Türkiye Ermenileri, Yeni Anayasa ve Lozan (Murat Bebiroğlu) konusu
417 kez okundu,
2 kez cevaplandı. En son mesaj
KSAdmin tarafından gönderildi.
Türkiye Ermenileri, Yeni Anayasa ve Lozan (Murat Bebiroğlu) konusuna cevap yazmak için buraya tıklayınız
Üyeyseniz öncelikle üye girişi yapınız, üye değilseniz
buraya tıklayarak hemen üye olunuz.

09-01-12, 22:43
KSAdmin
Türkiye Ermenileri, Yeni Anayasa ve Lozan I (Murat Bebiroğlu)
Bu yazının birkaç amacı var. Yazının ilk amacı yeni anayasa yapılırken Türkiye Ermenilerinin bu konudaki temel görüşlerinin belirlenmesidir. İkinci olarak konu gündeme gelmişken toplumdaki eksik ve yanlış bilinen bazı kavramların açıklığa kavuşturulması amaçlanmıştır. Son olarak konuyla ilgili önerilere yer verilmiştir.
Değerli Okurlar,
21. Yüzyılın ilk çeyreğinde Dünya iletişim çağına girmenin, globalleşmenin sancılarını çekiyor. 20. Yüzyılın ikinci yarısından bu yana insan haklarının devletler üstü uluslar arası ölçüde korunmasını hedefleyen çalışmalar, genişleyerek sürüyor. Ülkeler hızla değişiyor. Türkiye de ve onun bir parçası olan Türkiye Ermenileri de değişiyor. Değişimin hep düz bir çizgi izlediği ve iyiye, doğruya doğru gittiği söylenemez. Ancak değişim kesin. Bu ortamda Türkiye çağdaş ve sivil bir anayasa yapma yolunda çalışma başlattı. Yeni Anayasa konusunda Türkiye’nin tanıdığı azınlıkların da fikrinin alınacağı açıklandı.
İşte bu konuda bu yazının birkaç amacı var. Yazının ilk amacı yeni anayasa yapılırken Türkiye Ermenilerinin bu konudaki temel görüşlerinin belirlenmesidir. İkinci olarak konu gündeme gelmişken toplumdaki eksik ve yanlış bilinen bazı kavramların açıklığa kavuşturulması amaçlanmıştır. Son olarak konuyla ilgili önerilere yer verilmiştir. Anayasa konusunda taleplerimizin önemli bölümünü arkadaşlarımızla hazırladığımız “Müslüman Olmayan Azınlıklar Raporu 2011 başlıklı raporda
http://hyetert.blogspot.com/2011/02/...poru-2011.html belirtmiştik. Yazıyı hazırlarken Temsil konusunda eskiden yazdığım yazıları aynen aldım, çünkü önemli değişiklikler yok.
TÜRKİYE ERMENİLERİ VE ANAYASA
Son yüzyılda pek çok travma yaşayan, büyük kayıplar veren, bir büyüğümüzün deyişiyle yüz yıldan beri doğduğu yerde ölemeyen Türkiye Ermenileri, sanılanın aksine homojen bir toplum değil. Özellikle son yıllarda ortaya çıkan patriklik ve dini toplum karşıtı önemli bir grup var.
Türkiye, kuruluşundan 88 yıl sonra ilk defa sivil bir anayasa yapmaya çalışıyor. Yeni anayasa Türkiye’nin çağdaş bir hukuk devleti, çağdaş bir demokrasi olarak AB’ne üye olmak istediği bir dönemde hazırlanacak. Bu nedenlerle yeni anayasa biz Ermeniler için de çok önemli. Yeni Anayasa yapma sürecinde biz Türkiye Ermenileri de görüş ve isteklerimizi belirteceğiz. Ancak burada çok ciddi bir durum var. İlk kez Ermeni toplumunda Türkiye Ermenilerinin yönetimi konusunda çok farklı iki görüş var. Aslında üçüncü bir grubun varlığını da belirtmek gerekiyor. Nötrleşmiş gruplar diyebileceğimiz bu büyük grup ya baştan beri hiç cemaat işlerine karışmamış uzak durmuş ya da cemaat işlerine karışmış ve şu veya bu nedenle hayal kırklığına uğramış, küsmüş sonunda unutmuş cemaat mensuplarından oluşuyor. Gerekmedikçe ya da zorunlu olmadıkça kilise gitmiyor, cemaatin etkinliklerine katılmıyor, en önemlisi sorunlarla ilgilenmiyorlar. Bu büyük grup Anayasa konusunda da nötr kalacağı için burada dikkate almıyoruz.
Bir yazar “Kategorilere ayırmak her zaman gerçek karmaşıklığın boyutlarını küçültür”1 diyor. Gerçekten de her iki ana grup da homojen olmadığı gibi bu grupların altında pek çok tali grup var ve bu gruplar net çizgilerle birbirinden ayrılmıyor. Hatta ne istediğini bilmeyen, modaya uyup Patrik bizi temsil edemez diyenler olduğu gibi, Patrik avukat mı ki bizi hukuken temsil etsin diyen kişileri bile gördük. Patriğe, din adamlarına hakaret etmeyi hatta küfretmeyi marifet sayanlar yanında, ateistim diyen ama saygıda kusur etmeyenler de var. Burada amaç kategorize etmek değil, hep söylendiği gibi kolun kırılıp yen içinde kalmaması için tarafların kendi doğrularını açıklıkla dile getirmeleri ve sonra da ortak çözüm yolları aramalarıdır. Bir yandan biz dini toplum olmak istemiyoruz, patrik bizi temsil edemez, biz laikiz deyip sonra patrik seçiminde taraf olmak samimiyetle de etikle de bağdaşmaz. Artık her şey açıkça konuşulmalı, etekteki taşlar dökülmelidir.
İki ana grubu ayıran temel görüşü basite indirgeyerek, Türkiye Ermenilerini dini azınlık olarak görenler ve etnik azınlık olarak görenler olarak tanımlayabiliriz. Bu ayırım TBMM Başkanının Anayasa ile ilgili toplantısında da görülüyor: Ermeni ve Yahudi gazetecilerin Lozan yerine eşit vatandaşlık istedikleri, Rum temsilcisinin ise Lozan güvencelerinden yana olduğu görülüyor 2. Doğal ve haklı olarak kendi toplumunu dini azınlık olarak görmek istemeyenler Lozan’a karşı çıkacaktır. Çünkü bilindiği gibi Lozan, azınlıkları ve tabi Ermenileri dini azınlık olarak tanımlar. Hem Lozan’dan yana olup, hem de dini azınlık olmayı, patriğin hukuki temsilciliğini kabul etmemek aldatma ve yanıltma değilse, ciddi bir çelişkidir.
Bu grupları tanımlamadan önce bir noktayı tekrar açıkça belirtmekte yarar olduğunu düşünüyorum. Bu gruplar ne kadar karşıt olurlarsa olsunlar, ne kadar zıt kutuplarda da olsalar asimile olmadıkları ve ben Ermeni’yim dedikleri sürece er geç yine birlikte yaşamanın yolunu bulacaklardır.
Bu grupları elden geldiğince tanımlayalım:
1) Kendisini eskiden olageldiği, Devletin de kabul ettiği ve Lozan Antlaşmasında yer aldığı gibi dini azınlık olarak tanımlayan, patriklik merkezli cemaatin tüzel kişiliğinin tanınmasını ve örgütlenmeye izin verilmesini isteyen, patrikliği dini topluluğun merkezi ve patriği dini topluluğun hukuki temsilcisi olarak görenler;
Bu ilk geleneksel grup nispeten daha homojen sayılabilir. Büyük bölümü dindar, bir bölümü inançlı ama dinin gereklerini tam olarak yerine getirmeyen, getiremeyen, diğer bir bölümü de ateist, deist ya da dinsiz olduğunu söylemekle birlikte dinin Ermeni toplumunun en önemli varlık nedeni olduğunu kabul eden Patriğe ve kiliseye saygılı ve bağlı Ermenilerden oluşur. Bu grup öncelikle Lozan’ın tam olarak uygulanmasını ardında da çağdaş azınlık haklarının verilmesini istemektedir. Yazarı çizeri, düşünürü ikinci gruba göre azdır. Bu nedenle de toplumda ikinci grup kadar etkin ve yönlendirici değildir. Bu grup, Ermeni Apostolik kilisesinin halkıyla bütünleşmiş, özdeşleşmiş bir kilise olduğu bilincinde olup, Patriğin yeminine uygun olarak toplumun liderliğini yapmasını ister. Sonuç olarak bu grubun talebi, patriklik merkezli cemaatin tüzel kişiliğinin tanınması, geleneklere ve çağdaş gereklere göre örgütlenmesine izin verilmesidir. Burada amaç dini topluluğun sahip olduğu kurum ve varlıklarının korunması ve yaşatılması için merkezi bir denetim, koordinasyon ve merkezi bir planlamanın sağlanmasıdır. Böylece dini topluluğun kendi din adamlarını ve öğretmenlerini yetiştirmek, Ermenice kitap hazırlatmak gibi önemli sorunları da çözülebilecektir. Elbette eskiden olduğu gibi dini konularda karar organı olan Ruhani (Dini) Meclisin yanında sivil konularda vakıflarla ve kurumlarla ilgili konularda karar organı olacak bir sivil meclis bulunacaktır. Ancak yönetimin başında yine patrik olacak ve kararlar sonunda patriğin onayına gidecektir. Patriğin halk tarafından seçilmesinin asıl nedeni de budur.
2) Dini topluluğu ilkel bir yapı olarak görüp, Ermenilerin etnik topluluk, etnik bir azınlık olarak tanınmasını isteyip, patrikliğin merkez, patriğin hukuki temsilciliğine karşı olanlar.
Sivilleşmeci ya da beyaz Ermeniler de diyebileceğimiz ikinci grubun önderliğini yapan yazarçizerler genellikle kendilerini sosyalist, devrimci ve laik olarak tanımlıyorlar. Bu grubun büyük bölümü açıkça söylemese de sosyalizmi, din ve din adamı karşıtlığı olarak görüyor. Bu yüzden de dini toplum olmayı reddediyorlar. Bir bölümü laikliği kendilerine göre yorumlayarak Patrik yönetimini laikliğe aykırı görüyorlar. Sanki patrik toplumun
Hıristiyan yasalarına göre yaşamasını istiyor ya da sanki istese de böyle bir girişimde bulunurmuş gibi.
Bu görüşte olanların bir bölümüne göre, dini toplum olmak bireysel ve eşit vatandaş olmaya engeldir. Hatta nasıl oluyorsa dini toplum olmak siyasal, toplumsal ve kültürel alandaki taleplerinin haklılığının görülmemesine neden oluyormuş: “Zaten Türkiye Ermenilerini ‘dinsel cemaat(ler)’ olarak görmek, hem etnik kimlik ve kültürlerini hem de bireysel vatandaş olma hallerini yadsımak demektir. Ermenileri sadece günümüzdeki yaşantılarıyla Türkiye’deki farklı din gruplarından birisi olarak görmek, onları tarihsizleştirmek, bu ülkedeki tarihsel varlıklarını ve 1915 soykırımının yıkıcı etkilerini, Cumhuriyet döneminde uygulanan siyasi ve ideolojik ayrımcılığı, bunlara karşı Ermeni vatandaşların siyasal, toplumsal ve kültürel alanlardaki taleplerinin haklılığını görmezden gelmek sonucunu vermektedir.”3 Bu grupta pozitif ayırımcılığa pozitif haklara karşı olanların bile olduğu belirtiliyor. Tabi pozitif haktan ne anladıklarını bilmiyoruz. Bu görüş sahipleri pozitif ayrımcılığa karşı olmanın başta ana dilde eğitim olmak üzere pek çok hakka karşı çıkmak olduğunun farkında mı, bilinmez.
Bu grup, birinci grubun aksine, dini önemsemiyor: “kimisi için
Hıristiyanlık ‘sadece bir dindir’ ve Ermeniliğin olmazsa olmazı değildir. Yani, ikinci gruptakiler için bir Ermeni pekâlâ Müslüman da olabilir.”4. İtiraf edelim ki bu görüş din karşıtlığında yeni bir aşama. Yanılmıyorsam ilk defa ciddi bir araştırmada dile getiriliyor. Bu gerçekten bu ikinci grubun önderlerinin başarısıdır. İşin bir başka garip yanı da bu dini azınlık karşıtlarının bir bölümünün Aleviler gibi bir dini grubun haklarından yana olmalarıdır.
Türkiye bu güne kadar hiçbir toplumu etnik azınlık olarak kabul etmedi. Lozan Antlaşmasının tutanakları ve özellikle Lozan’da Türkiye’yi temsil edenlerden İnönü ve Rıza Nur’un anıları incelenirse, Türkiye’nin neden etnik ve dil azınlığı tanımadığı anlaşılır. Ancak bundan sonra da böyle bir değişiklik olmayacağı anlamına gelmez. Elbette bu gruplar diğer kendileri gibi etnik gruplarla işbirliği yaparak Yeni Anayasada istedikleri değişikliklerin yapılması için çalışabilirler.
Cumhuriyetin ilk yıllarında büyük toplumun yaşadıklarını bu grubun önderleri doksanlı yılların sonunda keşfettiler. Etyen Mahçupyan, bu dönemi şöyle tanımlıyor. “Laiklik ve onun Kemalist versiyonunun ima ettiği pozitivizm, dindarları entelektüel hayatın dışında, bir tür ‘gelişememiş’ beyinler olarak tanımlıyordu ve İslami kesimin de bu algıyı değiştirecek itici ve taşıyıcı düşünürleri hiçbir zaman olmadı. Düşünür olarak çıkanlar ancak kendi sosyolojik ve kimliksel çevrelerinin içinde etkili oldular, dilleri evrenselleşemedi, dünyayla bağ kuramadılar ve sıradan insana hitap eden hikmetler serdetmekle kaldılar. Bu durum laik kesimdeki aydın kadroların özgüvenini daha da pekiştirdi. Dünya filozoflarını ‘bilenler’, çağın gereklerini kavrayanlar, yaşanan anı aşan analizler ve öngörüler yapanlar kendileriydi…”5
İkinci grup burada Cumhuriyetçilerle özdeşleşmektedir. Onların büyük bölümünün gözünde de dindarlar gelişmemiş beyinler, müritler olarak görülmektedir. Bu ikinci grubun önderleri Türk tipi laiklik gereği, pozitivist ve jakobendirler. Bunların bir bölümü de bu nedenle amaca ulaşmak için her yolu mubah gören Makyavelistlerdir. Rasyonalistlik iddiası taşımalarına rağmen manipülasyon ve popülizmden de kaçınmazlar. Yine Türk tipi laiklik gereği dinle, kilise ile ilgileri olmasa da patrikliği ve kiliseyi denetimleri altında tutmak istediklerinden patrik seçiminde ve kilise yönetimlerinin seçiminde daima taraftırlar. Ulusal solcu ve liberal basın ve yazarların da -çoğu zaman Ermenilerin sorunlarını körlerin fili tanıması gibi ele alsalar da- büyük ölçüde bu grubun yanında olduğunu da belirtmek gerekiyor.
Tabi az da olsa azınlık olmayı kabul etmeyip benim dinle, kilise ile ilgim yok, devrimci sosyalistim diyen, patrik seçimine de, cemaat vakıfları yönetimine de karışmayan Ermenilerin varlığını da unutmamak gerekir. Bunlara yakın bir grubun benzer bir görüşü de şöyle:“Pozitif ayrımcılık istiyorsan sen kendine, zaten orada sen kendini farklı görüyorsun. Oysa ben kendimi farklı görmek istemiyorum. Tamam, ben Ermeni’yim, sen Türk’sün, öbürü Kürt, öbürü Alevi. Ben burada kendimi farklı olarak görmek istemiyorum. Ben toplumun bir parçası olduğumu hissetmek istiyorum”6. Bu kişileri Baskın Oran’ın azınlık tanımına göz atarak tanımlayabiliriz: “Grup, özel niteliklerini ve geleneklerini korumaya istekli olmalıdır. Yoksa söz konusu grubun asimile olmak istediği anlaşılır ve ona azınlık denmez. Nasıl sınıf bilinci olmadan sosyal sınıf olmazsa, azınlık bilinci olmadan da azınlık olmaz”7 Bu gruba ne diyebiliriz, gönüllü asimilasyon isteğine kimse karşı çıkamaz. Bu grubu nötrleşmiş gruplarla karıştırılmaması gerekir, nötrleşen grup farklılığının bilincinde olan ve onu korumaya çalışan bir gruptur.
Son olarak toplumun önde gelenlerinden olup, daima güçlüden yana olan kişilerin de bu ikinci gruptan yana olduğunu unutmamak gerekir.
Sonuç olarak, Ermeni toplumunda, Ermeni toplumunun eskiden olageldiği gibi dini topluluk olarak tanınmasını ve çağdaş dini ihtiyaç ve geleneklere göre örgütlenmesini isteyenlerle, Ermenilerin diğer Müslüman azınlık gruplarıyla özdeşleşerek etnik topluluk olarak tanınmasını isteyenlerin ayrı gruplar olarak çalışmaları doğru olur. Ermeniler arasında bu karşıt fikirde olan gruplardan yeni anayasa konusunda ortak çözümler ve ortak akıl beklenemez. Diğer taraftan anayasa yapılması ciddi bir fırsattır ve bu fırsat bir daha ne zaman gelir bilinemez. Patriği temsilci olarak görmek istemeyenler, bunu ya bu gün yapacaklar ya da bir daha çok uzun bir zaman böyle bir fırsat bulmayacaklardır. Bir yandan patriklikteki boşluk ve kararsızlık diğer yandan güçlü ulusal sol ve liberal medya desteği bu gruba çok ciddi avantajlar sağlayabilir.
Solcu ve liberal medya ne kadar ilgilenir bilinmez ama Lozan Anlaşmasından vazgeçersek, başta ana dilde eğitim olmak üzere kazanılmış pek çok hak tartışmaya açılacaktır. Bilindiği gibi Başbakan Erdoğan, anadilde eğitim hakkı için, “Kimse bizden anadilde eğitim beklemesin, resmi dil Türkçedir” diyor8. Etnik azınlık olarak tanınma halinde olacakları daha geniş olarak incelemek gerekecektir.
1)[1] Siyah Kuğu- N. Nicholas Taleb- Varlık yayınları Sayfa 40
2)[1]
http://hyetert.blogspot.com/2011/11/...azsa.html#more
3)[1]
http://www.tesev.org.tr/UD_OBJS/PDF/..._Web_Rapor.pdf
4)[1]
http://www.tesev.org.tr/UD_OBJS/PDF/..._Web_Rapor.pdf
5)[1]
http://www.zaman.com.tr/yazar.do?yazino=1177037
6)[1]
http://www.tesev.org.tr/UD_OBJS/PDF/..._Web_Rapor.pdf
7)[1] Baskın Oran- Küreselleşme Ve Azınlıklar Sayfa 69. İmaj yayınevi Ocak 2000
8)[1]
http://www2.bianet.org/bianet/bianet...kini-tanimiyor
MURAT BEBİROĞLU / HYETERT
http://www.hristiyangazete.com/2011/...rat-bebiroglu/
Türkiye Ermenileri, Yeni Anayasa ve Lozan (Murat Bebiroğlu)

FORUMA EKLEDİĞİMİZ TÜM HABERLER HRİSTİYANGAZETE.COM SİTESİNDEN ALINTIDIR. HABER İÇERİKLERİNİN OLUMLU YA DA OLUMSUZ OLMASI DİKKATE ALINMAZ. HRİSTİYAN HER MEZHEP, HER KİLİSE, HER ETNİK KÖKEN İLE İLGİLİ HABERLER SİTEMİZDE ARŞİVLENİR.

FORUMA ÜYE OLUN! /
HRİSTİYAN OLMAK İSTİYORUM /
Türkiye Ermenileri, Yeni Anayasa ve Lozan (Murat Bebiroğlu)

10-01-12, 03:40
KSAdmin
Türkiye Ermenileri, Yeni Anayasa ve Lozan II (Murat Bebiroğlu)
Azınlık Olmak ya da olmamak, Temsil ve Şeffaflık.
“Grup, özel niteliklerini ve geleneklerini korumaya istekli olmalıdır. Yoksa söz konusu grubun asimile olmak istediği anlaşılır ve ona azınlık denmez. Nasıl sınıf bilinci olmadan sosyal sınıf olmazsa, azınlık bilinci olmadan da azınlık olmaz”
Görüleceği gibi bir toplum farklı olduğunu kabul etmiyor ve onu korumak kaygısı taşımıyorsa zaten asimile olmuş demektir.
AZINLIK OLMAK YA DA OLMAMAK
Bilindiği gibi bu güne kadar bütün devletlerin kabul ettiği hukuki bir azınlık tanımı yoktur. Çeşitli tanımlardan yola çıkarak azınlık olmanın ana öğeleri şöyle sıralanıyor9. Büyük toplumdan dil, din ve kültür olarak farklı olmak, yeterli sayıda olmak, başat (dominant) olmamak, vatandaş olmak ve son öğesi ise öz bilince (azınlık bilincine) sahip olmak, kendi özelliğini koruma isteğidir. Bu istek bir azınlık grubu için ana kriterdir. Görüleceği gibi bir toplum farklı olduğunu kabul etmiyor ve onu korumak kaygısı taşımıyorsa zaten asimile olmuş demektir.
Devlet Bakanı ve Baş müzakereci Sayın Egemen Bağış gayrimüslim ve azınlık sözleri yerine farklı inanç grupları deneceğini açıkladı10. Kanımca özellikle azınlık sözü gibi uluslar arası hukukta yerini almış bir kavram yerine tanımlaması zor “farklı inanç grupları” sözünü kullanmak sadece ciddi bir karışıklık yaratacaktır. Son yıllarda gayrimüslim takıntısı ise bence tamamen yersiz bir hassasiyettir. Osmanlı’dan bu yana gayrimüslim sözü Müslüman olmayan anlamında kullanılmıştır. Osmanlı’da da, bu gün de gayrimüslimlere zaman zaman hakaret anlamında kâfir, gâvur dendiği bilinir ama kâfirlere, dinsizlere hiçbir zaman gayrimüslim denmemiştir.
Son zamanlarda azınlık basınında ve ulusal medyada da yer alan bazı yazılarda azınlık olmak, ayıp ve rahatsız edici11 hatta insan haklarına aykırı bir yapı olarak görülmektedir. Gerçekte en yetkili ağızlardan sürekli olarak örneğin Kürtler azınlık değil birinci sınıf ya da asli vatandaştır sözü duyulunca bu sözün karşıt anlamından (eski deyimle mefhumu muhalifinden) azınlık olmak, ikinci sınıf ya da tali vatandaşlık anlamına geliyor. Unutmamak gerekir ki Cumhurbaşkanlığı Devlet Denetleme Kurulu 2006 yılında hazırladığı raporda cemaat vakıflarını yabancı tüzel kişiler arasında gösterdi.
Bir yazar şöyle diyor. “Ayrıca AB istese de Türkiye’de azınlık yaratamayacaktır. Çünkü Osmanlı’dan gelen azınlıklar sürekli gayrimüslim olarak algılanmaktadır. Azınlıklar özellikle XIX. Yüzyılın sonlarından itibaren bölücülük ve hainlikle özdeşleştiğinden böyle bir ikinci sınıf vatandaşlığı kimse kabullenmeyecektir.”12
Öncelikle dünyada hiçbir ülke vatandaşlarını birinci sınıf, ikinci sınıf ya da asli, tali olarak ayırmaz, ayıramaz. Ayırırsa o devlete hukuk devleti, yönetime demokrasi denemez ve o ülkede insan ve azınlık haklarından söz edilemez. Elbette, toplumda azınlık demeden bütün gruplara çağdaş azınlık haklarının verilmesi idealdir. Ancak gerçekleri görmezden gelemeyiz. Diğer taraftan millet inşası döneminde, doğal olarak tarihin kullanılması nedeniyle, azınlıklar öteki ve dolayısıyla bölücü ve hain olarak tanıtılmışlardır. Azınlıkların bölücü ve hain olarak görülmesi sosyolojik ve hukuki olarak azınlık olmalarından değil, resmi görüşün azınlıkları böyle tanıtmasındandır. Azınlık hakları tanınmamış olsaydı bile azınlıklar bölücü ve hain olarak tanıtılacaktı. Nitekim Süryanilere haksiz olarak azınlık hakları tanınmadığı halde tarih kitaplarında onlar da hain olarak gösteriliyor. (Bakınız: Tarihin Yargısız İnfazı http://hyetert.blogspot.com/2011/11/tarihin-yargisiz-infazi.html) Eşitlik ilkesi gereğince azınlıklara hukuki olarak tanınan pozitif haklar neden yanlış olsun. İdealist bir bakışla 21. yüzyılda dünyada hala azınlık haklarının korunması için uluslar arası sözleşmelere ve yasalara ihtiyaç duyulması bir ayıp ve bir eksiklik olarak görülebilir. Ancak bu gün en gelişmiş demokrasilere sahip olan Avrupa Birliğine üye ülkeler bile azınlıkların ve azınlık dillerinin korunması amacıyla uluslar arası sözleşmeler hazırlamak gereğini duyuyorsa en azından günümüzde azınlık haklarına gerek duyulmayan bir yapı düşünmek gerçek bir ütopyadır.
Nereden bakarsak bakalım, bu gün azınlık hem sosyolojik hem hukuki bir gerçektir. En önemlisi çağdaş azınlık hakları aynı zamanda insan haklarının da bir parçası olduğundan azınlık sorunu ülkelerin iç işleri sorunu sayılmaz. Bu gün azınlığı olmayan bir toplum, -Aborjinler gibi asırlarca dünya ile ilişki kurmamış, kuramamış toplumları saymazsak- neredeyse yoktur denebilir. Sosyolojik ve hukuki olarak azınlıkta olan ve egemen olmayan büyük toplumdan farklı kişilere azınlık demek neden utanacak ya da insan haklarına aykırı bir söz olsun.
“SİYASİ VE HUKUKİ TEMSİL13
Çağdaş demokrasilerde siyasi temsil ancak parlamentoda ya da yönetimde olur. Yani milletvekilleri, halkı temsil ederek, hem yasa yapar hem de halk adına diğer güçleri denetler. Bazı ülkelerde, azınlıklara milletvekili kontenjanları ayrılarak, azınlıkların parlamentoda siyasi temsili sağlanmaktadır.
“Bizim üzerinde durmak istediğimiz siyasî temsil demokrasilerin bir çeşidi olan “temsili demokrasi” ile ortaya çıkmıştır… “14 “Politik temsilde şüphesiz ki vekâlet vardır deniliyor. Bir vekâletin (mandat) mevcut olduğu inkâr edilemez; ancak bu vekâlet seçim çevresinden milletvekillerine verilmiş değildir. Her vekâlette bir müvekkil ve bir vekil vardır. Temsilci sistemde müvekkil, irade sahibi bir tüzel kişi olan milletin bütünüdür; vekil, tüzel kişi sayılan parlâmentonun kendisidir; vekâlet halk tarafından parlâmentoya verilmiştir.”15
Görüleceği gibi, Patriğin Türkiye Ermeni toplumunu siyasi olarak temsil ettiği sadece bir yakıştırmadır. İstese de böyle bir görevi üstlenemez. Patriğin cemaati temsili, Patriğin cemaatin tüzel kişiliği adına – ki o da henüz tanınmamıştır- onun hukuki vekili sıfatıyla yeminine uygun olarak cemaatin hak ve menfaatlerini korumakla sınırlıdır. Kaldı ki bu konu da halen tartışmalıdır.
Patrik aşağıdaki yemine göre hareket eder. Cumhuriyet döneminde yapılan son iki patrik seçimi, Bakanlar Kurulunun 18.09.1961 gün ve 5/1654 sayılı kararnamesi ile yürürlüğe konan Patrik Seçim Talimatnamesine göre yapılmıştır. Bu talimatnamenin 30. Maddesi aynen şöyledir:16
Madde 30.- Yeni patriğe patriklik asasının tevdi ve yemin merasimi patrikhanece tespit edilecek bir gün ve saatte Kumkapı’daki Meryem Ana Kilisesi’nde icra olunur. Yeni Patrik, tespit edilecek gün ve saatte yapılacak ayin esnasında, kilise mihrabının önünde şu şekilde yemin eder. “ Vazifemi Türkiye Cumhuriyeti kanunlarına, nizamlarına ve örf ve adetlerimize uygun olarak ifa edeceğime, cemaatimize ait dini, hayri ve içtimai müesseselerin hak ve menfaatlerini koruyacağıma, dindaşlarıma hak, hakikat ve fazilet yolunda rehber olacağıma ve bu yolda sadakatle hizmet edeceğime huzuru ilahide söz veririm” Bundan sonra Patrik vekili tarafından yeni Patriğe patriklik asası tevdi ve kendisi tebrik olunur.
Bazı mahkemelerin Hahambaşılığı cemaatin temsilcisi olarak görmeleri, siyasi değil hukuki temsildir17 Patriğin ya da Hahambaşının cemaati hukuken temsili için bile AB 2007 İlerleme Raporunda da yer aldığı gibi cemaatlerin tüzel kişiliğinin tanınması gerekmektedir.
“ Bir kuruluşa, bir makama hükmi şahsiyet, yani tüzel kişilik tanınıyorsa, bu tüzel kişilik, Türk Medeni Kanuna göre insana has olanlardan maada bütün yetkileri kullanabilir ve tasarrufta bulunabilir… Eğer azınlık cemaatlere tüzel kişilik tanınacak olursa, bu vakıflar mensup oldukları dini cemaat tüzel kişiliğine bağlanacak, yani merkezi bir idare teessüs edecektir”18
Görüldüğü gibi söz konusu olan hukuki temsildir. Bu gün Patriklik tüzel kişiliği bile henüz tanınmadığından bu konu da tartışmalıdır. Kısacası hukuki temsili, yani Patriğin cemaati mahkemelerde ve idari makamlarda temsili bile sorunluyken, Patrikliğin cemaati parlamentoda ya da hükümet nezdinde siyasi olarak temsil ettiği iddiası hiç tutarlı değil.”
ŞEFFAFLIK
Son yıllarda bazı yazarların sürekli gündemde tutukları kavramlardan biri de şeffaflıktır. Bazı sözüm ona kanaat önderleri de sürekli olarak, toplumda şeffaflık gerekir, kapalı kapılar ardında karar alınamaz gibi sözlerle yönetimleri eleştirirler. Bunlara göre şeffaflık, kurumların gazetecilere hesap vermesi, belki ilan vermesi ve en önemlisi gazetecilerin her yerde, her toplantıda, her komisyonda bulunmaları demek. Elbette, bu yaklaşımın yönetimlerin şeffaflığı ile yakından uzaktan ilgisi yoktur. Bu doğru olsaydı kurumların basın sözcüleri, basın müşavirleri olmaz, basın bülteninden, basın toplantısından ve basın açıklamasından söz edilemezdi. Dünyada her toplantısı basına açık küçük, büyük hiçbir yönetim yoktur.
Bu durum az gelişmiş ülke basınında görülen tipik göstergelerden biri. Az gelişmiş toplumların basınında, basın mensuplarının bir bölümü, objektif haber vermek, tarafsız olmak yerine genellikle toplumu yönetip, yönlendirmek istediklerinden haberleri toplumu istedikleri şekilde yönlendirmek için manipüle eder, karşıt görüşlere yer vermez, her yerde bulunmak isterler.
Uluslararası Şeffaflık Örgütü (Transparency Internatıonal-TI) şeffaflığı şöyle tanımlıyor: “Şeffaflık; kararların, kurallar ve düzenlemeler doğrultusunda alınması ve uygulanması, alınan kararlardan etkileneceklerin bilgiye erişiminin sağlanması ve bu bilginin de ulaşılabilir, anlaşılır ve somut olması prensibidir.”
“Amerika Birleşik Devletleri’nde “Government in the Sunshine” adlı yasa, İngilizcede “sunshine act” da gün ışığında yönetim ya da şeffaf yönetim anlamına gelir. İdarenin işlem ve eylemlerinin denetlenmesi bütün çağdaş demokrasilerde önem verilen bir konudur. Şeffaf yönetim, “İdarenin karar alma mekanizmasının önceden belli bir usule bağlanması, idarenin hukuk çizgisi içinde kalmasını sağlamak ve bunu denetlemek bakımından zorunludur. Günışığında Yönetimin Amacı: Devleti daima insanın önünde gören anlayışı değiştirerek devleti bireye hizmet etmekle mükellef bir organizasyon haline getirmesidir.”19
Görüldüğü gibi, şeffaflık bu gazeteci ve sözüm ona kanaat önderlerinin söz ettiği gibi gazetelere ilan vermek ya da her toplantıya gazeteci çağırmak değildir.
Bu grubun sıkça sözünün ettiği, kapalı kapı arkasında karar alınması sözü de anlamsızdır. Patriklik seçim tüzüğü kapalı kapılar arkasında hazırlanamaz, azınlıkların yeni anayasa hazırlamakla görevli komisyonu kapalı kapılar arkasında teklif hazırlayamaz gibi garip önerilerin de bir değeri yoktur. Hiçbir yönetmelik ya da tasarı panellerle hazırlanmaz. Konuya hakim bir grup seçilir ve o grup gerek gördükçe basın bültenleriyle halkı aydınlatır. İsteyen herkes de isterse bu komisyona yazar, isterse gazetelere yazar. Yönetmelik, teklif ya da önemli kararların panellerle, sinema salonlarında hazırlanamayacağı açıktır. Bu kişilerin derdi klasik hastalık, her komisyonda basın mensuplarının bulunmasıdır. Kanımızca bu çok ciddi bir yanlıştır. Örneğin VADİP toplantılarının basına açık olması yanlıştır. Nedenine gelince, basının bulunduğu yerde normalde olmayan iki durum ortaya çıkar. Öncelikle insanlar kendiliğinden türbinlere oynamaya başlar ve daha önemlisi kendiliğinden bir oto sansür ortaya çıkar. Halbuki yararlı bir toplantıda her ikisinin de olmaması özellikle beyin fırtınası isteniyorsa insanların serbest uçuşuna izin verilmesi gerekir. Nitekim bazı konuşmaların basında yayımlanması eminin bazı kişileri güç durumda bırakmış ve diğerlerinin de susmasına neden olmuştur. Kanımızca basın ancak halka açık toplantılara davet edilir. Elbette basın bültenleri düzenli çıkarılmalı, alınan kararlar duyurulmalı, daha önemlisi basında çıkan, kendilerine gelen her öneri, görüş ve eleştiri elbette ilgili komisyon ya da yetkililerce dikkate alınmalıdır. Bu ayrı bir konudur.
9)[1] Avrpa Birliği Ve Türkiye’de Azınlıklar –Murat Saraçlı-Lotus Yayıevi 2007- Sayfa 24-25
10)[1] http://www.hurriyet.com.tr/gundem/17168934.asp
11)[1] http://www.sinandirlik.com/index.php?option=com_cont ent&view=article&id=276:alom-gazetesi-roeportaj-tam-metin&catid=41:letiim-uezerine&Itemid=101
12)[1] http://www.belgeler.com/blg/1bs5/lozan-baris-anlasmasi-ve-avrupa-birligi-cercevesinde-azinliklar-ve-ulusal-guvenlige-etkileri-minorities-and-their-influences-to-national-security-in-the-frame-of-treaty-of-lousanne-and-european-union
13)[1] http://www.hyetert.com/yazi3.asp?Id=357&DilId=1
14)[1] ) http://www.hayrettinkaraman.net/yazi/laikduzen/1/0272.htm Prof. Hayrettin Karaman
15)[1] Kamu Hukuku Dersleri-Leon Duguit- http://auhf.ankara.edu.tr/auhf-yayinlari-arsivi/leon-duguit/kamu-hukuku-dersleri/kitabin-tamami.pdf
16)[1] Av. Yuda Reyna- Av. Ester Moreno Zonana, Son Yasal Düzenlemelere Göre Cemaat Vakıfları – Gözlem yayıncılık sayfa 256
17)[1] A.g.e sayfa 233
18)[1] A.g.e sayfa 230–231
19)[1] http://www.genelbilge.com/gunisiginda-yonetim.html/
MURAT BEBİROĞLU / HYETERT
http://www.hristiyangazete.com/2011/...rat-bebiroglu/
Türkiye Ermenileri, Yeni Anayasa ve Lozan (Murat Bebiroğlu)

FORUMA EKLEDİĞİMİZ TÜM HABERLER HRİSTİYANGAZETE.COM SİTESİNDEN ALINTIDIR. HABER İÇERİKLERİNİN OLUMLU YA DA OLUMSUZ OLMASI DİKKATE ALINMAZ. HRİSTİYAN HER MEZHEP, HER KİLİSE, HER ETNİK KÖKEN İLE İLGİLİ HABERLER SİTEMİZDE ARŞİVLENİR.

FORUMA ÜYE OLUN! /
HRİSTİYAN OLMAK İSTİYORUM /
Türkiye Ermenileri, Yeni Anayasa ve Lozan (Murat Bebiroğlu)

10-01-12, 03:42
KSAdmin
Türkiye Ermenileri, Yeni Anayasa ve Lozan III (Murat Bebiroğlu)
Türkiye Ermeni Nüfusu- Müslüman Ermeniler ve Öneriler
TÜRKİYE ERMENİ NÜFUSU VE MÜSLÜMAN ERMENİLER
Not: Bu yazının tamamı Marmara Gazetemizin 25 Kasım 2 ve 9 Aralık tarihli Türkçe eklerinde yayımlanmıştır.
Türkiye Ermenilerinin nüfusunun hızla azaldığı biliniyor. İkinci gruba mensup bazı kişiler, bu kaygıyla olsa gerek eski Tarih Kurumu başkanı olan Halaçoğlu’nun da desteği ile Müslüman Ermenileri gündeme getiriyorlar. Müslüman Ermeniler sözü aslında ciddi bir yanlış. Son on yıla kadar böyle bir söz yoktu. Bunlara Türkler de Ermeniler de “Dönme” derdi. Bunlara nazikçe ihtida edenler ya da mühtedi de denirdi. Ancak kimsenin aklından bunlara Ermeni demek geçmezdi. Yaklaşık dört nesilden beri Müslüman ve Türk olarak yaşayan bu kişiler, Ermeni’yim deseler bile azınlık özelliklerinden hiçbirini taşımadıklarından, dinlerini değiştirmedikçe azınlık da sayılamazlar. Irka dayanan bir ayırım da olsa olsa ırkçılık olur.
Türkiye’de yaşayan
Hıristiyan Ermenilerin sayısı konusunda elimizde kesin bilgiler yok. Belki gerçek sayıyı bilen resmi merciler vardır. Bu konuda 40.000 ile 80.000 arasında çeşitli tahminler var. Kanımca bu sayı 50.000’i geçmez. Bilindiği gibi çok uzun zamandan beri nüfus sayımlarında ana dil sorulmadığından Türkiye’de yaşayan etnik ya da dini gruplar tamamen tahminlere dayanıyor. Anadil sorulsa da gerçek rakamı bilmeye yetmez, hiç Ermenice bilmeyen Ermeniler olduğu gibi Hemşinliler gibi anadili Ermenice olup Ermeni olduğunu kabul etmeyenler de var. Aleviler için 2 milyon diyen de var, 20 milyon diyen de. Kısacası bu tahminlerin hiçbirinin tutarlı yanı yok. Çağdaş bir hukuk devleti olan Türkiye artık bütün etnik ve dini toplulukların sayısını açıklamaktan kaçınmamalı, azınlıkların kendi nüfuslarını saymasına izin vermelidir.
Türkiye Ermenilerinin azalmasının nedenleri arasında eskiden önemli rolü olan göç artık önemli yer tutmuyor, hatta tersine göçten bile söz edilebilir. Bir toplumda nüfusun artması için çocuk sayısının ikinin üzerinde olması gerekir. Başbakanın en az üç çocuk sözü doğrudur. Bu gün Ermenilerde ise etrafımızda neredeyse üç çocuklu aile yok. Buna karşılık iki çocuklu, tek çocuklu ve çocuksuz aile çok. Karma evlilikleri de dikkate alırsak bir iki nesil sonra Türkiye Ermeni nüfusunun yarının da altına düşeceğini söylemek kehanet olmaz.
Ne yazık ki, Türkiye Ermenilerinin nüfusunun artması konusunda pratik çözümler yok.
Nüfusun artması için çocuk yapmanın teşvik edilmesi gerekiyor. Kanımca hem öğretmenlerimiz, hem din adamlarımız hem de ana babalar gençleri çok çocuk yapmaya teşvik etmelidir. Ayrıca toplumumuz maddi olarak da çok çocukluya yardım yapacak sistemler kurmalıdır. Tabi öncelikle bu gün mevcut çocuklu fakirlerimizin korunup kollanması gerekir. Ne yazık ki okullarımızı, kiliselerimizi, kurumlarımızı yaşatmakta inanılmaz fedakârlıklar yapan cemaatimiz fakirler konusunda yeteri kadar etkili değil. Sanırım Patriklik önderliğinde bu konu ele alınıp gerekirse sevgi yemekleri düzenlenerek tahminime göre 1000- 1500 civarındaki fakir ailenin korunup kollanması gerekir.
Nüfusun artması konusunda ikinci kaynak olarak yurt dışına giden Türkiye Ermenilerinin geri dönmesi düşünülebilir. Ancak bu konuda pek ümit verici bir durum yok. Türkiye özlemiyle yaşayanlar, dizileri bizden çok izleyenler bile oradaki bağları, çocukları, torunları yüzünden dönemiyorlar. Bu durumda ancak çocuksuz emeklilerin dönmeleri beklenebilir ki, bu hatırı sayılır bir rakam tutmaz.
Kötü ekonomik koşullar yüzünden Ermenistan’dan gelecek olan Ermenilerin de bu konuda önemli bir katkısı beklenemez. Öncelikle bu insanların çoğu ilk fırsatta Ermenistan’a dönecektir. Kaldı ki Türkiye’de çalışan Ermenistanlı Ermenilerin sayısının söylendiği gibi yüz binler değil 5-6000 civarında olduğu açıklanmıştır.
Son olarak, başta sözünü ettiğimiz ikinci grup ya da o gruba yakın olanlar tarafından öne sürülen Müslüman Ermeniler ise olsa olsa
Hıristiyan Türkler gibi ayrı bir grup oluştururlar.
Ermeni kilisesi nasıl Ermeni halkı ile bütünleşmiş ve özdeşleşmişse, Müslümanlık da Türklükle bütünleşmiş ve özdeşleşmiştir. “Ermeni kimliğinin asimilasyona direnen ve canlı kalmasını sağlayan özelliği, Ermenilerin devlet çatısının yerini tutan kilise örgütlenmesi, kiliseye olan bağlılıkları ve diasporik olguyu bir yaşam olarak içselleştirmelerinde gizlidir. Libaridian ‘Ermeni diasporasını bütün dağılmışlığına rağmen kimliğini muhafaza etmede dünyanın en dayanıklı etnik varlığı demektedir”20
“Siyasal otoritenin devlet anlamındaki boşluğunu kilise doldurmuştur. İşte bu noktada Yahudilerde olduğu gibi Gregoryenlik veya en kabul edilen şekliyle Apostolik Ortodoks Mezhebi ile etnik grup ‘Ermenilik’ birleşmiştir.”21 Bediüzzaman Said Nursi: “Türk, Müslüman demektir. Hatta Müslüman olmayan kısmı, Türklükten de çıkmıştır22.” diyor. Türkiye Ermenilerinin büyük çoğunluğu için de durum aynıdır. Ermeni demek
Hıristiyan demektir ve Müslüman olan Ermeni de Ermenilikten de çıkmış olur. Türkiye’de Ermeni’yim diyen ateist ya da deist olabilir ama Müslüman olmaz.
Bu durumda Müslüman Ermeni, ne Türk toplumu ne de Ermeni toplumunun çoğunluğu tarafından kabul edilir. Elbette din karşıtı grubun ya da o gruba yakın olanların bu grupla birleşmesi -dine karşı olanların dini grupla birleşmesi epeyce garip olsa da- mümkündür. Bu söylediklerimiz Türkiye için geçerlidir.
Doğrusu ben Müslüman olan Ermenilerin sayısı konusunda da milyonluk rakamlardan söz etmenin sadece spekülasyon olduğunu düşünüyorum. Modaya uyup benim dedem de, ninem de Ermeniymiş diyenlerin çoğalması Müslüman Ermenilerin çoğalması anlamına gelmez. Kanımca gerçekten kendini Ermeni kabul edip gizlenen ve ilk fırsatta dönmeyi düşünen dönme sayısı birkaç bini geçmez. Bunlar da kilisemize gelip vaftiz olur ve çocuklarını okullarımızda okutmak isterlerse memnuniyetle kabul edilirler.
Ben Ermeni’yim diyene kimsenin Ermeni değilsin deme hakkı yoktur. Ancak Ermeni olmak bir ırk sorunu değildir. Türkiye’de Ermeni olmak farklı olduğunun bilincinde olmak ve bu farklılıkları korumak istemek demektir. Ben Müslüman Ermeni’yim diyenlerin samimiyeti tartışmalıdır. Yüz yıla yakın dört nesil Müslüman olarak yaşamış öyle bilinen kimseler, neden durup dururken Türk halkının büyük çoğunluğunun en sevmediği millet, üstelik tarih kitaplarında hain ve düşman olarak görülen Ermeni olmayı seçsinler. İstanbul’a gelip Ermeni çevrelerinde Ermeni, kendi şehrine gidince Türk olanların menfaat peşinde olduğu açıktır. Diğer taraftan biz Müslüman’ız ama Ermeni’yiz, Ermeniler zengin, Ermeni vakıfları zengin biz neden bu zenginlikten faydalanamıyoruz diyenler varsa onlara iki kötü haberim var. Öncelikle Ermeni toplumu tahmin edildiği gibi zengin bir toplum değil. Okullarımızı, kiliselerimizi, kurumlarımızı ancak halkımızın büyük fedakârlıklarıyla yaşatıyoruz, Fakirlerimize yeteri kadar yardım edemiyoruz. Son yıllarda bazı varlıkların geri alınması ve bazı inşaatlara izin verilmesi belki ilerde vakıflarımıza soluk aldıracaktır. Diğer taraftan Lozan Antlaşmasına göre devlet bizi dini azınlık olarak tanır ve vakıf varlıklarının tamamı bu dini topluluğa yani Ermeni Apostolik kilisesine bağlı kişilere aittir. Ermeni Katolik ve Protestan kiliselerinin yönetimi de vakıfları da ayrıdır. Bu durumda Müslüman Ermenilerin Kilisemizde vaftiz olup
Hıristiyan olmadıkça herhangi bir vakfımıza yönetici olmaları da, seçmen olmaları da, çocuklarının okullarımızda okumaları da mümkün değildir.
Ateist, deist ya da dinsiz Ermenilere gelince. Başka ülkelerde nasıl olur bilmem ama Türkiye’de istisnaların varlığı kesin ama benim tanıdığım ve saygı duyduğum bu gruptan insanların hepsi kilisemize saygılıdır. Kilisede evlenirler, çocuklarını kilisede vaftiz ettirirler ve cenazelerinin kiliseden kaldırılmasına karşı çıkmazlar. Bu yüzden de bir ayırım söz konusu değildir. Ancak kilisede vaftiz olmayan, kilisede evlenmeyenlerin çocuklarının okullarımızda okuması ya da seçmen olmaları, yönetime seçilmeleri bu günkü kanunlara ve uygulamaya göre mümkün değildir.
Sonuç olarak: Bu yazıyı çok uzatmak mümkün. Ancak şimdilik bu kadarla yetinip, kısaca önerilere bakalım:
- Hangi gruptan olursa olsun, farklı olduğunu kabul eden ve azınlık bilincine sahip Ermeniler bir şekilde birlikte yaşamanın yolunu bulacaktır.
- Yapılacak anayasa ve ona bağlı yasa değişikliklerinden sonra toplum birlikte yaşama yollarını ararken, ikinci grup dindarları mürit ve gelişmemiş beyinler olarak görmekten vazgeçmeli inansın, inanmasın kilisemize ve patrikliğe hak ettiği saygıyı göstermelidir.
- Ben farklı değilim, ben azınlık değilim diyerek gönüllü olarak asimile olanlar için yapılacak bir şey yoktur.
- Yeni anayasada azınlıkların parlamentoda siyasi temsili için azınlıklara İran’da olduğu gibi kontenjan verilmesi istenebilir. Kontenjan olmadığı takdirde herhangi bir partiden seçilen bir azınlık mensubu tüm azınlıkları ya da kendi azınlığını siyasi olarak temsil edemez.
- Yeni anayasa hazırlanırken grupların ayrı çalışmalar yapması ve isteklerini ilgililere bildirmeleri gereklidir. Dini liderlerce belirlenen anayasa komisyonuna, dini liderliğe karşı olanların katılmaması gerekir.
- Bu komisyon, Lozan temel olmak üzere toplumun dini liderlik merkezli dini azınlığın tüzel kişiliğinin tanınması, çağdaş azınlık haklarından yararlanması ve çağdaş gereklere ve geleneklere göre örgütlenmesine izin verilmesi önerisini götürmelidir.
- Dini liderlerce belirlenen komisyon, önerilerine örgütlenme modelini de, modelde yer alan kurumların görev ve sorumluklarını da açıkça belirtmelidir. Aksi takdirde talep anlaşılamayacaktır.
- Etnik azınlık olarak tanınmak isteyen grubun gücü açıktır. Bu grubu destekleyen pek çok STK (NGO), medya ve maddi güç vardır. Bu durumda ayrı komisyonlar oluşturup taleplerini bildirmeleri gerekir. Elbette bu komisyonların diğer etnik gruplarla iş birliği yapması normaldir.
- Bu grup da etnik azınlık olarak tanınma halinde nasıl bir örgütlenme modelinden yana olduklarını ve yer alan kurumların görev ve sorumluklarını açıkça belirtmelidir.
- Bu grup patrikliği, kiliseyi denetim altında tutmak, onları kontrol etmek ve yönetmek hevesinden vazgeçmelidir.
- Eskiden olduğu gibi dini azınlık olarak tanınırsak, etnik azınlık olmak isteyenler, kendilerini destekleyen STK’lar, sahip oldukları vakıflar ve güçleriyle toplumdan ayrı bir yapı oluşturabilir, kilise ve patriklikten uzak kalabilirler.
- Din adamlarımız da, sivil toplum örgütleri de, toplumun gerçek kanaat önderleri de toplumun küskün kesimlerini kazanmak için gerekli her türlü girişimi yapmalıdır. Çeşitli nedenlerle aidiyet ve kimlik sorunu yaşayan gençlere yol gösterilmeli ve bu gençler kazanılmalıdır.
- Her türlü asimilasyonu engellemek herkesin görevidir. Toplum her halükarda asimilasyona karşı çıkmalı, asimilasyon normalleştirilmemeli, asimilasyona yol açan aşırı entegrasyondan da kaçınmalıdır.
- Son olarak eğer ikinci grubun önderliğini yapan yazarçizerler ve onların yandaşları biz sivilleşme derken dine ve patriğe ve patriğin hukuki temsiline karşı değiliz, Lozan geçerli olsun çağdaş haklar da verilsin derlerse elbette ortak çalışmalar yapılabilir.
Umarım yeni anayasa bir asırdan beri sürmekte olan acılara, üzüntülere ve çaresizliklere son vermek yolunu açar ve bu acılı toplum en azından bundan sonra daha mutlu olur.
20)[1] Diaspora’da Ermeni Kimliği Paris ve Halep Örneği-Hüseyin Çakıllıkoyak-Yeditepe yayınları S.55
21)[1] A.g.e. S.258
22)[1] http://www.sorularlarisale.com/index.php?s=article&aid=17114
MURAT BEBİROĞLU / HYETERT
http://www.hristiyangazete.com/2011/...rat-bebiroglu/
Türkiye Ermenileri, Yeni Anayasa ve Lozan (Murat Bebiroğlu)

FORUMA EKLEDİĞİMİZ TÜM HABERLER HRİSTİYANGAZETE.COM SİTESİNDEN ALINTIDIR. HABER İÇERİKLERİNİN OLUMLU YA DA OLUMSUZ OLMASI DİKKATE ALINMAZ. HRİSTİYAN HER MEZHEP, HER KİLİSE, HER ETNİK KÖKEN İLE İLGİLİ HABERLER SİTEMİZDE ARŞİVLENİR.

FORUMA ÜYE OLUN! /
HRİSTİYAN OLMAK İSTİYORUM /
Türkiye Ermenileri, Yeni Anayasa ve Lozan (Murat Bebiroğlu)
Türkiye Ermenileri, Yeni Anayasa ve Lozan (Murat Bebiroğlu) konusuna cevap yazmak için buraya tıklayınız Üyeyseniz öncelikle üye girişi yapınız, üye değilseniz
buraya tıklayarak hemen üye olunuz.
Powered by vBulletin® Copyright ©2000 - 2012, Jelsoft Enterprises Ltd.