehditkar gösterilere tanık oluyorlar, ibadetleri sırasında polis kameraları tarafından filme alınıyorlar, nüfus cüzdanlarındaki din hanesini değiştirmek için bin bir güçlükle karşılaşıyorlar v.s.
Ancak bu kısa raporda Protestan Hıristiyanların Türkiye’de başlarına gelenlerin detaylı bir dökümünü yapmak niyetinde değiliz. Bu rapor üç konu üzerinde odaklanmaktadır: İlki aşağıda tam metnini verdiğimiz İçişleri Bakanlığı yazısının İl Emniyet Müdürlüklerine dağıtılmasını müteakiben Kiliselerin karşı karşıya kaldıkları kapanma tehdidi, (ki bazıları da kapatılmış bulunmaktadır) ikincisi Türkiye’de medyaca ‘Hıristiyanlık propagandası’ olarak lanse edilen inançlarını tanıtmanın (suç olmadığına göre) meşruiyetten yoksun bulunup bulunmadığı ve son olarak da örgütlenme özgürlüğü problemi ele alınmaktadır. Ancak bu konularda bir tartışmaya girişmeden önce Türkiye’de Hıristiyanların nasıl algılandığına dair genel bir tablo çizmek arzusundayız.
I. TÜRKİYE’DE HIRİSTİYAN İMAJI
“...Gayri Müslimlerin durumu söz konusu olduğunda (Yahudi azınlığın oluşturduğu belirgin istisna dışında) hoş görü ve ayrımcılık yapmama prensipleri bağlamında bazı problemler ortaya çıkmaktadır; ki bunlarda... Devletin milliyetçilik ve laiklikle ilgili politikalarının doğrudan bir sonucudur. Milliyetçiliğin siyasi olarak manipule edilmesi ( kısmen Osmanlı İmparatorluğunun son zamanlarında Batılı güçlerin Hıristiyan azınlıklar adına gerçekleştirdikleri müdahaleler ve Kıbrıs sorunu gibi harici olaylarla ilişkilendirilebilir) bilhassa Hıristiyan azınlıklara karşı takınılan hoşgörüsüz ve ayrımcı tutumlarda kendisini hissettirmektedir. Milliyetçiliğin bu özel biçimi yalnızca devlet kurumlarında değil bir bütün olarak toplumda yansımasını bulmakta ve genellikle Hıristiyan azınlıklara yer olmadığı mesajını vermektedir”. [7]
Abdelfattah Amor
Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Komisyonu üyesi ve BM İnsan Hakları Komisyonu Dinsel Hoşgörüsüzlük Özel Raportörü
Ercan Şengül ve Necati Aydın’ın tutuklanmasının (bkz. Dipnot 3) ardından Dinsel Hoşgörüsüzlük Özel Raportörü Türkiye’den bir rica da bulunmuştu: “Basın özgürlüğünü de güvence altına alarak, basının din ya da inanç temelinde hoşgörüsüzlük ya da ayrımcılığı kışkırtan yayınlarının önüne geçilmesi için”[8] alınan te**irlerin kendisine bildirilmesini istiyordu. Özel Raportör son derece isabetli bir saptamada bulunmuş, Hıristiyanlara yönelik baskının dozuyla medyadaki olumsuz haberler arasındaki paralelliği tespit etmişti. Halihazırda basın yayın organlarında Hıristiyan karşıtı kampanya büyük bir hızla devam ediyor. Bu kampanyanın Türkiye toplumunun kollektif bilinç altını nasıl etkilediğini anlamak için herhalde sosyal psikolog ya da psikiyatrist olmak gerekmiyor. Türkiye’de Hıristiyanları yaftalamanın ne kadar meşru ve ne kadar doğal bir hal aldığını gösterebilmek için, gazetelerden değil de, devlet kurumlarımızdan, politikacılarımızdan, akademisyenlerimizden gelen yorumlara bir göz atalım.
Anayasanın 176. Maddesine göre “lâiklik ilkesi doğrultusunda, bütün siyasî görüş ve düşünüşlerin dışında kalarak ve milletçe dayanışma ve bütünleşmeyi amaç edinerek, özel kanununda gösterilen görevleri yerine” getiren Diyanet İşleri Başkanlığı’nın Aylık dergisinde şu görüşlere yer verilmektedir:
...Türkiye'de Hıristiyanlığın yayılması yolunda girişilecek her faaliyet millî bekamız için büyük bir tehlike teşkil ettiği gibi, bu faaliyetlerin sadece dinî değil, aynı zamanda emperyalist bir gayesinin de bulunduğunu bilmek mecburiyetinde olduğumuzu bir kere daha vurgulamalıyız...
...Temeli Ortaçağ'ın fanatik anlayışına dayanan Misyonerlik'in başta gelen gayesi, her ne kadar Hristiyanlığı yaymak ise de, bu gayenin tahakkukunun ötesinde, devletler için o ülkede iktisadî, kültürel ve siyasî nüfuz için zemin hazırlamak da önemli çalışma alanlarıdır. Bu bakımdan Misyonerlik faaliyetleri Haçlı zihniyetinin şekil değiştirmiş bir devamı olarak telakki edilmektedir. Unutulmamalıdır ki, Haçlı Seferleri hangi zihniyetin ürünü ise Misyonerlik faaliyetleri de aynı zihniyetin bir ürünüdür...
...Şimdi burada bir mühim sualle karşı karşıya bulunmaktayız. Daha çoğunu saymadığımız Misyonerlik faaliyetleri karşısında biz neler yaptık, neler yapmalıyız? Karşımızda maddî ve her türlü imkânlarla, büyüyen gelişen, nâmütenahi projelerle donatılmış Misyonerlik Teşkilatı, diğer yanda bir taraf dahi olamayan az sayıda Müslüman-Türk münevveri. Bir tarafta İngiltere'nin, Amerika'nın, Fransa'nın bir anda bütün dünyadaki mensuplarına direktif veren sesi, diğer tarafta, mecmua ve broşür sahifelerinden çıkamayan, hatta boğazımızda tıkanan şikâyet çığlığımız. Bu şartlar altında Türkiye'nin irfan merkezinin orta yerine karargah kuran Kitab-ı Mukaddes Şirketi, kendi topraklarımız içinde âdeta sokak muharebesi yapıyor...”[9]
Yine aynı derginin bir başka sayısında şu görüşler dile getirilmektedir:
“Aslında İslâm dini, daha önceki peygamberlere gönderilen ve esasa taalluk eden dinî prensipler bakımından kendisine aykırı olmayan bütün hak dinleri kabul eder. Ancak, İslâm dinî, ilâhî dinler zincirinin son halkası ve devrinin insanlığının manevî, ahlâkî ve içtimâî ihtiyaçlarını eksiksiz karşılayan yegane din olduğundan, İslâm geldikten sonra başka bir din tanıyan, bir yol tutan kimsenin bu tutumu ile İslâm'a aykırı davranmış olduğu açıktır. Şu halde onun bu dininin ve bu yolunun İslâm dini nezdinde bir geçerliliği yoktur, O halde bu yüce dinin mensubu olan herkes sorumlu olup, gücü ve imkanları ölçüsünde bir şeyler yapmak zorundadırlar... “[10]
Bazı millet vekillerimizin de aynı görüşleri paylaştığı anlaşılmaktadır:
“Bilhassa Avrupa Birliğine girmekte olduğumuz bu günlerde, ülkemiz üzerinde büyük bir misyoner faaliyetleri de başlamış bulunmaktadır. Bu misyoner faaliyetleri, genellikle şehirlerin varoş bölümlerinde ve Anadolu'nun bazı özel yerlerinde özellikle etkili şekilde başlamıştır.
Şimdi, bu misyoner hareketlerine karşı, Diyanet İşleri Başkanlığının müspet ilimlerle ve müspet bilgi yayımlarıyla cevap vermesi gerekmektedir. Aksi takdirde, birtakım insanlarımızın bu misyoner faaliyetlerin tesirinde kalması kaçınılmaz görünmektedir.
Şimdi, ülkemizin en büyük özelliği şudur: Anadolu, çok kültürün, çok ırkların, hatta, çok medeniyetlerin geçtiği bir yerdir; ama, bir büyük özelliği var ki, halkının -büyük bir ihtimal- yüzde 99,9'u Müslüman olması şekliyle, en büyük çimentosu budur.
İşte, bu Müslümanlık çimentosunun parçalanmaması için, bütün Müslümanların bu inançlarını güçlü hale getirebilmesi için Diyanet İşleri Başkanlığına da çok önemli vazife düşmektedir. Diyanetin bu vazifesi iki yönde olacaktır; bir, kadrolarını dolduracağız, bir de, yayın yönünden bunlara güç vereceğiz. “[11]
Benzer görüşlerin siyasetin daha yüksek katlarınca da dile getirildiği görülmektedir:
“Biz ne yapabiliriz? Bakıldığı zaman, ülkemizde insanlarımız, inanç açısından büyük bir boşluk içerisindedirler; sadece İslamî açıdan değil... Bu ülkenin temel yapısını oluşturan, toprağa bağımlı, orada yaşayan insanlarımız, fakirliklerinden kaynaklanan tuzak içerisinde, misyoner hareketlerinin kucağına süratle itilme içerisindedir. Bu, büyük bir tehlike olarak önümüze gelmektedir. Bu konuda, mutlak surette, din eğitimi açısından, bu ülkenin evlatlarının en iyi şekilde eğitilmesinde ve bununla beraber, bu eğitimi verecek olan imamların, vaizlerin, öğretmenlerin bu şekilde eğitilmesinde fayda vardır. “[12]
Türkiye Cumhuriyeti Kültür Bakanlığının Web Sitesinde şu görüşler aktarılmaktadır:
Türkiye'ye gelen ilk misyonerlerin Protestan olduğu ve "British and Foreign Bible Society"ye mensup oldukları ve bu teşkilatın 1804'te kurulmasından sonra İzmir'den Anadolu içlerine misyonerler yollamaya başladığı anlaşılmaktadır. Amerikan misyonerleri 1819'dan itibaren gelmeye başlamışlardır.
1896 yılında Amerika'dan 7, İngiltere'den 4 ayrı Kiliseye bağlı misyonerler Osmanlı topraklarına dağılmışlardır. Sadece Amerikalı olarak 176 misyoner ve bunların yanında 869 mahalli yardımcı çalışmaktadır. Bir misyon bulunan belli başlı Anadolu şehirleri de şunlardır: Bursa, İzmir, Merzifon, Kayseri, Sivas, Trabzon, Erzurum, Harput, Bitlis, Van, Mardin, Antep, Maraş, Adana, Hacin, Ankara, Yozgat, Amasya, Tokat,Arapkir, Malatya, Palu, Diyarbekir, Urfa, Birecik, Elbistan, Tarsus.
Misyoner faaliyetleri, Ermeni isyanlarını desteklemese bile, isyanın zemininin hazırlanmasında önemli rol oynamıştır. İsyanlara takaddüm eden dönemlerde ve isyanlardan sonra vilayetlerden gelen raporlarda misyoner faaliyeti geniş şekilde yer almıştır.[13]
Misyonerlik konusu “akademik çalışmalar” içerisinde de ilgi görmektedir. Doç. Dr. Abdülkadir Yuvalı’ya göre:
“...Hıristiyan dünyasının orta ve yeniçağlar boyunca, Türk - İslâm dünyasına yönelik olarak düzenlemiş olduğu haçlı seferlerinin yakınçağlardaki tezahürü "misyoner okulları" olmuştur...
..Osmanlı Devleti, misyonerlik faaliyetlerinin yoğunluk kazanması üzerine, misyoner kuruluşlarını ve bilhassa yabancı okulları yakın takibe almıştır. Bu dönemde misyoner okulları aslî görevlerini unutup, Ermeni çetelerinin yuvası hâline gelmişti....
...Osmanlı toprakları üzerinde faaliyet gösteren misyoner kuruluşları farklı mezhepleri desteklemeleri ve sömürgeci devletlerin uzun vadeli sömürü politikatarı doğrultusunda yönlendirildikleri için aralarında bir türlü anlaşma sağlanamamış ise de, Osmanlı düşmanlığı onları birleştiren ortak nokta olmuştur. Zira misyoner talimatnâmelerinde, mukaddes ve vaadedilmiş topraklar olarak gösterilen Anadolu topraklarının silahsız haçlı seferleriyle yani misyonerlerin gayretleriyle tekrar hıristiyanlara açılacağı ve bunun onlar için mukaddes bir görev olduğu zikredilmektedir...
..Okullaşmayla başlayıp, isyanlarla devam eden bu hadiselerde misyonerler maddi ve manevî alanda her türlü desteği verdikleri gibi zaman zaman kendileri de bu olaylara iştirak etmişlerdir. Dışarıdan aldıkları bu desteklerden cesaret alan Ermeni çeteleri akıllarına gelen her türlü yolu denemişler, cinayetlerin en bayağısını işlemekten çekinmemişlerdir. Ermeni isyanları bu gelişme çizgisinde incelendiği zaman isyanların temelinin misyoner okullarında atılmış olduğu ve bir dış müdahaleye sebep olabilmek için akıllarına gelen her türlü yolu denedikleri görülür...
...XIX. yüzyılın sonlarında silahsız haçlı seferi olarak adlandırılan misyoner faaliyetlerinin sonucu Anadolu kan ve ateş gölüne çevrilmiş, milyonlarca masum insan kendi vatanında silahsız ve savunmasız katledilmiştir. Bu katliamın plan ve programcıları misyonerler, kâtilleri ise bunlara alet olan Ermeni çeteleridir. Hangi ad ve niyetle olursa olsun misyoner okullarının yeniden açılması , yeni felaketlere davetiye çıkartmaktır...”[14]
Kanımızca, yukarıdaki alıntılar Özel Raportörün tespitlerinin ne kadar haklı ve yerinde olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.
II. KİLİSELERİN KAPATILMASI
İç işleri Bakanlığı 17.08.2001 tarihinde il valiliklerine gönderdiği bir yazıyla ibadet yeri açma taleplerin nasıl karşılanması gerektiğini açıklamıştır[15] Aşağıda tam metnini verdiğimiz ve hukuki değerlendirmesini müteakip sayfalarda gerçekleştirdiğimiz yazı dikkatlice okunduğunda Türkiye’de bir Kilise açmanın imkansız hale getirildiği ve böyle bir talepte bulunabilecek hiçbir öznenin bulunmadığı görülecektir. İçişleri Bakanlığı, söz konusu yazıda şu görüşleri dile getirmektedir:
“Ülkemizde yaşayan kendilerini Protestanlar, Bahailer, Yehova Şahitleri, Mesih İnanlılar vb. şeklinde nitelendiren dini gurupların resmi olarak tanınmış ibadet yerleri dışındaki apartman daireleri; işyerleri olarak ayrılan dükkanları ve müstakil binaları kiralamak veya satın almak suretiyle buralara mabet şekli verilerek ibadethane olarak kullandıkları, bu yerlerde ibadet, dini ayin, tören, toplantı gerçekleştirdikleri, aynı tür yerlerde “İncil okuma evi” açtıkları ve İncil dersleri vermeyi planladıkları ilgi sayılı yazılar ile bildirilerek, söz konusu grupların bu tür faaliyetleri hakkında adli ve idari olarak yapılacak işlemlere ilişkin görüşümüz istenilmektedir.
Bilindiği üzere, Anayasamızın 24. Maddesinde; “Herkes Vicdan, Dini İnanç ve Kanaat Hürriyetine sahiptir.” Şeklinde düzenlenmiş olan dini inanç özgürlüğü, yine aynı maddenin 2. Ve son fıkrasında yer alan, 14. Maddesindeki yasaklayıcı hükümlere aykırı olmamak kaydıyla ibadet, dini ayin ve törenler şeklinde serbesttir. Ancak dini ibadetlerini yerine getirirken farklı din mensuplarını rahatsız etmeyecekleri ve zorlamayacakları hükümleri ile sınırlandırılmıştır. Öte yandan, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesinin 18. Maddesi, Avrupa İnsan Hakları ve Temel Hürriyetlerini Koruma Sözleşmesinin 9. Maddesi ile 1990 yılında imzalanan Paris Şartındaki hükümler ülkemizin taraf olduğu bağlayıcı kurallardır.
Genel olarak mabet, 2596 sayılı Bazı Kisvelerin Giyilemeyeceğine Dair Kanunun Tatbik Suretini Gösterir Nizamnamenin 3. maddesinde “Mabetler her din ve mezhebin ibadetine mahsus ve usule muvafık olarak teessüs etmiş olan kapalı mahaller” olarak tanımlanmaktadır. Bu çerçevede, ülkemizde yerleşik bulunan değişik dinlere mensup kişiler için yapılmış özel kudsiyete haiz mabetler veya ayin icrasına mahsus mahaller haricinde mezhebi merasim icrası, yine umuma açık olan meydanlarda, yollarda dini ve gayri dini işlere müteallik alaylar tertibi TCK’nun 529.Maddesine göre suç teşkil etmektedir.
İbadet yerlerinin açılması ile ilgili olarak, yasalarımızda “Mabet” yapımı veya kullanımı ile ilgili bir hüküm bulunmamaktadır. Böylelikle genel prensip mabet yapımının serbest oluşudur. Ancak 3194 Sayılı İmar Kanununa göre ibadet yerlerinin gelişi güzel yapılması mümkün olmayıp, imar planlarında ayrılan ve İmar Kanunu Yönetmeliğinin Ek-1 maddesine göre “Dini tesis alanları” olarak belirlenen yerlere yapılması gerekmektedir. Ayrıca, ibadet yerlerinin açılmasında bölgenin veya beldenin ihtiyaçları göz önünde bulundurulması ve kilise vb. açılmasında orada yerleşik cemaat bulunması unsurunun aranması önem arz etmektedir.
İbadet yapılacak yer Kat Mülkiyeti esasına bağlı bir yapı içerisinde ayrılmak isteniyorsa, o takdirde 634 Sayılı Kat Mülkiyeti Kanununa göre, binada müştereken kullanılan ve bina planında öngörülen yerlerde açılması ve kat maliklerinin noter tasdikli rızalarının alınması gerekmektedir. Bina planında mesken, dükkan, ofis vb. olarak ayrılan yerlerin amacı dışında (ev kilisesi olarak) kullanılmasının mümkün olmadığı, ancak Kat Mülkiyeti Kanunun 24. Maddesine göre, kat maliklerinin oy birliği esasına dayalı noter tasdikli rızalarının alınması koşuluyla toplantı yeri olarak kullanılması söz konusudur. Ayrıca, İmar planında mesken vb. olarak ayrılan müstakil yapıların kilise, ibadet yeri olarak kullanılamayacağı, bunun için imar planında değişiklik yapılması gerekeceğinden imar planı tadilatı yapılmadıkça bu amaca tahsis edilmeyeceğinin tespiti ve yasal gereğinin tatbiki sağlanmalıdır.
Diğer taraftan, belirli bir yapı içerisinde bulunan meskenler ve işyerlerinin dini eğitim amaçlı olarak İncil okulu, Pazar Dershanesi, kreş vb. şeklinde dershane gibi kullanılması Milli Eğitim Mevzuatı çerçevesinde Milli Eğitim Bakanlığı’nın iznine tabidir. İzinsiz açılan eğitim ve öğretim kurumları hakkında, TCK’nun 261. Maddesinde yer alan “Kanun ve nizamlara aykırı olarak mektep ve dershane açanlar, açılan mektep veya dershane kapatılmakla beraber, altı aydan iki seneye kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Ruhsatsız öğretmenlik edenlere bunları istihdam eyleyenlere de aynı ceza verilir” hükmüne göre gerekli işlem yapılabilmektedir. Ayrıca, Kat mülkiyetinin uygulandığı bir yapı içerisinde bulunan kitapevlerinin işyerlerinin dersane ve kurs amaçlı kullanılması konusunda 634 Sayılı Kat Mülkiyeti Kanununa göre kat maliklerinin muvafakatları ile amacına uygun olarak ilgili kurumdan ticari işletme ruhsatlarının alınması gerekmektedir.
Herhangi bir tüzel kişilikleri bulunmayan çeşitli inanışa mensup grupların, sohbet, tanışma, tanıtım amaçlı ve diğer konularda düzenleyecekleri toplantıları için, 2911 Sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşü Kanunu çerçevesinde bildirimde bulunmaları anılan kanunun gereğidir.
Ayrıca, ibadet yerlerinin yapılması ve açılmasının dinsel cemaat olarak örgütlenen bir oluşum tarafından talep edilmesi ve izin verilmesi devletimizin Laiklik ilkesine aykırılık teşkil etmektedir. Mer-i mevzuatımızda, bu tür ibadet yerlerinin yapılması veya açılması hususunda yasal olarak izin düzenlemesi uygulaması bulunmadığından bahsi geçen inanışta bulunanların bir cemaat olarak tanınması ve ibadet yerlerinin tüzel kişiliğinin tescili gibi bir sonuç doğuracak izin düzenlemesi (Valilik oluru vb.) uygulaması gibi işlemlerin yapılmaması gerekmektedir.
Anılan inanışa mensup grupların ibadet yeri olarak kullandıkları mekanlar hususunda yukarıda belirtilen yasal koşulların yerine getirilmemesi, bu inanışa mensup şahısların toplumsal düzeni bozucu ve halkta olumsuz tepkiler meydana getirebilecek ve şikayete konu olabilecek boyuttaki faaliyetleri ile ilgili olarak ; 5442 Sayı Sayılı İl İdaresi Kanununun 11. Maddesinin c bendinde yer alan “il sınırları içinde huzur ve güvenliğin, kişi dokunulmazlığının, tasarrufa müteallik emniyetin, kamu esenliğinin sağlanması ve önleyici kolluk yetkisi valinin ödev görevlerindendir. Bunları sağlamak için vali gereken karar ve te**irleri alır...” hükmü gereğince, halkın huzur ve güvenliğini sağlamak için il valiliklerince bu tür yerlerin kapatılması, mühürlenmesi gibi idari ve adli işlemlerde bulunulabileceği değerlendirilmektedir.
Söz konusu inanç gruplarının ibadet yeri açma talepleri ve misyonerlik faaliyetlerinin, yukarıda belirtilen genel ilkeleri ve taraf olduğumuz uluslararası antlaşmalar çerçevesinde değerlendirilmesini, ilgili kanunlara aykırı ve maksadını aşan eylemler hakkında yasal işlemin yapılmasını ve neticeden bilgi verilmesini rica ederim.”
Söz konusu yazının il valiliklerine gönderilmesinin ardından neredeyse bütün Protestan Kiliseleri yukarıdaki yazının özetlenmiş ve il valisi tarafından imzalanmış bir suretini aldılar. Bu yazıların sonuç bölümlerinde, belirtilen adreslerin Kilise olarak kullanılamayacağı, aksi takdirde yasal işlem yapılacağı belirtiliyordu. Bazı İl valilikleri bununla da yetinmemiş, doğrudan doğruya söz konusu Kiliseyi kapatma yoluna gitmiştir(İskenderun Protestan Kilisesinde olduğu gibi). Diğer bazı Kiliseler söz konusu yerleri ibadet için kullanmaktan vazgeçmiş; ibadetlerini devam ettirenler içinde tedirgin bir bekleyiş devam etmektedir.
III. HUKUKİ DEĞERLENDİRME
Aşağıda ayrıntılı olarak tartışılacağı üzere, İçişleri Bakanlığının yukarıda aktarılan yazısı ve müteakiben meydana gelen olaylar Türkiye’nin taraf olduğu uluslararası sözleşme ve bildirilere (Lozan Anlaşmasına; Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesine; Avrupa Birliği Katılım Ortaklığı belgesinde belirtilen kriterlere; Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatınca (AGİT) belirlenen standartlara; BM Din ve İnanca Dayanan Her Türlü Hoşgörüsüzlüğün ve Ayrımcılığın Tasfiye edilmesine dair Bildiriye) açıkça aykırı bulunmaktadır.
Ancak olayları ve İçişleri Bakanlığının dayandığı hukuki mevzuatı yukarıdaki ulusalüstü enstrümanlar bakımından değerlendirmeye girişmeden önce, genel bazı değerlendirmeler yapmak ve iç hukuk mevzuatının doğru bir biçimde uygulanıp uygulanmadığını tartışmak arzusundayız.
A) İÇ HUKUK MEVZUATI BAKIMINDAN DEĞERLENDİRME
a) 2596 sayılı Bazı Kisvelerin Giyilemeyeceğine Dair Kanunun Tatbik Suretini Gösterir Nizamname ve TCK. Madde 529
Atıfta bulunulan Nizamnamenin nerede ibadet yapılıp yapılamayacağı konusuyla herhangi bir ilgisi bulunmamaktadır. Nitekim bu Nizamname ibadetin yapılabileceği yeri değil dini kisvelerin giyilebileceği yerleri göstermek amacıyla hazırlanmıştır. TCK. Madde 529 sadece ayin yapılmasına mahsus mahaller dışında bir mahalde gerçekleştirilen dini merasimleri nazara almaktadır. Ayin yapılmasına mahsus mahaller dışındaki mahal umumi mahaller veya umuma açık mahaller olmalıdır. Kanun ayin icrasına mahsus mahaller haricinde demek suretiyle bunun ayin icrasına mahsus mahaller haricinde herhangi bir kapalı ve özel yeri değil, dışarıda bir yer olmasını ifade etmek istemiştir. Dolayısıyla da söz konusu yasal düzenlemelerin konuyla bir ilgisi bulunmamaktadır.
b) Kat Mülkiyeti Kanunu
Bakanlık ibadet yerlerine getirdiği kısıtlamalarda Kat Mülkiyeti Kanunu gerekçe göstermektedir. Söz konusu yasanın Yasak İşleri düzenleyen 24. maddesine göre:
“Ana gayrimenkulun, kütükte mesken, iş veya ticaret yeri olarak gösterilen bağımsız bir bölümünde hastane, dispanser, klinik, poliklinik, ecza laboratuarı gibi müesseseler kurulamaz; kat maliklerinin buna aykırı sözleşmeleri hükümsüzdür; dispanser, klinik, poliklinik niteliğinde olmayan muayenehaneler bu hükmün dışındadır. Ana gayrimenkulün, kütükte mesken olarak gösterilen bağımsız bir bölümünde sinema, tiyatro, kahvehane, gazino, pavyon, bar, kulüp, dans salonu ve emsali gibi eğlence ve toplantı yerleri ve fırın, lokanta, pastahane, süthane gibi gıda ve beslenme yerleri ve imalathane, boyahane, basımevi, dükkan, galeri ve çarşı gibi yerler, ancak kat malikleri kurulunun oybirliği ile vereceği kararla açılabilir. Bu karar yöneticinin veya kat maliklerinden birinin istemi üzerine bütün bağımsız bölümlerin kat mülkiyeti kütüğündeki sahifelerine şerh verilir.”
Görüldüğü üzere bu madde de ibadetten söz edilmediği gibi, kat maliklerinin onayı tapuda mesken olarak görünen gayrimenkuller için aranmıştır. Kaldı ki, yukarıda sözü edilen madde, kamu hukukunun kapsamı dışında bulunmaktadır.
c) İmar kanunu
Bakanlık aynı şekilde İmar Kanununu gerekçe olarak göstermektedir. 3194 sayılı İmar Kanunun konuyla ilgili Ek-1. maddesi aşağıdaki gibidir:
“İmar planlarının tanziminde, planlanan beldenin ve bölgenin şartları ile müstakbel ihtiyaçları göz önünde tutularak lüzumlu cami yerleri ayrılır. İl, İlçe ve kasabalarda müftünün izni alınmak ve imar mevzuatına uygun olmak şartıyla cami yapılabilir. Cami yeri, imar mevzuatına aykırı olarak başka maksatlara tahsis edilemez.”
Görüldüğü gibi burada açık olarak “ cami” den söz edilmektedir. Bir an için bu hükmün kıyas yoluyla Kiliseler için de uygulanabileceği kabul edilse bile, “müftünün izninin” alınmasının Hıristiyanlar için geçerli olamayacağı açıktır. Böylesi bir uygulama bir dini başka bir din üzerinde otorite olarak kabul etmek anlamına gelecektir ki; bu da, Türkiye Cumhuriyetini “Laik bir hukuk devleti” olarak tanımlayan Anayasanın 2. maddesine ve herkesin “...felsefi inanç, din, mezhep...ayrımı gözetilmeksizin kanun önünde eşit” olduğunu belirten 10. maddesine açıkça aykırı bulunmaktadır.
Ayrıca belirtilmelidir ki, idare yasaları eşitlikle uygulamak zorundadır. Türkiye’deki, camilerin %81’i imar ruhsatı alınmadan yapılmaktadır[16], bu güne kadar İmar Kanununa aykırı yapıldı diye kapatılan ya da yıktırılan bir cami örneğine rastlanmamıştır.
d) 2911 Sayılı Kanun
Bakanlık Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Yasasını dini toplantılara tatbik etmeye çalışmaktadır. Oysa dinsel toplantılar, ibadet toplantıları kamuya açık nitelikte olmadığı sürece, 2911 sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu hükümlerine tabi değildir. Bu açıdan dinsel toplantılar ve ibadet toplantıları için izin almak gerekmemektedir. Bu yasanın 2. maddesi “toplantı ve gösteri yürüyüşü”nü tanımlamıştır. Dinsel toplantılar bu tanımın dışında kalmaktadır. Nitekim, bu yasanın 4/b maddesine göre de “kendi kural ve sınırları içinde kalmak şartıyla...gelenek ve göreneklere göre yapılacak toplantı” bu kanun kapsamı dışında sayılmıştır. Dinsel toplantılar ve ibadet, o din cemaatinin kendi gelenek ve inancına göre gerçekleştirdiği bir toplantı olduğuna göre, 2911 sayılı kanunun kapsamı dışındadır.
B) ULUSLARARASI SÖZLEŞMELER ÇERÇEVESİNDE DEĞERLENDİRMELER
a) Lozan Barış Antlaşması çerçevesinde değerlendirme
Lozan Barış Antlaşmasının kimleri kapsamına aldığı bir tartışma konusu olmakla birlikte, Protestanların sahip olması gereken haklara ışık tuttuğu açıktır. Lozan Barış Antlaşmasının bütün Gayri Müslim Azınlıklar ve bu arada Protestanlar içinde geçerli olduğu yönünde görüş ileri sürenler de bulunmaktadır.[17]
Lozan Barış Antlaşmasının 38. Maddesine göre “Türkiye’de oturan herkes, her inancın, dinin ya da mezhebin, kamu düzeni ve ahlak kurallarıyla çatışmayan gereklerini, ister açıkça isterse özel olarak, serbestçe yerine getirme hakkına sahip olacaktır”
Yine antlaşmanın 40. Maddesi Müslüman olmayan azınlıkların “... her türlü hayır kurumlarıyla, dinsel ve sosyal kurumlar, her türlü okullar ve buna benzer öğretim ve eğitim kurumları kurmak, yönetmek ve denetlemek ve...dinsel ayinlerini serbestçe yapma...” haklarını teminat altına almaktadır.
42. Maddeye göre de, Türkiye Müslüman olmayan azınlıklara “ ait kiliselere, havralara, mezarlıklara ve öteki din kurumlarına tam bir koruma sağlamayı yükümlenir. Bu azınlıkların Türkiye’deki vakıflarına, din ve hayır işleri kurumlarına her türlü kolaylıklar ve izinler sağlanacak ve Türk hükümeti, yeniden din ve hayır kurumları kurulması için, bu nitelikteki özel kurumlara sağlanmış gerekli kolaylıklardan hiçbirini” esirgememek yükümlülüğü altındadır.
Yine unutulmamalıdır ki, Lozan Barış Antlaşmasının 43. maddesine göre “Müslüman olmayan azınlıklara mensup Türk uyrukları, inançlarına ya da dinsel ayinlerine aykırı herhangi bir davranışta bulunmaya...” zorlanamazlar.
b) Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi Kapsamında Değerlendirme
Türkiye Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesine taraf bir ülke olarak, bu Sözleşmeye taraf diğer 42 Avrupa Konseyi üyesi ülke gibi, hukuk ve uygulamalarını bu Sözleşmeye ve Sözleşmeyi yorumlayan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Kararlarına uyarlı hale getirme yükümlülüğü altındadır. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin bir içtihat mahkemesi olması hasebiyle, tüm üye devletler onun içtihatlarını takip edip, kendi iç hukuklarında gerekli düzenlemeleri yapmakla mükelleftirler. Nitekim Türkiye de, Devlet Güvenlik Mahkemelerinden askeri hakimin çıkarılması; gözaltı sürelerinin dört güne düşürülmesi; kamulaştırmalarda uygulanacak faiz oranlarının yükseltilmesi gibi pek çok mevzuat değişikliğini bu Mahkeme tarafından verilen mahkumiyet kararlarından sonra gerçekleştirmiş bulunmaktadır. Gerek İçişleri Bakanlığı ve gerekse Adalet Bakanlığı pek çok genelge yayınlayarak, kamu makamlarının dikkatini bu Mahkeme’de alınan mahkumiyetlere çekmekte; bu Mahkeme’den verilen mahkumiyetlerin ilgili kamu görevlilerinden rücuen tahsilini düzenleyen hükümler uygulamaya geçirilmeye çalışılmaktadır.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinde yapılacak savunmalarda, hiçbir ülkenin kendi ulusal mevzuatını mazeret olarak gösterebilmesi mümkün değildir. Somut olayımız bakımından söyleyecek olur isek, Türkiye’de Protestanların karşılaştıkları hak ihlallerini Türk yasalarına dayanarak meşrulaştırabilmek mümkün değildir. Yasalar Sözleşmeye uyarlı olduğu ölçüde Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi önünde ileri sürülebilirler.
Nitekim Danıştay’da Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin iç hukukumuzdaki anlam ve önemini bu şekilde yorumlamaktadır:
“Anayasanın 90. Maddesinin son fıkrası hükmü ve özellikle de bu fıkradaki, uluslararası sözleşmelerin Anayasaya aykırılığının ileri sürülemeyeceği kuralı karşısında, usulüne uygun şekilde onaylanarak yürürlüğe konulmuş bu nitelikteki bir sözleşmenin, anayasaya aykırı bir hüküm taşısa bile, uygulanmaktan alı konamayacağı, kendisinden önce ya da sonra çıkmış olan yasalara aykırılığı, ya da sonradan çıkan yasanın sözleşme kurallarını değiştirdiği ileri sürülerek, uygulamasının savsaklanamayacağı Türk hukukunda genellikle kabul edilmektedir.
Anayasa, antlaşmaların anayasaya aykırılığının ileri sürülemeyeceğini açıklamak suretiyle iç hukuk yönünden antlaşmaların üstünlüğü ilkesini belirtmiş olmaktadır.” [18]
Ankara Bölge İdare Mahkemesi konuya daha da açıklık getirmiştir:
“Türkiye,İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesini usulüne uygun olarak imzalamakla, anılan sözleşme hükümlerini de, bir hukuk normu olarak kabul etmiştir...esas olan İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi hükümlerinin Türk yargıçlarınca dava aşamasında göz önünde bulundurulması ve sözleşme hükümlerinin, uyuşmazlığın çözümünde bir hukuk normu olarak kullanılmasıdır. İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi’nin, yargısal denetimi,dava konusu uyuşmazlık çerçevesinde, iç hukuk işlemlerinin, sözleşme hukukuna uygunluğu denetimidir. Bu anlamda, sözleşme kurallarının ihlali, mahkeme önünde iç hukuk kurallarıyla meşrulaştırılamaz...Uyuşmazlığın hallinde Avrupa İnsan Hakları sözleşmesi hükümlerinin Türk Yargıcınca, üst hukuk normu olarak kabul edilmesi ve davanın bu suretle görüm ve çözümü ise; Avrupa İnsan Hakları Divanının zorunlu yargı yetkisini tanıyan ülkemiz için bir zorunluluktur...”[19]
Aşağıda ayrıntılı olarak tartışacağımız üzere, gerek İdarenin söz konusu müdahaleleri gerçekleştirirken dayanak aldığı kanun hükümleri ve gerekse şu ana kadar sergilediği tutum ve davranışlar Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin vahim bir ihlalini oluşturmaktadır. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi bütün taraf devletlerin hukuk ve uygulamalarını AİHM içtihatlarına uyarlı hale getireceği mantığı üzerine inşa olmuştur. Protestan Hıristiyanların içinde bulundukları durum bu Sözleşmede korunma altına alındığı haliyle “din ve inanç hürriyeti” bakımından ciddi bir problem oluşturmaktadır.
Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 9. maddesine göre:
“1.Herkes düşünce, vicdan ve din özgürlüğüne sahiptir. Bu hak, din veya inanç değiştirme özgürlüğü ile tek başına veya topluca, açıkça veya özel tarzda ibadet, öğretim, uygulama ve ayin yapmak suretiyle dinini veya inancını açıklama özgürlüğünü de içerir.
2. Din veya inancını açıklama özgürlüğü, ancak kamu güvenliğinin, kamu düzeninin, genel sağlığın veya ahlakın, ya da başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması için demokratik bir toplumda zorunlu olan te**irlerle ve yasayla sınırlanabilir.”
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne göre din özgürlüğü, Sözleşmeye taraf devletlere iki tür yükümlülük getirmektedir. Bunlardan birisi “ pozitif” diğeri ise “negatif” niteliktedir. Pozitif yükümlülük, toplumda var olan dinlerin korunmasını, o dinlere mensup kişilerin ibadetlerinin özgür ve korkusuz bir biçimde yerine getirebilmesini sağlayacak te**irleri almak yükümlülüğünü ifade eder. Negatif yükümlülük ise müdahale etmemek yükümlülüğüdür. Laik devlet, dinsel inançlar karşısında yansız olup, bunları hem korumak ve bunlar üzerindeki tartışmaların barış içerisinde yapılmasını sağlamak ve hem de başka başka inançların sürdürülmesini özendirecek kültürel zenginliği sağlamakla yükümlüdür. Avrupa İnsan Hakları Komisyonunun da belirttiği gibi söz konusu inanç veya din toplumda bir azınlığı temsil ediyor ise, devletin pozitif yükümlülüğü daha da belirgin bir hal alır. Strasbourg organlarının da belirttiği üzere:
“Düşünce çeşitliliğinin zulme karşı korunması, Sözleşmede yer alan hakların koruma altına alındığı demokratik toplumların temel karakteristiklerinden birini oluşturur...”[20]
Hıristiyanların Türkiye’de dinsel bir azınlık oldukları göz önüne alınacak olur ise, demokratik toplum anlayışının temel bir gereği olarak, onlara çoğunluğun dini yaklaşımı ve dünya görüşlerinin altında ezilmeden kendilerini ifade edecekleri bir alanın sağlanabilmesi, hem Türkiye’nin taraf olduğu uluslararası sözleşmelerin ve hem de Türkiye Cumhuriyetini, laik ve demokratik bir devlet olarak tanımlayan Anayasanın bir gereği olduğu açıktır.
Bu cümleden olmak üzere, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, inanç hürriyetine ilişkin bir mesele önüne geldiğinde ve bu mesele aleyhine başvuru yapılan ülkedeki bir azınlık gurubuna ilişkin olduğunda daha da hassas davranmaktadır. Bulgaristan ve Yunanistan’ın Müslüman azınlıklara yönelik tutum ve davranışları nedeniyle mahkum oldukları bir dizi dava bu açıdan oldukça fikir vericidir.
Müslüman Cemaatin seçtiği Müftünün keyfi bir şekilde görevine son vermesi nedeniyle Bulgaristan’ı mahkum ettiği bir davada, AİHM şu saptamaları yapmıştır:
“Mahkeme, dini cemaatlerin geleneksel anlamda ve evrensel düzeyde örgütlenmiş yapılar olarak var olduklarını hatırlatır. Cemaatler, üyeleri tarafından kutsal telakki edilen kurallara uyarlar. Dini merasimlerin, ancak bu kurallara uygun olarak yetkilendirilmiş dini önderlerce idare edilmesi halinde bir anlam ve kutsal değeri olabilir...Dini topluluğun örgütlenmesi söz konusu olduğunda, 9. madde, örgütlü yaşamı koruma altına alan 11. maddenin ışığında yorumlanmalıdır. Bu perspektiften bakıldığında, cemaatin, keyfi devlet müdahalesine uğramaksızın, fonksiyonlarını barışçıl bir biçimde yerine getirebilmeyi ummak hakkı vardır. Gerçekten de, dini cemaatlerin özerk bir biçimde varolması, demokratik bir toplumdaki çoğulculuk ilkesinin onsuz olmaz bir parçası ve bu nedenle de, 9. Madde tarafından sağlanan korumanın can damarını oluşturmaktadır.”[21]
Yine hatırlatmak isteriz ki, din özgürlüğü bakımından, Türkiye ile oldukça benzer problemlerin yaşandığı Yunanistan, Ortodoks inancı dışında yer alan dini cemaatlere getirdiği kısıtlamalar nedeniyle Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi tarafından defalarca mahkum edilmiştir. Somut vakamıza pek çok bakımdan benzerlik gösteren, bir Yehova Şahidinin, Yunan makamlarından gerekli izinleri almadan ibadet yeri açması nedeniyle mahkum olduğu bir davada, AİHM Yunanistan’ın şekli formaliteleri son derece kısıtlayıcı ve cezalandırıcı bir biçimde uygulamasını din ve inanç hürriyetine aykırı bularak Yunanistan’ı mahkum etmiştir.[22]
Kaldı ki, söz konusu Yehova Şahidinin mahkumiyeti, Yunan yasalarında ibadet yerlerinin nasıl bir biçimde kurulacağını konu alan açık hükümlere muhalefet nedeniyle gerçekleşmiştir. Ancak AİHM bu kuralların Yunan hükümeti tarafından uygulanma biçimini keyfi bulması sonucu Yunanistan’ı mahkum etmiştir. Somut olayımız bakımından bakacak olur isek, Türkiye’de bir Kilisenin nasıl ve ne biçimde kurulacağı, bunu müteakiben nasıl ve ne biçimde tüzel kişilik kazanacağına ilişkin hiçbir yasal düzenleme bulunmaması nedeniyle (başkaca hiçbir şeye gerek kalmaksızın) Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ihlal olmaktadır.
Hemen akla gelebilecek bir düşünce de Protestanların bulundukları illerdeki diğer Kiliseler’de toplanabilecekleri olabilir. Ancak Türkiye Protestan Kiliseleri Birliği Yönetim Kurlu üyesi sayın Zekai Tanyar tarafından kaleme alınan ve ekte sunulan belgeden de görüleceği üzere (Ek-1), yakınmacıların dini inançları kendilerine ait bir Kilisenin varlığını zorunlu kılmaktadır. Kaldı ki yukarıda atıfta bulunduğumuz AİHM kararının da gösterdiği gibi, Sözleşmeci bir devletin dini cemaatlara nasıl ve ne biçimde ibadet edeceklerini empoze etmek gibi bir hakkı söz konusu değildir. Böylesi bir müdahale din hürriyetinin ihlali olarak görülmektedir.
Ayrıca, Türkiye’nin de tarafı bulunduğu Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatının, 1989 tarihli “Viyana Karar Belgesi” nin 16. maddesinin 4. paragrafında da belirtildiği gibi “üye ülkeler kendi egemenlik alanlarında bulunan dinsel toplulukların serbestçe erişebilecekleri tapınma veya toplanma yerleri kurmasını; kendi hiyerarşik ve kurumsal yapılarına göre düzenlemesini” teminat altına almakla mükelleftirler.
Yine hatırlanmalıdır ki, Türkiye, Avrupa Birliği Katılım Ortaklığı Belgesiyle “Tüm bireylerin, herhangi bir ayırım yapılmaksızın ve dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi görüş, felsefî inanç veya dinine bakılmaksızın, tüm insan hakları ve temel özgürlüklerinden tam olarak yararlandırılmasını temin etmeyi ve düşünce, vicdan ve din özgürlüğünden yararlanma koşullarını daha da geliştirmeyi” taahhüt etmiş bulunmaktadır.
Yine Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi açısından bakılacak olur ise, sadece açık ve net hukuki düzenlemelerin bulunmaması değil; idarenin mevcut yasaları uygulama tarzı da ciddi problemler ortaya koymaktadır. Türkiye’de Protestanların önüne her defasında yeni yasa maddelerinin aşılmaz bir set gibi çekilmesi; Kiliselerinin mühürlenmesi; tabelalarının sökülmesi, gözlem altına alınmaları ve diğerleri gibi uygulamalar (Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin anladığı manada) demokratik toplum kavramı içerisinde izahı oldukça zor olan müdahaleler olarak belirmektedir.
IV. CEZASI OLMAYAN BİR SUÇ: MİSYONERLİK (İNANCINI YAYMA)
“İnsan haklarına saygılı bir anayasal demokrasiyi savunan herkes kamu otoritelerinin dini kesimler arasında negatif veya pozitif ayırımcılık yapmasına karşı çıkmalıdır. Herkes istediği dini seçme ve hayatını ona göre tanzim etme hakkına sahip olmalıdır.
Kimse veya hiçbir kamu kurumu, paternalist bir tavır takınarak, reşit insanlara neye inanmaları gerektiği veya hangi dinin daha doğru olduğu yolunda talimat vermeye kalkmamalıdır. Dinler de serbest piyasada yarışmalıdır, çünkü ancak o zaman gelişebilirler. Dindarlar dinlerini koruma ve yaymada kamu otoritelerinin desteğine ve gücüne değil, kendi inançlarının sağlamlığına ve dinlerinin doğruluğuna başvurmalıdır.”[23]
Prof. Dr. Atilla Yayla
Yukarıdaki bölümlerde de söylendiği gibi Türkiye’de herhangi bir dinin propagandasını yapmayı cezalandıran her hangi bir kanun maddesi bulunmamaktadır. Zaten aksi bir tutum Türkiye’nin benimsediği Laiklik ilkesinin açıkça ihlali anlamına gelirdi. Ancak kamuoyunda öylesine bir hava yaratılmış durumdadır ki, Hıristiyanlık propagandası yapmak bir suç olarak algılanmaktadır. Yukarıda atıfta bulunduğumuz Özel Raportörün değerlendirmesi bu algılamanın kaynaklarına ışık tutmaktadır. Yunanistan’da ya da Bulgaristan’da nasıl ki bir Müslüman’ın kendi dinini anlatabilmesi ve hatta kendi dinine ikna edip cemaatine yeni üyeler kazanmasını doğal bir hakkı olarak görüyor isek, nüfusunun % 99’unun Müslüman olduğu bir ülkede de Hıristiyanlar, kendi inançlarını birinci ağızdan anlatabilmelidirler. Eşit şekilde bütün dinlerin saçma olduğunu düşünen bir ateistin de görüşlerini kamuoyuna aktarma, kendine taraftar toplamaya çalışma hakkı vardır. Demokrasi vahşet ve şiddet çağrısı yapmayan her türlü görüşün kendisini serbestçe ifade edebildiği bir rejimdir.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin son derece veciz bir şekilde ifade ettiği gibi:
“İfade özgürlüğü, toplumun ilerlemesi ve her insanın gelişmesi için esaslı koşullardan biri olan demokratik toplumun temel müesseselerinden birini oluşturur...İfade özgürlüğü, sadece lehte olduğu kabul edilen ya da zararsız ya da ilgilenmeye değmez görünen “bilgi” ve “düşünceler” için değil, ama ayrıca devletin ya da nüfusun bir bölümünün aleyhine olan, şok eden, rahatsız eden düşünceler için de uygulanır. Bunlar, “demokratik toplumun” olmazsa olmaz unsurlarından olan; çoğulculuğun, hoşgörünün ve açık fikirliliğin gerekleridir.”[24]
AİHM Din özgürlüğünün anlamını da şu şekilde açıklamaktadır:
“9. Maddede koruma altına alındığı şekliyle, düşünce, vicdan ve din özgürlüğü Sözleşmedeki anlamıyla “demokratik toplumun” temel müesseselerinden birini oluşturur. Din özgürlüğü boyutunda ise bu, yalnızca inananların hayat anlayışları ve kimliklerinin en önemli yapı taşlarını oluşturmakla kalmaz; aynı zamanda, tanrı tanımazlar, bilinemezciler, şüpheciler ve ilgisizler açısından da kıymetli bir şeydir. Burada demokratik toplumun ayrılmaz unsuru, yüzyıllar sonunda zorlukla gerçekleştirilen çoğulculuk söz konusudur”[25]
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi din değiştirmeye davet etmeyi suç sayan Yunanistan’ı mahkum ederken bu konuda oldukça net bazı kriterler oluşturduğu görülmektedir:
“Bir mezhebe yeni üyeler kazanmak için mal yada toplumsal avantajlar önermek ya da ihtiyaç içerisindeki insanlar üzerinde yolsuz bir baskı uygulamak ...yada şiddet kullanmak yada beyin yıkamak gibi” yolsuz araçlara başvurulmadıkça din değiştirmeye davet etmenin düşünce” vicdan ve din hürriyeti kapsamında yer aldığını belirtmiştir.[26]
Yine Mahkemeye göre bir kişinin dinini açıklama hürriyeti başkalarını kendi dinine inandırma hürriyetini de içinde barındırır. Eğer böyle bir özgürlük tanınmaz ise din değiştirme özgürlüğünün hiçbir anlamı kalmayacaktır .[27]
V. DİNİ TOPLULUKLARIN ÖRGÜTLENME ÖZGÜRLÜĞÜ
Yukarıda atıfta bulunduğumuz ‘Hasan ve Chaush’ davasından da görüldüğü üzere AİHM, dini toplulukların örgütlenmesi söz konusu olduğunda konuyu Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 11. Maddesi çerçevesinde değerlendirmektedir.
Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin örgütlenme özgürlüğünü düzenleyen 11. Maddesi şöyle demektedir:
1. Herkes asayişi bozmayan toplantılar yapmak, dernek kurmak, ayrıca çıkarlarını korumak için başkalarıyla birlikte sendikalar kurmak ve sendikalara katılmak haklarına sahiptir.
2. Bu hakların kullanılması, demokratik bir toplumda, zorunlu te**irler niteliğinde olarak, ulusal güvenliğin, kamu emniyetinin korunması, kamu düzeninin sağlanması ve suç işlenmesinin önlenmesi, sağlığın veya ahlakın veya başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması amaçlarıyla ve ancak yasayla sınırlanabilir. Bu madde, bu hakların kullanılmasında silahlı kuvvetler, kolluk mensupları veya devletin idare mekanizmasında görevli olanlar hakkında meşru sınırlamalar konmasına engel değildir.
AİHM Türkiye ve Yunanistan’ı mahkum ettiği 1998 tarihli iki kararıyla, örgütlenme özgürlüğünün önemini oldukça net bir biçimde ortaya koymuştur. Mahkemeye göre;
“Vatandaşların karşılıklı menfaatlerinin bulunduğu bir alanda topluca hareket etmek üzere hukuki bir yapı kurabilmeleri, örgütlenme hakkının en önemli unsurlarından biridir ki, bu olmaksızın söz konusu hak her hangi bir anlamdan yoksun kalır. Ulusal yasama organının bu özgürlüğü düzenleme biçimi ve o düzenlemelerin yetkililer tarafından pratikte uygulanması, o ülkede demokrasinin düzeyini ortaya koyar. Tabi ki Devletlerin, bir örgütün amacı ve faaliyetlerinin kanun hükümlerine uygun olduğuna kanaat getirme hakları vardır; ancak Devletler bunu Sözleşme’deki yükümlülüklerine uygun bir tarzda ve Sözleşme organlarının denetimine tabi olarak yapmak zorundadırlar. Sonuç olarak, 11. Maddedeki istisnalar dar yorumlanır, sadece, ikna edici ve zorlayıcı sebepler örgütlenme özgürlüğü üzerindeki kısıtlamaları haklı gösterebilir. Devletler, Sözleşmenin 11. Maddesinin ikinci fıkrasındaki gerekliliğin bulunup bulunmadığını belirlerken sınırlı bir takdir alanına sahiptirler; bu takdir alanı, kanunu ve bağımsız mahkemeler tarafından verilen kararlar dahil kanunu uygulayan kararları da içeren sıkı Avrupa denetimiyle el ele gider ”[28]
Yine, AİHM’nin, Türkiye Birleşik Komünist Partisinin kapatılması nedeniyle Türkiye’yi mahkum ettiği kararında da belirttiği gibi:
“Sözleşmenin 11. Maddesi bir örgütün sadece kurulmasıyla sınırlı tutulacak olursa, bu maddede güvence altına alınan hak büyük ölçüde teorik ve hayali kalacaktır; çünkü ulusal makamlar Sözleşme’ye uygun davranmaksızın bu örgütü hemen yasaklayabilirler. Buradan çıkan sonuca göre 11. Maddenin sağladığı koruma, örgütün bütün yaşamı boyunca devam eder; bir örgütün yetkili makamlar tarafından kapatılması 11. Maddenin ikinci fıkrasındaki şartlara uygun olmak zorundadır”[29]
Bu iki karar hem bir örgüt kurma ve hem de kazanılmış tüzel kişiliği sürdürme haklarını çok net bir şekilde ortaya koymaktadır. Vatandaşların siyasi ve kültürel yaklaşımları çerçevesinde örgütlenebilmeleri üzerinde bir tartışma yok ise, dini cemaatler de örgütlenebilmeli, hukuki bir kişilik kazanabilmelidirler. Türkiye Dernekler ve Vakıflarla ilgili hukuki düzenlemelerini
yukarıdaki kararlar ışığında gözden geçirmelidir.
VI. ÖNERİLER ve TALEPLER
· Protestan Kiliselerinin kapatılması girişimlerine derhal son verilmelidir.
· Her türlü dinsel hoşgörüsüzlük biçiminin ortadan kaldırılması için mücadele edilmelidir. Bu amaçla:
- İslamiyet dışındaki dinlere ve bu dinlerin mensuplarına yönelik ön yargı yaratacak fikirler okul kitaplarından çıkarılmalıdır.
- Basın ve yayın organları, dinsel hoşgörüsüzlüğü kışkırtan haber ve yayınları engellemek için öz denetim mekanizmalarını işletmelidir.
- Başta güvenlik güçleri olmak üzere bütün kamu çalışanları insan hakları eğitimi almalı, “din özgürlüğü” bu eğitim çalışmalarının parçalarından biri olmalıdır.
· İbadet yerlerinin açılmasıyla ilgili tüm yasal mevzuat gözden geçirilerek Türkiye’nin tarafı olduğu uluslararası düzenlemelerle uyumlu hale getirilmelidir.
· Nüfus cüzdanlarındaki din hanesi çıkartılmalı veya din değiştiren kişilerin yeni dinlerini kayıt ettirme taleplerinin karşısına dikilen bürokratik önlemler ortadan kaldırılmalıdır.
· Özel Raportörün Protestanlarla ilgili olarak Türkiye’ye yaptığı şu tavsiye büyük bir dikkatle ele alınmalıdır:
“Protestanlar için, ibadet yerleri de dahil olmak üzere, kendi mülklerini edinme ve bunları idare etmelerini sağlayacak uygun hukuki mekanizmalara sahip olmak temel öneme sahiptir. Öyle görünmektedir şu andaki aygıtlar (örneğin dernek kurmak gibi) mevcut hukuki sınırlamalar (dinsel dernek kurulmasını imkansız kıldığından) karşısında yetersiz kalmaktadır. Her halükarda, bütün dini toplulukların ihtiyaçlarına cevap verecek ve haklarına saygı duyulmasını teminat altına alacak hukuki bir yapı oluşturulması önemle tavsiye olunur.”[30]
· Özel Raportörün Türkiye’deki bütün dini azınlıklar için getirdiği şu tavsiyeler zaman geçirilmeksizin hayata geçirilmelidir:
“...Hükümet, her ne zaman ortaya çıkarsa çıksın hoşgörüsüzlüğün bütün tezahür biçimleriyle mücadele etmelidir.
...Hükümet hem din ve inanç temelinde gerçekleştirilen ayrımcılığa karşı daha fazla hukuki koruma sağlamalı ve hem de bu hukuki güvencelerin işler kılınması ve saygı görmesini teminat altına almalıdır.
... Hükümet hem ihtiyaçlarının neler olduğunu daha iyi anlayabilmek ve hem de güven ve saygının ilerletilmesi için dinsel azınlıklara mensup topluluklarla samimi bir diyalog başlatmalıdır.”[31]
EK: 1 / sayfa 1
PROTESTAN KİLİSELERİNİN YAPISI
Hıristiyanlık (İsevilik) içinde ilk ana mezhep ayrımı Doğu ve Batı Roma İmparatorluğu arasındaki güç kavgası çerçevesi içinde doğuda Ortodoks kiliseleri ve batıda Roma Katolik kilisesi olarak asırlar içinde gelişip11. yy da kesinleşmiştir. Protestanlık mezhebi 16. yy başlarında Roma Katolik kilisesinde İncil’in özü dışına taşan yanlış geleneklere ve uygulamalara karşı bir “kilise reformu” ve “öze dönüş” olarak ortaya çıkmıştır. Esasen reform hareketleri sürekli olmuş ancak bu tarihlerde Martin Luther ve diğer reformcularla tam bir hareket oluşmuş ve neticede Papalık yetkisini kabul etmeyen bir kilise yapısı, Protestanlık mezhebi yerleşmiştir.
Mezhep’e atfedilen isimden, yani ‘protesto’ kökeninden anlaşılacağı gibi Protestanlık, merkezi ve hirarşik bir sisteme bağlı olmayan bir yapı içerir. Ayrıca İncil’e uymadığına inandıkları ikona, heykeller ve azizlere dua gibi dini geleneklere genelde batıl inanç gözü ile bakmaktadırlar. Bu kısa yazıda her alanı ve özellikle teolojik farklılıkları ele almak olanaksızdır. Burada şunu belirtmekle yetinmek zorundayız: Protestanlık temel inançta; yani tek Tanrı olduğu ve O’nun, tüm insanların günahlarından kurtuluşu için kendi özünden olan ‘Tanrı Sözü’ olan İsa Mesih’i yollaması ve İsa Mesih’in günahsızlığına rağmen insanlar için çarmıhtaki ölümü, 3. gün dirilip göğe alınması ve de mevcut dünyanın sonu olan ikinci gelişinde insanlığı yargılayacağı inancında; diğer iki ana mezheple ortak inanca sahiptir. Ancak çeşitli ibadet uygulamalarında, kilise yapısında ve de bazı yorumlarda hem Roma Katolik hem de Ortodoks kiliselerinden farklıdır.
Ayrıca Protestanlığın ‘özgür ifade’ ve yoruma açık teolojik kavramlarda farklılıklara izin veren yapısı ile yüzyıllar içinde kendi içinde de farklı mezhepcikler diyebileceğimiz akımlar olmuştur ve halen de olmaktadır. Örneğin İngiliz Krallığı’nın Vatikan’a dini bağımlılığından kopuşunda oluşan Anglikan Kilisesine üye kiliselerin hepsi aynı ruhban sınıfı içermesine rağmen aralarında farklılar ihtiva eder, örneğin bazıları daha geleneksel törenler ve dualar uygularken diğerleri daha esnek ve halk katılımına ağırlık verir. Bir diğer örnek bazı Protestan kiliseleri ‘bebek vaftizi’ uygularken, bazıları buna karşı olup vaftizin iman etmekle bağlantılı olması nedeniyle sadece bilinçli bir yaşta iman edenler için uygulanabileceğine ısrar eder. Bazıları arasında farklıklar da sadece idari yapıdan dolayıdır. ANCAK NETİCEDE DİKKATE ALINMASI GEREKEN EN ÖNEMLİ NOKTA PROTESTAN KİLİSELERİNİN BİR TEK MERKEZİ VEYA MERKEZ-İ BİR YAPISI OLMAMASIDIR. NEREDEYSE TÜM KİLİSELER BİRBİRİNDEN BAĞIMSIZDIR VEYA BAZILARI AYNI GRUP/MEZHEPCİK ALTINDA TOPLANMIŞTIR. “Protestan Kiliseleri Birliği” gibi kurumlar bile sadece karşılıklı sevgi ve saygı ile ortak inancın ilişki ve işbirliği kavramlarını içerip yaptırımcı ya da idari bir merkez oluşturmaz.
Burada kilise kavramına da kısaca değinmemiz şarttır. İncil’de ve Hıristiyanlıkta (İsevilikte) kilise bir bina veya bir kuruluş anlamı taşımaz. Bir topluluk, bir cemaat demektir. İbadet her yerde olabilmekle beraber cemaatin topluca bir araya gelebileceği yer ibadet yeri/toplantı yeridir, halk arasında kullanım alışkanlığı olarak bu yere kilise dense bile esasen ‘kilise’ çok daha geniş bir kavramdır. Bu nedenle de ‘kilise’ ya da ‘ibadet yeri’ denilen mekan ‘sadece haftada bir toplu ibadet içindir’ kavramı ile sınırlı olmayıp dua, Kutsal Kitap çalışması veya tüm inanç içerikli işler içindir. Ancak şu da bir gerçektir ki kilise kurumsal bir kavram olmamakla beraber devlet ve toplum karşısında yasal sorumluluklarını yerine getirebilmesi için bazı alanlarda idari/tüzel bir yapı da taşımak zorunda kalmaktadır.
Yeryüzünde halklar ve hatta sosyal yapılar arasında bile kültürel farklılıklar olduğu gerçeği ile yukarıdaki hususlar da göz önüne alınınca, Protestanlık içinde de farklı topluluklar (kiliseler) olması da doğaldır. Özellikle tek merkezden idare türü bir yapı kabul edilmediğine göre. Bu nedenlerle ‘tüm Protestanlar bir binada toplanır’ gibi bir yapı hiçbir zaman olmamıştırve olamaz da. Sonuçta doktrin,
EK: 1 / sayfa 2
uygulama ve idari farklılıklar ve de sahiplenme sorunları gibi nedenlerle Katolik ve Ortodokslara ait ibadet yerlerini sürekli kullanma olasılığı yoktur (örneğin İzmir’deki bir Protestan kilisesi 1980’li yıllarda Ortodokslarca kullanılan küçük bir kilise binasını izinleri ile bir kaç yıl kullanmış ama sonunda yukarıdaki nedenlerin karışımından dolayı çıkmak zorunda kalmıştır).
Farklı kiliseler ve ibadethanelere ihtiyaca bir diğer neden de özellikle büyük şehirlerde cemaat üyelerinin çok farklı mahaller ve uzak mesafelerde oturmalarıdır.
Bugün dünyanın neresine bakarsak çeşitli toplantı yerlerini kullanan Protestan kiliseleri vardır. Bazıları genelde kilise denince akla gelen görkemli ibadet yapılarında toplanmaktadır, bazıları bir işyeri, depo veya sinema binasını alıp iç mekanını düzenleyip kullanmaktadır, bazıları hafta sonları okul veya spor salonlarını kiralayarak toplu ibadetlerini yerine getirmektedirler, hatta bazıları da evlerde toplanmaktadır. Gerekirse bunlardan yüzlerce örnekler verebiliriz ve hepsi ana Protestan kiliseleri tarafından Protestan toplulukları/kiliseleri olarak tanınmaktadır. Nitekim ‘Türkiye Protestan Kiliseleri Birliği’ ve üyesi topluluklar da hem Avrupa hem de Dünya İncili (Protestan) Birliklerince tanınmakta ve de bu birliklere üyedir.
Zekai Tanyar
“Türkiye Protestan Kiliseleri Birliği”
Yönetim Kurulu Üyesi
EK-2 / sayfa 1
Din ve İnanca Dayanan Her Türlü Hoşgörüsüzlüğün ve Ayrımcılığın
Tasfiye Edilmesine Dair Bildiri
Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun
25 Kasım 1981 tarihli ve 36/55 sayılı
Kararıyla ilan edilmiştir.
[BAŞLANGIÇ]
Genel Kurul,
Birleşmiş Milletler Şartı’nın temel prensiplerinden birinin, her insanın doğasında bulunan insanlık onuru ile eşitlik olduğunu, ve bütün Üye Devletlerin ırk, cinsiyet, dil veya din ayrımcılığı yapmaksızın herkesin insan haklarına ve temel özgürlüklerine her yerde saygı gösterilmesini ve uyulmasını sağlamak ve teşvik etmek için Teşkilatla birlikte ayrı ayrı veya ortaklaşa faaliyette bulunma taahhüdü altına girdiklerini dikkate alarak,
İnsan Hakları Evrensel Bildiri’nin ve İnsan Haklarına dair Uluslararası Sözleşmelerin ayrımcılık yapmama ve hukuk önünde eşitlik prensipleri ile düşünce, vicdan, din ve inanç özgürlüğünü ilan ettiğini dikkate alarak,
İnsan haklarına ve temel özgürlüklere, özellikle düşünce, vicdan, din ve her türlü inanç özgürlüğüne kayıtsız kalmanın ve bu özgürlükleri ihlal etmenin, doğrudan veya dolaylı olarak, bilhassa diğer Devletlerin iç işlerine yabancı müdahalesi olarak kullanıldığı ve haklar ve uluslar arasındaki nefretin tutuştuğu yerlerde savaşları ve insanlığa büyük acıları beraberinde getirdiğini dikkate alarak,
Din veya inanç, inancını açıklayan bir kimsenin yaşam anlayışının temel unsurlardan biri olduğunu ve bu din veya inanç özgürlüğüne bütünüyle saygı gösterilmesi ve güvence altına alınması gerektiğini dikkate alarak,
Din ve inanç özgürlüğü ile ilgili konularda anlayışın, hoşgörünün ve saygının ilerletilmesinin, ve din veya inancın Birleşmiş Milletler Şartı’yla, Birleşmiş Milletlerin ilgili diğer belgeleriyle ve bu Bildiri’nin amaçları ve prensipleriyle bağdaşmayacak hedefler için kullanılmasının kabul edilemezliğini sağlamanın temel olduğunu dikkate alarak,
Din ve inanç özgürlüğünün ayrıca dünya barışı, sosyal adalet ve halklar arasında dostluk hedeflerine varılmasına, ve sömürgecilik ve ırksal ayrımcılıkla ilgili ideolojilerin ve uygulamaların tasfiye edilmesine katkıda bulunacağını dikkate alarak,
Birleşmiş Milletler ve onun uzman kuruluşlarının himayesinde kabul edilen ve yürürlüğe girme durumunda bulunan her türlü ayrımcılığın tasfiye edilmesine dair sözleşmelerin tatmin edici olduklarını kaydederek,
Din veya inanç konularında dünyanın bazı bölgelerinde hala hoşgörüsüzlük gösterilmesinden ve ayrımcılık bulunmasından kaygı duyarak,
Hangi biçimde ve görünümde olursa olsun, bu tür hoşgörüsüzlüklerin süratle tasfiye edilmesi ve din veya inanç sebebiyle ayrımcılık yapılmasının önlenmesi ve bununla mücadele edilmesi için gerekli bütün te**irleri almaya karar vererek,
Din veya İnanca Dayanan Her Türlü Hoşgörüsüzlüğün ve Ayrımcılığın Tasfiye edilmesine dair bu Bildiri’yi ilan eder:
EK-2 / sayfa 2
Madde 1 [ Düşünce, vicdan ve din özgürlüğü]
1. Herkes düşünce, vicdan ve din özgürlüğü hakkına sahiptir. Bu hak, bir dine veya dilediği bir inanca sahip olma ve dinini veya inancını kendi başına veya başkaları ile birlikte toplu olarak ve aleni veya gizli bir biçimde ibadet etme, gereklerine uyma, uygulama ve öğretme yoluyla açığa vurma özgürlüğünü de içerir.
2. Hiç kimse bir dine veya dilediği inancına sahip olma özgürlüğünü zedeleyecek bir zorlamaya maruz bırakılamaz.
3. Bir kimsenin dinini veya inancını açığa vurma özgürlüğü, sadece hukuken öngörülen ve kamu güvenliğini, kamu düzenini, sağlığı, ahlakı veya başkalarının temel hak ve özgürlüklerini korumak için gerekli olduğu ölçüde sınırlamalara tabi tutulabilir.
Madde 2 [ Ayrımcılık yasağı]
1. Hiç kimse din veya başka bir inancı sebebiyle bir Devlet, bir kurum, bir kişi grubu veya tarafından ayrımcılığa maruz bırakılamaz.
2. Bu Bildiri’nin amacı bakımından “din veya inanca dayanan hoşgörüsüzlük ve ayrımcılık” deyimi, eşitlik üzerine kurulu bulunan insan haklarının ve temel özgürlüklerin tanınmasını, kullanılmasını veya bunlardan yararlanılmasını hükümsüz kılma veya zedeleme amacı taşıyan veya bu sonucu doğuran, din veya inanca dayalı bir farklılaştırma, dışlama, kısıtlama veya ayrıcalık tanıma anlamına gelir.
Madde 3 [ Din veya inanca dayanan ayrımcılığın anlamı]
İnsanlar arasında din veya inanca dayanan bir ayrımcılık, insanlık onuruna karşı bir aşağılama ve Birleşmiş Milletler Şartı’nın prensiplerini inkar oluşturur; bu ayrımcılık, İnsan Hakları Evrensel Bildirisi’nde ilan edilen ve İnsan Hakları Uluslararası Sözleşmelerinde ayrıntılı bir biçimde düzenlenen insan haklarının ve temel özgürlüklerini ihlal ettiği ve uluslar arasında dostane ve barışçıl ilişkilere karşı bir engel olduğu için yasaklanır.
Madde 4 [ Din veya inanca dayanan ayrımcılığı önleme ve tasfiye etme yükümlülüğü]
1. Bütün Devletler, kişisel, ekonomik, siyasal, sosyal ve kültürel yaşamın her alanında insan haklarının ve temel özgürlüklerinin tanınması, kullanılması ve bunlardan yararlanılması sırasında din ve inanca dayanan ayrımcılığı önlemek ve tasfiye etmek için etkili te**irler alır.
2. Bütün Devletler, bu tür ayrımcılığı yasaklamak için gerektiği takdirde mevzuat çıkarmak veya değiştirmek de dahil, din veya bu konudaki diğer inançlara dayanan hoşgörüsüzlükle mücadele etmek üzere gerekli bütün te**irleri almak için her türlü çabayı gösterir.
Madde 5 [ Çocuğun hakları]
1. Çocukların anne ve babaları, eğer varsa vasileri kendi dinlerine veya inançlarına ve kendi inançları doğrultusunda çocuklarının yetişmelerini istedikleri ahlak eğitime uygun bir tarzda aile içindeki yaşamı düzenleme hakkına sahiptir.
2. Her çocuk, din veya inanç konularında anne ve babasının, ve varsa vasisinin dileğine uygun olan bir eğitime ulaşma hakkından yararlanır; çocuklar, kendi anne ve babasının veya vasisinin dileğine aykırı bir din veya inanç öğretimi almaya zorlanamaz; bu konuda çocukların yüksek menfaatleri, yönlendirici bir prensiptir.
3. Çocuklar, din veya inanca dayanan her türlü ayrımcılığa karşı korunur. Çocuklar anlayış, hoşgörü, halklar arasında dostluk ve evrensel kardeşlik, başkalarının din veya inanç özgürlüğüne saygı ruhu ile bütün enerjisini ve yeteneklerini insan kardeşlerinin hizmetine sunması gerektiği bilinci içinde yetiştirilir.
4. Anne ve babasının veya bir vasinin bakımı altında bulunmayan çocukların din veya inançları konusunda, kendi ifade ettikleri dilekleri veya onların dileklerini gösteren başka belirtiler dikkate alınır; çocukların yüksek menfaatleri, yönlendirici bir prensiptir.
EK-2 / sayfa 3
5. Çocuğun içinde yetiştirildiği bir din veya inancın uygulamaları, bu Bildiri’nin birinci maddesinin üçüncü fıkrası dikkate alınarak, çocuğun fiziksel veya ruhsal sağlığına veya tam olarak gelişmesine zarar verici olamaz.
Madde 6 [ Düşünce, vicdan veya inanç özgürlüğünün içeriği]
Düşünce, vicdan, din veya inanç özgürlüğü bu Bildiri’nin birinci maddesine uygun olarak, ve birinci maddenin üçüncü fıkrası hükümleri çerçevesinde, başka özgürlüklerin yanında, aşağıdaki özgürlükleri de içerir.
a) Bir din veya inanç ile bağlantılı olarak, ibadet etme veya toplanma, ve bu amaç için gerekli yerleri kurma ve kullanma;
b) Gerekli vakıf veya insancıl amaçlı kurumlar kurma ve bunları işletme;
c) Bir dinin veya inancın törenlerine veya geleneklerine ilişkin gerekli araçları ve materyalleri yeterli ölçüde yapma, alma ve kullanma;
d) Bu alanla ilgili yayımları yazma, yayınlama ve dağıtma;
e) Bir din veya inancın öğretimini, bu amaçlar için uygun yerlerde yapma;
f) Bireylerden ve kurumlardan gönüllü mali yardım vermelerini isteme ve alma;
g) Bir dinin veya inancın gerekleri ve standartları bakımından uygun olan liderleri yetiştirme, atama, seçme ve yerini alacak olanı belirleme;
h) Bir kimsenin dininin veya inancının kurallarına uygun olarak dinlenme günlerine ve bayram tatillerine ve törenlerine uygun davranma;
i) Ulusal ve uluslararası düzeyde, din ve inanç konularında bireyler ve topluluklarla iletişim kurma ve sürdürme;
Madde 7 [ Hakların iç hukukla olan ilişkisi]
Bu Bildiri’de yer verilen haklar ve özgürlükler, herkesin bu hakları ve özgürlükleri uygulamada kullanabilmesini sağlayacak şekilde ulusal mevzuatta düzenlenir.
Madde 8 [ Hakların uluslararası belgelerle ilişkisi]
Bu Bildiri’deki hiç bir hüküm, İnsan Hakları Evrensel Bildirisi ile İnsan Haklarına dair Uluslararası Sözleşmelerde tanımlanan bir hakkı kısıtlayıcı veya kullanımını durdurucu bir şekilde yorumlanamaz.
[1] İhsan Özbek’in yazar Türker Alakan’ın 17/05/2002 tarihli Radikal gazetesinde atıfta bulunduğu sözleri.
[2] Bkz. Dünya gazetesi, 24.03.2002
[3] 1 Mart 2000 tarihinde Ercan Şengül ve Necati Aydın İzmir’in Kemalpaşa ilçesinde İncil ve Hz. İsa’nın yaşamını anlatan kitaplar dağıttıkları sırada Jandarma tarafından gözlem altına alınmış, çıkartıldıkları mahkemede “İslam” dinine hakaret ettikleri gerekçesiyle tutuklanmışlardı. Kefalet talepleri reddedilmiş ve bir ay tutuklu kaldıktan sonra, yapılan duruşmada müştekiler sanıkların sadece kendilerine kitap verdiğini, İslam Dinine yönelik olarak herhangi bir beyanlarının bulunmadığını, daha önceki ifadelerini jandarmanın hazırlayıp kendilerine imzalattığını söylemeleri üzerine serbest kaldılar. Ercan Şengül ve Necati Aydın’ın haksız yere tutuklu kalmalarına neden olan jandarma görevlileri hakkında yaptıkları suç duyurusu Adalet Bakanlığı Ceza İşleri Genel Müdürlüğü tarafından hiçbir gerekçe gösterilmeden reddedildi. Şengül ve Aydın’ın konuyla ilgili olarak Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine yaptıkları müracaatın incelenmesi devam etmektedir.
[4] bkz. İsmail Kulakçıoğlu’nun Bursa’da yayınlanan Olay Gazetesi’nin 6 Ağustos 2000 tarihli sayısına verdiği Mülakat.
[5] Avustralya vatandaşı Ian McLure 24.05.2000 tarihinde Avcılar İlçe Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Bürosunca “misyonerlik” faaliyetleri nedeniyle gözlem altına alınmış, gözaltında bulunduğu sırada çeşitli hakaretlere uğradığı gibi kaba dayağa da maruz kalmıştı. McLure darp ve cebir izlerini belgeleyen tıbbi rapor ile davacı olmuş, 2 yıl süren duruşmalar neticesinde mahkeme 13.06.2002 tarihinde sanık baş komiseri TCK 245’den suçlu bulmuştur.
[6] İzmir “ İsa Mesih Topluluğu (Karataş Protestan Kilisesi)”, cemaatinin ibadetlerini gerçekleştirdiği, 12 Eylül 1999 Pazar günü saat 11.00 civarında, İzmir Emniyet Müdürlüğüne bağlı bir grup polis, ellerinde otomatik silahlar ve yanlarında Star Gazetesi muhabiri olduğu halde, Kiliseye girmiş ve o esnada ibadet etmekte bulunan 40 kişiyi gözlem altına almış, ardından da Kiliseyi mühürlemişti. Cemaat, Terörle Mücadele Şubesine götürülmüş, geceyi burada geçirdikten sonra savcı önüne çıkarıldı. Cumhuriyet Savcısı “...eylemin 677 sayılı Yasa kapsamına nümas bulunmadığı, ancak izinsiz yerde ibadetin idari bir eylem olup cezai yaptırımın bulunmadığı gibi Anayasa’nın da ibadet ve inanç özgürlüğünü güvenceye aldığı, dolayısı ile eylemin suç oluşturmadığı”nı belirterek TAKİBATA MAHAL OLMADIĞINA karar vermiş; ayrıca, gözaltına alma işleminin savcılığa bilgi verilmeden gerçekleştirilmesi nedeniyle emniyet görevlileri hakkında suç ihbarında bulunmuştur. Aynı yılın Aralık Ayında Kilisenin açılmasına izin verilmişse de, İzmir Valiliği 2002 Martında yaptığı bir tebligatla bu yerin Kilise olarak kullanılamayacağını bildirmiştir.
3 Ekim 1999 günü Zeytinburnu “İsa Mesih İnanlıları” Protestan Kilisesini basan İstanbul Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şubesine bağlı polisler, Pazar ibadetlerini yerine getirmekte olan 28 kişiyi gözlem altına almış ve izinsiz toplantı düzenlemek ve ayin icrasına mahsus mahaller haricinde ayin yapmak suçlamasıyla Savcılığa havale etmişti. Zeytinburnu Cumhuriyet Savcılığı 2911 sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri yasasının “ ... 4/ b maddesinde gelenek ve göreneklere göre yapılacak toplantılarda izin alınmasına gerek olmadığı açıkça belirtildiğinden ve sanıkların dini inançları ve gelenekleri doğrultusunda ibadet yeri olarak belledikleri bu evde sırf ayin yapmak maksadı ile toplanmaları eyleminde 2911 Sayılı Kanuna aykırılık durumunun bulunmadığını” belirterek KOVUŞTURMA YAPILMASINA YER OLMADIĞINA karar verdi.
[7]Elimination of All Forms of Religious Intolerance- Situation in Turkey, Fifty-fifth session item 116 (b) of the provisional agenda, para. 148)
[8] Commission on Human Rights, fifty-seventh session
[9] http://www.diyanet.gov.tr/diyanet/ekm99/gundem4.htm
[10] http://www.diyanet.gov.tr/diyanet/ekm99/gundem2.htm
[11] Erzurum Milletvekili Aslan Polat, Genel Kurul Tutanağı 21. Dönem 4. Yasama Yılı 33. Birleşim 07/Aralık /2001
[12] Dönemin İçişleri Bakanı Sadettin Tantan’ın Genel Kurul’da yaptığı konuşma, 21. Dönem 2. Yasama Yılı 68. Birleşim 09/Mart /2000 yaptığı konuşma
[13] http://www.kultur.gov.tr/portal/tari...p?belgeno=1603
[14] “Ermeni İsyanlarında Misyoner Okullarının Rolü”, (Yakın Tarihimizde Kars ve Doğu Anadolu Sempozyumu) 17-21 Haziran 1991, makalenin tamamı için bkz. http://www.inaf.gen.tr/turkish/newsbul/20001005.htm
[15] İçişleri Bakanlığının B.05.1.EGM.0.12.05.05 sayılı yazısı.
[16] Evrensel Gazetesinin, 30.11.2001 sayılı nüshasında yer alan habere göre, Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Nuri Yılmaz, yurt genelinde yapımı devam eden camilerin yüzde 81’inin ruhsatsız olduğunu, yüzde 55’nin de mimari projesinin bulunmadığını söylemiştir.
[17] Norwegian Helsinki Committee, “Freedom of Religion in Turkey, The secular state model, the closing down of the Welfare Party and the situation of Christian groups, Report 2 / 1998.”
[18] Danıştay 5. Dairesi E. 1986 / 1723, K. 1991 /933, Kt. 22 /5/1991
[19]Ankara Bölge İdare Mahkemesi, Y. D. İtiraz No: 1995/2171
[20] European Commission of Human Rights, No. 9401 / 81, Dec. 17.12.81, D:R. 27 p. 228
[21] Case of Hasan and Chaush v. Bulgaria, application no. 30985 / 96, 26 October 2000, para 62
[22] Manoussakis and others v. Greeece, 17 Eur. Ct.H.R. ser. A 1347 1999-IV
[23] Prof.Dr. Atilla Yayla, “Din Özgürlüğüne Saygı” , Radikal, 18.12.2001
[24] Handyside Judgment of 7 December 1976, Series A no.24,p.23,para.49.
[25] Kokkinakis judgment of 25 May 1993, Series A no.260-A,p.17,para.31-1
[26] Kokkinakis,para 49
[27] Kokkinakis, para 31-3
[28] Sidiropoulos and others v. Greece, 57 / 1997/ 841/ 1047,para,40
[29] United Communist Party of Turkey and others v. Turkey, 133/1996/752/951,para 33
[30]Elimination of All Forms of Religious Intolerance- Situation in Turkey, Fifty-fifth session item 116 (b) of the provisional agenda, para. 164
[31]Elimination of All Forms of Religious Intolerance- Situation in Turkey, Fifty-fifth session item 116 (b) of the provisional agenda, para. 166