• DUYURU:
    Hepinize lütuf ve esenlik olsun!
    Forum sayfalarımız henüz aktif değil ve forum sayfalarımızı oluşturmak için çalışıyoruz. Bu yüzden tüm sayfalara henüz erişemiyorsunuz.
    Gönderdiğiniz mesajlar forum aktifleştikten sonra yayınlanacaktır. Bu süre içerisinde gönderilen mesajlarınız incelenmek üzere bekletilecektir.
    Kısa bir süre sonra tüm bölümlere özgür bir şekilde ulaşabileceksiniz.

Tanrı'yı Hoşnut Etmek - R.C. Sproul

Hristiyan Forum

Forum Yetkilisi
tanriyi-hosnut-etmek.jpg
Kitap Adı: Tanrı'yı Hoşnut Etmek (Pleasing God)
Yazar: R.C. Sproul


İçindekiler:

ÖNSÖZ
“Sevgili Oğlum budur, O’ndan hoşnudum” (Matta 3:17).
Yeni Antlaşma’da Tanrı, üç farklı olayda duyulabilir şekilde gökden konuşmaktadır: İsa’nın vaftizinde (Matta 3:17; Markos 1:11; Luka 3:22), İsa’nın görünümü değiştiğinde (Matta 17:5; Markos 9:7; Luka 9:35), ve İsa Kudüs’e girdiğinde söylediği sözlerden sonra (Yuhanna 12:28). Bunların ilk ikisinde Tanrı, Oğlu’ndan hoşnut olduğunu açıklamaktadır. Yaptığı şeyden, en yüce olan Tanrı’nın hoşnut olduğunu bilmek kadar insana ne sevinç verebilir? Her Hristiyan, Tanrı’yı hoşnut etme tutkusuyla dolu olmalıdır. O’nu yüceltmekten sevinç duymamız gerekir. Kurtarıcımızı hoşnut etmek, bize zevk veren en büyük şeydir. Her birimiz Hristiyan yaşantımıza Tanrı’yı hoşnut edecek şekilde yaşama amacıyla başlarız. Ancak yol üzerinde bazı engellerle karşılaşırız. Bizlere zevk veren şeylerle, Tanrı’yı hoşnut edenler arasında ikilemler yaşarız.

Bu engelleri aşmak için yardıma ihtiyacımız vardır. Çok gerçek bir anlamda Hristiyan yaşantısı çoğu zaman bir mücadeledir. Belli bir yol kateder, belli bir derece gerileriz. Gerilemek diye bir kavram gerçekten de vardır. Bazen bu gerileyiş, İblis’in kullanabileceği en kaygan maddelerle yağlanmış bir yoldan geriye kayıyormuşuz gibi gözükür. Ancak, bu kaygan yolun başında kollarını açmış göksel Babamız, titreyen ve hareket etmeye korkan bizleri tutmak için beklemektedir.

Bu kitabın yazılış amacı, Hristiyan yaşamı için pratik bir rehber olmasıdır. Yüksek düzeyli ve ağır bir kitap değildir. Vermekte olduğumuz mücadelede bizlere yardım etmeyi hedefler.

Bu kitabın yazılması fikri, Tanrı’yı hoşnut etmekte zorlanan Hristiyanlara yardım etmek için büyük bir çaba içinde olan editörüm Dr. Wendell Hawley tarafından ortaya konmuştur.

Kitabın yazılmasında katkıları olan Dr. Hawley ve sekreterim Bn. Maureen Buchman’a özel teşekkürlerimi sunuyorum. Yine, kırmızı kalemi gaddarca kullanmaktan çekinmeyen en acımasız editörüm, eşim Vesta’ya da özel olarak teşekkür ediyorum.
Orlando 1987
 
Son düzenleme:

Hristiyan Forum

Forum Yetkilisi
BÖLÜM 1/A
*******
ŞEFKATLİ LÜTUF

İnsanlar görüyorum, ağaçlara benziyorlar, ama yürüyorlar” (Markos 8:24). Ne sıradışı bir deneyim. Yürüyen ağaçlar, normal insanlar için normal bir şey değildir. Ancak, “yürüyen ağaçlar” gören o adam, geçiş aşamasında olan bir adamdı. Tam körlük ile berrak görüş ortasında bir yerdeydi. İlerde göreceğimiz gibi, Tanrı’yı hoşnut etme yolunda ilerlemekte olan tüm Hristiyanları simgelemekteydi o adam.

Kutsal Kitap, İsa tarafından yapılan mucizevi iyileştirmelerden söz ettiğinde bunların çoğunlukla ani ve tam olduğunu görürüz. İsa, Lazar’ı kısmen ölümden diriltmedi. Eli sakat olan adam, aşama aşama iyileşmedi. Diğer mucizelerin çoğunda kişi hemen değiştirilmiş, iyileştirilmişti. Bu nedenle Markos İncilinde yazılı olan bu olay alışılmışın dışındadır. Kör bir adamın iki aşamada iyileştirilmesini anlatmaktadır:

Başlığa verilen yanıtları görebilmek için lütfen Giriş Yap veya Kayıt Ol bağlantısına tıkla.
Bu, Mesih’in gücü ve lütfunun bir hikayesidir. Şefkatli lütfun hikayesidir. Kör adamın probleminden kaygı duyan insanlar İsa’ya doğru geldiklerinde, O’nun yaptığı ilk şey körün elinden tutmaktı. Adamın elinden tutarak İsa, onu köyün dışına çıkardı.

Olayı gözünüzün önünde canlandırın. Tanrı Oğlu’nun adamı olduğu yerde iyileştirecek gücü şüphesiz ki vardı. Fakat onun yerine İsa, adamı kalabalıktan uzaklaştırdı. Onunla özel olarak ilgilendi, hizmet etti. Böylece kör adam, insanların meraklı bakışlarına maruz kalmadı. Rabbimiz, adamın adımlarına yön verdi. Adamın hayatında daha önce böylesine güvenli bir rehberi olmamıştı. Düşme ya da tökezleme tehlikesi yoktu. Mesih’in eliyle yönlendiriliyordu.

Eğer İsa'nın şefkati o noktada son bulmuş olsaydı, eminim ki bu yeterli olurdu. Kör adam, bu deneyimi hayatının sonuna dek insanlara anlatırdı. “Bana dokundu!” deyip, bu deneyimin tadını sonsuza dek çıkarırdı. Fakat İsa'nın işi bitmemişti. Sonraki adımı attı.

Kalabalıktan uzaklaştıktan sonra İsa, duygularımızı rencide edecek bir şey yaptı. Adamın gözlerine tükürdü. Bir kimsenin gözümüze tükürmesi utanç verici ve aşağılayıcı bir hakarettir. Ancak İsa'nın amacı hakaret etmek değil, iyileştirmekti. Ona dokundu ve bir şey görüp, göremediğini sordu.

Bu noktada kör adam, insanları yürüyen ağaçlar gibi görmeye başladı. İsa, kör adamın görmek için her şeyi vermeye hazır olduğunu anladı. Görüşü sönük, bulanıktı fakat görebiliyordu. Biraz önce hiçbir şey göremiyordu. Gözleri işe yaramaz haldeydi. Fakat aniden, hareket eden cisimleri seçebiliyordu artık. Işıkla gölge arasındaki farkı algılayabiliyordu. Yeni bir dünya önünde açılmaktaydı. Artık kimsenin onun elinden tutup, yardım etmesine ihtiyacı olmayacaktı. Bastonunu atabilirdi.

İsa’nın işi bitmemişti. İkinci kere dokundu. Bu dokunuşla, bulanık olan şeyler berraklaştı. Kör adam artık, ağaçlarla insanları kolaylıkla birbirinden ayırabiliyordu. Artık ağaçların oldukları yerde durduğunu ve dallarının esintiyle hafifçe sallandığını görebiliyordu. İnsanları oldukları gibi, yürüyen insanlar olarak görüyordu. Kısa, uzun; şişman, zayıf; genç ve yaşlı insanlar arasındaki farkı seçebiliyordu. Kişileri, diğerlerinden ayıran kendilerine has ufak özelliklerini görebiliyordu. Belki de tüm bunları daha önceden dokunma yoluyla da yapabiliyordu. Elini bazı insanların yüzüne koyup, bazılarını o şekilde tanıyabiliyordu belki de. Farklı insanların kendilerine has seslerini de tabi ki fark edemez durumdaydı. Ancak şimdi, ellerini cebine sokup karşısında duranın kim olduğunu bilebilirdi. Net olarak gördüğü ilk sima, Mesih’in yüzüydü. Bu, onun için kutsal bir görümün başlangıcıydı. Kutsal Kitap bunun olduğunu söylemese de, öyle gözüküyor ki kör adamın bedeninde iyileştirilen tek organ gözleri değildi. Mesih’in dokunuşuyla, insan yüreği de iyileştirilir. Adamın taş olan yüreği, ruhsal yaşamın yeniliğiyle çarpan, etten bir yüreğe değiştirilmişti.

Bu iyileştirme hikayesi yalnızca Hristiyan uyanışını simgelemek amacıyla verilmedi. Bu olay, gerçek zaman ve mekanda meydana gelmiş, Mesih’in muhteşem gücünü gözler önüne seren bir mucizedir.

Kutsal Kitap, bizlerin içinde bulunduğu düşmüşlük konumunu anlatmak için kör insan benzetmesini kullanır. Bizler, hepimiz, kör olarak doğmuş insanlarız. Bu dünyaya ruhsal karanlık içerisinde gireriz. Tanrı’nın Egemenliğine ilişkin şeyleri anlamayız. Doğal olarak gözlerimizin üzerinde perdeler vardır ve bunlar öylesine kalındır ki insanları, yürüyen ağaçlar olarak bile göremeyiz. Tanrı’nın Egemenliğini görmemiz için Tanrı’nın şefkatli lütfunun özel bir dokunuşu gereklidir.
 
Son düzenleme:

Hristiyan Forum

Forum Yetkilisi
BÖLÜM 1/B
*******
BAŞLANGIÇ: YENİLENME

Tanrı’ya ilişkin gerçekleri anlamak için gözlerimizi açan lütuf eylemine, yenilenme, ya da ruhsal olarak yeniden doğuş adı verilir. Bu, yalnızca Tanrı’nın yapabileceği bir şeydir. Kör adam kendi iradesinin gücüyle tekrar göremeyeceği gibi bizler de kendi kendimizi yenileyemeyiz. Kör bir adam, görmek istediğine karar verebilir ancak gözleri iyileştirilmezse göremez.

Yenilenme, aşamalar halinde gerçekleşen bir şey değildir. Anidir. Kutsal Ruh’un canlarımıza tek bir dokunuşuyla gerçekleşir. Her şeye gücü yeten Tanrı’nın ani kuvvetinin başardığı tamamıyla etkili, kadir bir eylemdir. Yalnızca Tanrı, hiçbir şeyden bir şeyi ve ölümden yaşamı çıkarabilir. Yalnızca Tanrı, insan canına hayat verebilir.
Tanrı, bir insan canına hayat verdiğinde bunu aniden yapar. “Aniden” kelimesiyle anlatmak istediğim, zaman açısından aniden değildir - fakat gerçekten de bu yenileniş, Tanrı’nın harekete geçmesinin bir sonucu olarak hemen gerçekleşir. Bu kelimeyle anlatmak istediğim, Tanrı’nın bu işi direk olarak, aracı ya da ikincil etkenler kullanmaksızın yaptığıdır. (Latince olan immediatus kelimesi esas olarak “aracısız” anlamına gelmekteydi).
Ben hastalandığımda iki şey yaparım. Dua ederim ve ilaç alırım. Tanrı’nın, bu ilaç aracılığıyla beni iyileştirmesini dilerim. Tanrı’dan, doktorun ellerini yönlendirmesini, Kendisinin özel sağlayışıyla iyileştirme yollarını açmasını isterim.

Fakat İsa adamı iyileştirdiğinde, dolaylı yollara başvurmadı. Hiçbir ilaca gerek yoktu. İsa, kendi sesiyle bile iyileştirebilirdi. Hikayenin belirli bir kısmı beni çok düşündürüyor. İsa neden adamın gözlerine tükürdü? Neden, “Git Şiloha havuzunda yıkan” demedi? Açıktır ki güç, tükürükte yahut havuzun suyunda değildi. Bazı durumlarda İsa bu gibi araçları kullanarak insanları iyileştirdi. O’nun gücü direk, ve aniydi.

Yenilenmede de aynı şey geçerlidir. Vaftiz suyuyla yıkanmamız söylenmiştir. Ancak, o vaftiz havuzunda insan canını kurtaran sihirli bir iksir bulunmaz. Su, kendisinin ötesinde, bizlere hayat veren diri suya işaret eder. Tanrı’nın iyileştirici kuvvetini simgeleyen dışsal bir semboldür.

Kör adamın iyileştirilmesi hikayesinde başka bir paralellik daha bulunmaktadır. Tanrı’nın kadir gücüyle aniden yenilenip, karanlığın hükümranlığından ışığın egemenliğine aktarılmış olmamıza karşın, kutsallaştırılmamız gerçekten de aşama aşama gerçekleşir.

Yeniden doğduğumuzda, insanları yürüyen ağaçlar gibi görürüz. Ruhsal görüşümüz bulanıktır. Her şeyi kesin bir berraklıkla görmeyiz. Görüşümüz, halen devam etmekte olan günahla bulanıktır. Eski doğamızın tüm kalıntılarının yok edileceği bir gün bizleri beklemektedir. Yüreklerimizin öylesine saflaştırıldığı bir gün gelecek ki, Mesih’in “ne mutlu” diye söylediği şu sözleri gerçekleşecek: “Ne mutlu yüreği temiz olanlara! Onlar Tanrı’yı görecekler” (Matta 5:8). İşte bu, Orta Çağdaki çoğu Hristiyanın “saadet görüşü” dedikleri kavramdır.

Ruhsal durumumuzun mükemmelleştirilmesi işine yüceltilme denir. Yüceltilme bu yaşamda meydana gelmez. Kutsallaştırılmamızın tamamlanması için cenneti beklemeliyiz. Ancak, şu anda daha önce göremediklerimizi görebiliyor olsak bile, halen net bir görüşe sahip değiliz.

Bu yaşantımızda Mesih’in ikinci dokunuşuna ihtiyacımız var. Aslında, üçüncü, dördüncü, beşinci ve daha birçok dokunuşuna ihtiyacımız var Mesih’in. Gözümüzdeki perdeler artık kaldırılmış olsa da, halen Mesih’in eliyle yönlendirilmeye ihtiyacımız var.

Yenilenme, bir yolculuğun başlangıcıdır. Başarı ve başarısızlıkların olacağı, tökezleme ortasında olgunlaşmayla dolu bir yolculuktur bu. Bazen bu gelişme, acı verici derecede yavaş gibi gözükür ancak yine de bir gelişme vardır. Görüşü berraklaştırmaya doğru bir harekettir - şefkatli bir lütuf dokunuşuyla başlayıp daha fazla lütfa doğru ilerleyen bir yaşamdır bu.

Sisyphus, eski Yunan mitolojisinin trajik bir kahramanıdır. Tanrıları kızdırdığı için sonsuz cehenneme atılarak, lanetlenmişti. Yapması gereken şey, büyük bir kayayı, dik bir tepenin üst noktasına kadar çıkarmaktı. Kayayı hareket ettirmek için tüm gücünü harcaması gerekti.

Tepenin doruğuna her çıkışında, kaya yuvarlanıp bir kere daha yokuşun başına geri düşüyordu. Sisyphus’un, aşağı inip bu taşı tekrar yukarı itmesi gerekiyordu. Taşı hiçbir zaman tepenin üzerine çıkaramadı. Hiçbir ilerleme kaydedememişti.

Bazen Hristiyanlar kendilerini Sisyphus gibi hissederler. İlerleme öylesine yavaş gerçekleşiyormuş gibi gözükür ki, kendilerini oldukları yerde sayıyor, boşa çaba harcıyor ve hiçbir şey elde edemiyormuş gibi hissederler.
Lanetlenmiş adamın hikayesindeki işkence, bitmek bilmeyen o kısır döngüdür. Hiçbir başı ya da sonu yoktur - sadece sonsuz tekrardan oluşan bir işkencedir.

Şimşon'un cezalandırılmasını hatırlayın. Gücünün sırrını casus sevgilisine açıklayınca Filistinliler tarafından yakalanmıştı. Korkunç utancı, Kutsal Kitap’taki şu ayetle özetlenmektedir:
Başlığa verilen yanıtları görebilmek için lütfen Giriş Yap veya Kayıt Ol bağlantısına tıkla.
Filistin cezaevinde değirmen çeviren bir insanın ne yaptığını gerçekten de bilmiyorum. Ama Hollywood’un bunu nasıl canlandırdığını gördüm. Şimşon hakkında yapılmış çok eski bir film halen az da olsa hatırımda kaldı. İsrail'in bu güçlü adamını, Victor Mature canlandırmıştı. Hafızamda kalan sahne, bu kör adamın bir öküzün yerine değirmene bağlanışıydı. Öküzün bağlanmış olduğu kol, döndükçe makinanın mekanizması çalışıyor ve hayvan ise yürüdüğü yerden her geçişinde daha da derinleşen bir iz bırakıyordu. Victor Mature’ın boş gözleri ve terden parlayan kasları ile bitmek tükenmek bilmeyen bu çember etrafında, yalnızca geçtiği yerleri derinleştirerek ama hiçbir yere gidemeyerek acı dolu yürüyüşünü hayal edebiliyorum.

İşte bu kısır döngü böylesine zalimdi.
 

Hristiyan Forum

Forum Yetkilisi
BÖLÜM 1/C
*******
SÜREÇ: KUTSALLAŞMA

Ancak Hristiyan yaşantısı, bunun gibi boş değildir. Bir çember yapısında değildir. Hristiyan yaşantısı bir çizgidir. Bir başlangıcı, ortası ve sonu vardır. Çizginin sonunda görkem amaçlanır. Her şeyi başlatan Tanrı’nın, halkı için bir hedefi vardır. Mesih’in, “Gel, sevgili dostum, Babamın senin için hazırlamış olduğu egemenliğe gir” diyeceği güne doğru uzanıyoruz.

Elçi Pavlus ile birlikte bizler de şöyle diyoruz, “geride kalan her şeyi unutup, ileride olanlara uzanarak, Tanrı’nın Mesih İsa aracılığıyla yaptığı göksel çağrıda öngörülen ödülü kazanmak için hedefe doğru koşuyorum” (Filipililer 3:13). Hristiyan yaşantısında bir göksel çağrı vardır. Bir kimse bir daire içerisinde yukarıya doğru hareket edemez. Bizler, belli bir yere gitmekte olan bir çizginin üzerindeyiz. Yukarı doğru gitmektedir bu çizgi. Diğer bir değişle, Hristiyan yaşamında bir ilerleme söz konusudur.

John Bunyan tarafından yazılmış olan The Pilgrim’s Progress (Çarmıh Yolcusu) adlı Hristiyan klasiğini hatırlıyoruz. Buradaki gezgin, göğe doğru ilerleyen Hristiyandır. Sırtındaki yükten ötürü, yolculuğu yavaşlamış ve zorlaşmıştır. Her yerde engellerle karşılaşır.

Bunyan, her Hristiyanın yolunda duran birçok ayartılma ve düşüşleri anlamıştı. Ancak, Hristiyan yaşamına ilişkin can alıcı iki noktanın da farkındaydı: Bizler gezginleriz ve bizler yol katederiz.

Gezgin, yolculuğa çıkmış bir kişidir. Yolculuğu, onu farklı ve garip yerlere götürür. Hareket halinde olan bir insandır o. Eski Ahit zamanlarındakiler gibi o da, çadırlarda yaşar. Yarı göçebedir. Kalıcı olarak yerleşecek kadar bu dünyada hiçbir zaman evinde gibi değildir. Hayat her zaman onun için keşfedilmemiş bir bölgedir. İçtiği su hiçbir zaman durgun değildir. İman babası İbrahim gibi, yapıcısı ve yaratıcısı Tanrı olan daha iyi toprakları arar. Tüm Tanrı halkı bu dünyada geçici ve gezgindir.

Her Hristiyan ilerleme kaydeder. İlerleme, bizlerin olduğumuz yerde durmamıza izin vermeyen Kutsal Ruhun içimizdeki varlığıyla kesinleştirilir. Ancak biz olduğumuz yerde kalmaya ne kadar da istekliyiz! Hatta, geriye gitmek istiyoruz. İsa’nın öğrencileri gibi bizler de korku içinde yukarıdaki odalarımızda saklanıyoruz. Fakat İsa, orada kalmamıza izin vermeyecektir.

Hiç kimse Hristiyan olarak doğmaz. Bizler doğal halimizle bedendeniz. Hristiyan yaşantısı, Kutsal Ruh’un işlemesiyle yeniden doğuşta başlar. “Yeniden doğmuş Hristiyan” terimi neredeyse yanlış bir ifadedir. Gereksiz yere kullanılan kelimelerden oluşur. Bir nevi teolojik kekelemedir. Eğer bir kimse yeniden doğmuşsa, Hristiyandır. Eğer Hristiyansa, yeniden doğmuştur. Yeniden doğmamış Hristiyan ya da yeniden doğmuş ama Hristiyan değil diye bir şey yoktur. Yeniden doğmak demek, Kutsal Ruh aracılığıyla Mesih’e doğmuş olmak demektir. Hristiyan yaşantısı için bu bir ön şarttır. Bu aynı zamanda Hristiyan yaşamının Tekvin’i, başlangıcıdır.

Herkes, Hristiyan yaşantısına aynı şekilde başlar: Hepimiz yeniden doğarak başlarız. Yeniden doğuş deneyimlerimiz farklı olabilir ancak yeniden doğuş gerçeği hepimiz için gereklidir.

Herhangi iki Hristiyanın, İnanlı yaşamlarına aynı şekilde başlamayacağını bilmek çok önemlidir. Bazı insanlar beş yaşındayken yeniden doğarlar, bazıları elli beş yaşında. Bazıları, çok tutucu ve disiplinli bir geçmişten, bazıları ise düzensiz, kontrolden çıkmış bir çılgınlık geçmişinden gelip, yeniden doğarlar. Farklı günahlarla mücadele ederiz. Karışık ve benzer paketlerle başlarız.

Bazılarımız, iman ettiğimiz günü ve saati bilir. Diğerlerinin ise ne zaman doğduklarına ilişkin kesin bir fikirleri yoktur. Billy Graham, Mordecai Ham’in konuştuğu bir toplantıda Mesih’le tanıştığını söyler. Ruth Graham ise geçmiş beş yıl içerisinde tam olarak ne zaman iman ettiğini hatırlayamıyor. İman ettiklerinde bazı insanlar ağlarlar, bazıları ise sevinçle coşarlar.

İman ettiklerinde, diğerlerinin de bizim gösterdiğimiz tepkileri göstermeleri gerektiğinde ısrar etmek çok feci bir hatadır. Ani ve belirgin bir şekilde iman etmiş olanlar, iman ettikleri günü ve saati tam olarak bilmeyen kişilerden şüphe duyarlar. Daha az heyecanlı ve ani bir deneyimi olmuş kişiler, diğerlerinin duygusal dengelerinin sağlıklı olduğu konusunda şüphe duyabilirler.

Bu aşamada, insanlara farklı zamanlarda, farklı biçimlerde günahlarını gösteren Kutsal Ruh’a saygılı olmalıyız. Karşı karşıya olduğumuz esas soru, ne zaman ya da nerede iman ettiğimiz değildir. Tek gerçek soru, iman edip, etmediğimizdir. Eğer Ruh’tan doğmuşsak, Mesih’te olan tüm diğer insanların kardeşiyiz.

Pavlus bizlere şöyle demektedir:

Başlığa verilen yanıtları görebilmek için lütfen Giriş Yap veya Kayıt Ol bağlantısına tıkla.
Bu noktada hepimiz eşitiz. Hiçbirimiz kendi kendimizi iman ettirmedik. Yeniden doğuş, Tanrı’nın işidir. Bizler Mesih’in eseriyiz. Usta, Mesih’tir. Yarattıkları ne sıkıcı ne de monotondur. Bizleri kurtardığında, ne kimliğimizi ne de kişiliğimizi yok eder. Her Hristiyan, Mesih tarafından yaratılmış bir sanat eseridir. Her Hıristiyan, gerçek anlamda bir şaheserdir.

İsa, sanatını bir montaj hattında icra etmez. Sonsuz bir itina ve sabırla, yaratır ve şekil verir. Hıristiyan çevrelerinde, pek sık inanılan, ve mükemmellik öğretisi denen zehirli bir öğreti bulunmaktadır. Bu öğreti, kişinin daha bu dünyadayken ruhsal mükemmelliğe eriştiğini söyler. “Lütfun ikinci bir işleyişiyle”, ani kutsallaşma gibi “ikinci bir bereketten” söz ederler. Bunu öğretenlerden uzak durun.

Ani kutsallaşmayı öğreten ilk kişiyle tanıştığımda daha birkaç aylık bir Hristiyandım. Üzerime el koymayı ve benim de bu ikinci bereketi almak için dua etmemi önerdi. Bu düşünce bana çok cazip gelmişti. Yeni Hristiyan hayatımda karşılaştığım en ciddi zorluk, halen günah işliyor olmamdı. Yaşamımın bazı alanlarında büyük zaferler kazanmıştım fakat diğer taraflar çok inatçı gibi gözüküyordu. O aşamada bile Kutsal Ruh ile doğal benlik arasındaki savaşın farkındaydım.

Vaizle birlikte ani kutsallaşma için dua ettim. İşe yaramadı. İkinci bereket beni yüzüstü bırakmıştı. Yaşamının ilk safhalarını tamamıyla doğru bir kişi olma çabasıyla geçiren Martin Luther şöyle söylemişti, “Bir insan eğer keşiş olmakla cennete gidebilecek olsaydı, o kişi ben olurdum.” Bir insan eğer bu ikinci bereketi aramakla bulacak olsaydı, o kişi ben olurdum.

Vaiz, işlemeye devam ettiğim günahların, benim bu günahlardan kurtulmak için gösterdiğim çabaları engellediğinden emindi. Kısır döngülerin en zalimine yakalanmıştım. Bu hizmetlinin bana aslında söylemeye çalıştığı şey, eğer günahımdan kurtulacak isem, ilk önce günahımdan kurtulmam gerektiğiydi. Diğer bir değişle, ikinci bereketi elde etmek için ihtiyacım olan tek şey, o ikinci bereketti.

Sonunda, başka bir vaiz beni bu çelişkiden kurtardı. Kısa süre içerisinde anladım ki beni aniden kutsallaştıracağı söylenen bu ikinci bereket aslında, kutsal bir üçkağıttı.

Yaşadığım deneyimden bu yana, kutsallıkta mükemmelliğe eriştiklerini iddia eden iki kişiyle tanıştım. Hristiyan yaşamları trajikti. İnsanların kendilerini kutsallıkta mükemmelliğe eriştiklerine inandırmaları için ilk önce bu iki şeyden bir ya da her ikisini de yapmaları gerekir: Tanrı’nın yasasını öyle düşük bir seviyeye indirmelidirler ki ona tam olarak itaat edebilsinler, ya da kendi ruhsal performanslarını ölçerken bunu aşırı derecede abartmalıdırlar.

Bunların her ikisi de ölümcüldür. Tanrı’nın yasasının gereklerini aşağı çekmek, Tanrı’nın kutsallığına karşı işlenmiş bir suçtur. İnsanın kendi durumunu aldatıcı derecede abartması ise aşırı bir gururdur.

Kutsallaşma, basitçe el koymaktan çok daha fazlasını gerektirir. Yeniden doğuş anidir. Aklanma anidir. Ancak, kutsallaşma hayat boyu devam eden bir süreçtir. Bir takım engeller karşısında itinalı bir mücadeleyi içerir. Bunyan’ın gezisindeki gibi çukurlar ve zorluklarla doludur. Bizleri, canın karanlık gecesinden, ölüm vadisinin gölgesinden ve denenme çölünden geçiren bir yolculuktur bu.

Bu yolculuğun tek teminatı vardır: Mesih, bizimle beraber geleceğine ve bizi diğer tarafa ulaştıracağına söz verir. Rabbimiz başladığı işi bitirir. Yaratmanın tam ortasında, elinin işini bırakıp gitmez. Bizleri yürüyen ağaçlara bakar halde bırakmaz. Hayır, Rab bizlerin iyiliği ve olgunlaşmasıyla çok yoğun bir şekilde ilgilenir. Tanrı ve Tanrı’yı nasıl hoşnut edebileceğimiz hakkında daha fazla öğrenmemizi istemektedir Rab. Tanrı’yı hoşnut etmekten haz duymamızı istiyor. Dünyayı algılayış şeklimiz ve içinde nasıl yaşadığımız konusunda anlayışımızın derinleşmesi için görüşümüzün berraklaşmasını, iyileştirilen o kör adam gibi değişmemizi istiyor. Bu bağlamda olgunlaşmak ve değişmek, kutsal Tanrı’yı neyin hoşnut ettiği konusunda giderek daha fazla öğrenmek demektir. İşte, Tanrı’yı hoşnut etmede olgunlaşmak, kutsallaşmadır ve elinizdeki kitabın tek konusu da budur.
 

Hristiyan Forum

Forum Yetkilisi
BÖLÜM 2/A
*******
HRİSTİYAN YAŞAMININ AMACI

Bir keresinde, fanatik kelimesinin şu şekilde tanımlandığını okudum: “Fanatik kişi, hedefini kaybetmiş bir biçimde o hedefe ulaşmak için iki kat çaba harcayan kişidir.” Fanatik, çılgın bir şekilde, amaçsızca koşturur. Potası olmayan bir basketbol oyuncusu, ağı olmayan bir tenisçi, çim sahası olmayan bir golfçü gibidir.

Bir Hristiyanın kutsallaşmada, yani Tanrı’yı hoşnut etmeyi öğrenmede ilerleyebilmesi için, hedefinin ne olduğunu açıkça bilmesi gerekir. Kutsal Kitap, bu hedefi açıkça ortaya koysa da, çok kolay unutulan bir noktadır bu. Peki bu hedef nedir? İsa şöyle açıkladı: “Siz önce O’nun egemenliğinin ve O’ndaki doğruluğun ardından gidin, o zaman size tüm bunlar da verilecektir” (Matta 6:33).

Şimdi, bu buyruğu oluşturan kısımları inceleyelim. İlk olarak İsa, bize ardından gitmemizi söylüyor. Bir şeyin ardından gitmek çaba gerektirir. İtinalı bir arayışı içerir. Kaybettiği bozuk parayı bulmak için evi en ince köşesine kadar arayan kadın gibidir bu kişi. Aramak, ardından gitmek, uyumakla olmaz. Çalışmayı, sürekli çalışmayı gerektirir. Olduğumuz yere oturup, Tanrı’nın onu kucağımıza atmasını bekleyemeyiz.

Ünlü Yunan Matematikçi Arşimed’in, spesifik yer çekimi kanununu (suyun kaldırma kuvveti prensibini) banyoda yıkanırken nasıl keşfettiğini hepimiz biliyoruz. “Eureka, buldum!” diye bağırdı. Aynı şekilde Isaac Newton’un yer-çekimi yasasını, bir elma ağacının altında otururken kafasına bir elma düşmesi sonucu bulduğu hikayesini de biliyoruz. Arşimed ve Newton’a bir anda gelen bu çözümler, yıllar boyu sürdürdükleri itinalı arayışın bir birikimi, sonucuydu. Elde ettikleri, şans eseri olmamıştı. Thomas Edison’un, elektrik ışığı için uygun olan tek flamanı bulmadan önce bin tane farklı madde üzerinde deney yaptığı söylenir. Çok şanslı değil, çok çalışkan. Tanrı’yı hoşnut etmeyi öğrenişimiz için de aynı şey geçerlidir.

Tanrı’nın ve Tanrı’nın Egemenliğinin ardından gitmemiz söylenir. İsa’nın, ilk olarak (önce) bunların ardından gitmemiz gerektiğini söylediğinin de bilincindeyiz. Burada önce kelimesi için kullanılan Yeni Antlaşma sözcüğü protos, herhangi bir dizi içerisinde ilk sırada olan anlamına gelir. Kelime, öncelik vurgusunu taşır. Bu kavramın daha doğru bir çevirisi şöyle olabilirdi: “Siz diğer her şeyden önce O’nun egemenliğinin ve O’ndaki doğruluğun ardından gidin…”

Tanrı’nın Egemenliğinin ardından gidin. Doğruluğun ardından gidin. Hristiyan yaşantısının öncelikleri bunlardır.

TANRI’NIN EGEMENLİĞİNİN ARDINDAN GİTMEK

Tanrı’nın egemenliğinin ardından gitmek ne demek? Hristiyan dünyasında bu ruhsal arayış konusunda birçok karışmış düşünceler bulunmaktadır. Çoğu zaman Hristiyanların ağızından şu sözleri duyarız: “Arkadaşım Hristiyan değil fakat arıyor.”

Hristiyan olmayan bir kişi neyi arar? Aramadığını bildiğimiz tek bir şey var. O kişi, Tanrı’yı aramıyor. Pavlus şöyle demektedir, “Tanrı’yı arayan kimse yok” (Romalılar 3:11). İnanlı olmayan bir kimse, asla ve asla Tanrı’yı aramaz. Bu kişi bir kaçaktır, Tanrı’dan kaçar. İnsanın doğal yatkınlığı, Tanrı’dan kaçmak, O’ndan saklanmaktır. İsa, kaybolanı arayıp, kurtarmaya geldi. Arayan O’dur, kaçanlar ise bizleriz. Günahlı durumunda insan, yaşamın bilmecelerine cevaplar arayabilir ancak Tanrı’yı aramaz.

Öyleyse, neden çoğu zaman İnanlı olmayan kişiler bize Tanrı’yı arıyorlarmış gibi gözükürler? Gözlemlerimizin sonucu olarak bunu biz bu şekilde düşünürüz. O kişiler, yalnızca Tanrı’nın verebileceğini bildiğimiz bir mutluluğu, mantıklı düşünüşü, suçluluktan özgürlüğü, anlamlı bir hayatı ve diğer birçok şeyi aramaktadırlar. Ancak Tanrı’yı arıyor değillerdir. Tanrı’nın sağladığı faydaları aramaktadırlar. Doğal insanın günahı tam olarak şudur: Tanrı’nın kendisini istemeksizin, Tanrı’nın sağladığı faydaları arzularlar.

Bu düşünüşü şu nedenle reddediyorum: Tanrı’nın ardınca gitmek, O’nu aramak, Hristiyanlara mahsus bir şeydir. Tanrı’nın aranması, iman etme anında başlar. Tüm dünyaya “O’nu buldum” diye bağırsak bile, ilginçtir ki Tanrı’yı bulmak, O’nu aramanın başlangıcıdır. Tanrı’nın ardınca gitmek, hayat boru bir süreçtir. Tanrı’nın ardınca gitmek, Jonathan Edwards’ın dediği gibi, “Hristiyan yaşantısının ana amacıdır”.

Tanrı’nın egemenliği ardınca gitmek, İsa’nın son buyruğunu ve Rab’bin duasının önemli isteğini yerine getirmektir: “Egemenliğin gelsin. Gökte olduğu gibi, yeryüzünde de senin istediğin olsun.”

Öğrencilerinin İsa’ya sorduğu son soru şuydu: “Rab, İsrail’e egemenliği şimdi mi geri vereceksin?” (Elçilerin İşleri 1:6). Görkemli yükselişinde İsa bu gezegenden ayrılmadan dakikalar önce öğrencileri onu bu son soruyla sıkıştırdılar. Soruları, Tanrı’nın egemenliğiyle ilgiliydi. İsa bu soruya önce hafif bir azarlamayla, sonra ise bir buyrukla cevap verdi: “Benim tanıklarım olacaksınız” (Elçilerin İşleri 1:8).

Tanrı’nın egemenliğine tanıklık ederek, bu egemenliğin ardından gitmeye çağrıldık. Tüm dünyaya Tanrı’nın egemenliğinin neye benzediğini göstermek ardınca gitmeliyiz. Gökte olduğu gibi yerde de egemenliğin gelmesi, Kral’ın sadık çocuklarının Kral’ın istediğini burada ve şimdi yapmalarını gerektirir. Tanrı’nın Kralına hizmet ederek Tanrı’nın egemenliğine tanıklar oluruz. O’nu hoşnut eden şey budur. İsa’nın, egemenliğin gelişini Tanrı’nın isteğinin yapılmasıyla ilişkilendirmesinin bir nedeni vardır. “Egemenliğin gelsin. …senin istediğin olsun” ifadeleri birbirlerine aittir. Bir paranın iki yüzü gibidirler. Tanrı’nın egemenliği, Tanrı’nın istediğinin yapıldığı dünyaya gelir.

Öyleyse, vardığımız sonuç şudur: Hristiyan yaşantısının, genel ve her şeyi kapsayan hedefi, amacı, Krala itaat etmektir. Ve biz itaat ettiğimizde Tanrı hoşnut olur.
 

Hristiyan Forum

Forum Yetkilisi
BÖLÜM 2/B
*******
DOĞRULUĞUN ARDINCA GİTMEK

Egemenliğin aranması, Tanrı’nın doğruluğunun ardınca gidilmesiyle ilişkilendirilmiştir. Bu, İsa’nın Kendisinin sergilediği türden bir doğruluktur. İsa’nın hayatı doğrulukla parlıyordu. Lekesiz bir Kuzu, Babasının kendisinden hoşnut olduğu Oğlu’ydu. Kutsal Yazılar, O’nun hakkında, Babasının evi için gösterdiği gayretin O’nu yiyip bitireceğini yazmaktadır (Yuhanna 2:17). O’nun yiyeceği ve içeceği Babasının isteğini yapmaktı (Yuhanna 4:34). İsa, yalnızca beden almış Tanrı değildi ama aynı zamanda yüce bir doğruluk adamıydı. O’nun tanrılığını taklit etmemiz mümkün değildir ancak O’nun itaate ve Tanrı’yı hoşnut etmeye olan tam yürekli adanmışlığını taklit etmeliyiz.

Hristiyan olduğum ilk zamanlarda, Hristiyan topluluğunun üyeleriyle tanıştırılmıştım. Çok geçmeden benden, Tanrı’yla her gün belirli bir vakit geçirmem, Kutsal Kitabı okuyup dua etmem beklendiğini anladım. Kilise’ye gitmem bekleniyordu. Artık küfür etmeyerek, içki ve sigara içmeyerek ya da bunun benzeri şeyleri yapmayarak inancımı belli etmem bekleniyordu. Kutsal Kitabın sözünü ettiği doğruluğun bunun çok ötesinde bir şey olduğundan haberim yoktu. Buna rağmen, çoğu yeni Hristiyan gibi, bu şeylere önem vermeyi öğrendim. Kişisel mektuplarım yeni bir biçim almıştı. Yeni Antlaşma mektuplarından alıntılar gibilerdi sanki. Çok geçmeden, güncelik konuşmalarımda Hristiyan türü laf kalabalıkları yapmayı da öğrenmiştim. Artık hiç kimseye bir şey “söylemiyordum”, yalnızca onlarla “paylaşıyordum”. Her iyi şey, “bereket” oldu, ve artık cümlelerime basmakalıp ruhsal sözler serpiştirmekten kendimi alıkoyamıyordum.

Tabi çok geçmeden anladım ki Hristiyan yaşantısı, gündelik dua zamanlarından ve kutsanmış kelimelerden çok daha öte bir kavramdı. Tanrı’nın daha fazlasını istediğini anladım. İmanımda ve itaatimde olgunlaşmamı, sütü aşıp, et yememi arzuluyor Tanrı. Ayrıca fark ettim ki, Hristiyan dili hem Hristiyan olmayan hem de Hristiyanlar için anlamsız bir iletişim biçimidir. Gerçek tanrısallığı bulmaktan çok konuşmalarımda bir ayetin cümle yapısını taklit etmekle ilgilendiğimi anladım.

Hatam şuydu: Ruhsallığı, doğrulukla karıştırıyordum. Fakat, bunda yalnız olmadığımı da anladım. Aracı, sonuç ile karıştıran bir kalabalığın ortasında buldum kendimi. Ruhsallık, doğruluğun ucuz bir kopyasıdır.

Yıllar içerisinde bir çok Hristiyan bana nasıl daha ruhsal ya da dindar olunabileceğini sordular. Bir öğrencinin gelip, “Bana doğru bir kişi olmayı öğret” dediği nadirdir. Neden, diye merak ettim, bir insan ruhsal olmak isteyebilir ki? Ruhsallığın amacı nedir? Dindarlığın faydası nedir?

Ruhsallık ve dindarlığın kendisi hedef değildir. Aslında, kendilerinden daha yüce bir amaca ulaşmak için araç olarak kullanılmazlarsa hiçbir işe yaramazlar. Hedef, ruhsallıktan öte, doğruluk olmalıdır.

Ruhsal disiplinler bu doğruluğu elde etmek için gereklidirler. Kutsal Kitap çalışması, kiliseye devam etmek, müjdecilik Hristiyan gelişimi için gereklidir ancak son hedef olamazlar. Ruhsallık olmadan doğruluğa erişemem. Ancak, doğruluğa erişmiş olmayarak, yüzeysel bile olsa, “ruhsal” olmak mümkündür.

İsa, bir dua adamıydı. Dua yaşamı yoğun ve güçlüydü. Kutsal Kitap bilgisi engin bir adamdı. Açıkça, Tanrı Sözü’nde ustalaşmıştı. Ruhsaldı. Ancak ruhsallığı sonunda kendisini gerçek bir doğrulukla gösterdi. Bu nedenle onun ruhsallığı sadece yüzeysel değildi. İçsel hayatı, kendisini dışsal itaatte, ölüme kadar giden bir itaatte gösterdi.

Doğruluk nedir? Bu sorunun basit cevabı şudur: Doğruluk, Tanrı’nın gözünde doğru olanı yapmaktır. Bu basit tanımın altında çok karmaşık kavramlar yatmaktadır. Doğru olmak, Tanrı’nın bizi yapmaya çağırdığı herşeyi yapmaktır. Gerçek doğruluğun gerektirdikleri öylesine yüce ve öylesine çoktur ki, hiçbirimiz bu dünyada asla buna mükemmel olarak erişemeyiz. Bu, Tanrı’nın tüm öğüdünü izlemeyi içerir.

Kutsal Yazılar bazen, gerçek doğruluğun basit bir özetini sunar. Bazen Tanrı, gerçek doğruluğun özünü ortaya koyan bir kaç kelimeyle tüm yasayı özetler. Şimdi bu özetlerden birkaçına bakalım.

MİKA’NIN ÖZETİ
Kutsal yaşayış hakkında, Mika peygamberin kitabında şu özeti okumaktayız:

Başlığa verilen yanıtları görebilmek için lütfen Giriş Yap veya Kayıt Ol bağlantısına tıkla.
Adalet, merhamet (ya da sadık sevgi), ve alçakgönüllülük. Elde edilmesi kolay bir üçlü değildir bu. Tanrı, adalet ve merhamet gibi büyük önem taşıyan konularla ilgilenmemi istiyor. Alçakgönüllü kutsalların dostluğundan zevk duyar Tanrı. Kibirliye karşı durmaya, alçakgönüllü olana daha çok lütuf göstermeye söz vermiştir.

Charles Colson, Ellsberg olayı nedeniyle aldığı hapis cezasını çekmiş, hapishaneden yeni çıkmıştı. Watergate skandalının bir parçası olmasa da Colson, Richard Nixon’ın düşüşüne neden olan olaylarla ilişkilendirilmişti. Colson, bir üniversite kampüsünde yaptığı bir konuşma sırasında Nixon karşıtı öğrenciler tarafından merhametsizce yuhalanıyor ve aşağılanıyordu. Öğrencilerden bir tanesi Colson’un konuşmasını kesip, “Colson! Neden Nixon’u bırakmadın?” diye sordu.

Colson konuşmasını kesti ve kendisini aşağılayan bu öğrenciye bakarak şöyle cevap verdi, “Çünkü o benim arkadaşımdı.”

Bu cevapla birlikte dinleyiciler büyük bir heyecanla alkışlamaya başladılar. Topluluğun, Watergate skandalını ve onunla ilişkili olan her şeyi kınamasına rağmen, bir adamın arkadaşlık uğruna hapishaneye gitmesine sebep olan böylesine bir sadakati taktir ettiği açıkça ortadaydı.

Mika, “merhamet”ten bahsettiği zaman, İbranice “sadık sevgi” kelimesini kullanır. Bu, Tanrı’nın çocuklarına beslediği türden bir sevgidir. Kararlı ve dayanıklıdır. Tanrı, çocuklarının yaptıklarını nadiren onaylasa da, onların tarafında kalmaya devam eder. Bu da, Hristiyan sevgisinin bir önceliğidir.

Çocuklarımın benim sevgimi kazanmalarına gerek yoktur. Beni hayal kırıklığına uğratabilir hatta sinirlendirebilirler, ancak hataları onları benim sevgimden mahrum etmez. Kayıp Oğul’un babası, oğlunu sevmekten asla vazgeçmedi. Her zaman izin vermeyebilirim ancak her zaman sevgimi vermeliyim. Sevmekte dayanmak, başarısızlıklarımıza rağmen Tanrı’nın bizleri nasıl sevdiğini örnek almak, taklit etmek demektir.

Sadakat. Merhamet. Bunlar, günahlarına rağmen Hristiyanların yollarına devam etmelerini mümkün kılan özelliklerdir. Sadık bir dost olmak, kişiyi körce kabullenmekten daha fazlasını gerektirir. Sabır, dayanış, yumuşak huyluluk yani Kutsal Ruh’tan gelen türden meyveyi gerektirir bunu yapmak. Mesih bize sadık olduğundan, biz de diğerlerine bu tür bir sadakati göstermek için istekli oluruz.
 

Hristiyan Forum

Forum Yetkilisi
BÖLÜM 2/C
*******
İSA’NIN ÖRNEĞİ

İsa, Hristiyan yaşantısını olabilecek en basit şekilde özetlemiştir: “İnsanların size nasıl davranmasını istiyorsanız, siz de onlara öyle davranın” (Luka 6:31). Buna biz Altın Kural-altından; elmaslardan ve zümrütlerden daha değerli olan altındandır bu yasa. Her çocuk, Altın Kural’ı ezbere söyleyebilir ancak bunu gündelik hayatta uygulamak o kadar da kolay değildir.

Önemsiz şeylerin eleştirilmesinden nefret ederim. Her şeyde bir hata bulan insanların etrafında olmaktan hoşlanmam. Yargılayıcı insanlarla hoş vakit geçirmek benim için zordur. Bu gibi insanların bana karşı olan davranışlarını kontrol edemem ancak onlardan öğrenebilirim. Beni kıran herkesten, ne gibi şeylerin insanları kırdığını öğrenebilirim. Beni inciten davranışın, başkalarını da incitmesi olasılığı büyüktür. Bu nedenle, başkalarına nasıl davranılmaması gerektiğini öğrenebilirim.

Bizler, önemsiz eleştirilere çoğu zaman merhametle karşılık vermek yerine, aynı şekilde davranarak tepki gösteririz. İşte, Altın Kural’ın yaşantılarımız ile kesiştiği yer bu noktadadır. İşte bu an için İsa, kötülüğe kötülükle karşı vermemeyi öğretti bizlere. Başkalarının bize davranmalarını istediğimiz şekilde onlara davranmak, basitçe bir merhamet göstergesidir. İnce düşünüşlü ve temkinli olmayı içerir bu tür bir davranış. Ancak bu, saygılı olmaktan çok daha öte bir şeydir. Doğru olanı yapmaktır. Tanrı’yı hoşnut eden şeyi yapmaktır.

Doğruluk, doğru olarak yaşamak demektir. İnsanlara doğru şekilde davranmak demektir. Kişisel güvenilirlikle yaşamak demektir. Doğru kişi, güvenebileceğimiz kişidir. Güvenilirliği istikrarlıdır. Satılık değildir. Doğru kişi, ahlakçı değil, ahlaklı olan kişidir. Dinci değil, dindar olandır. Diğer insanların duygularını dikkate alır. İnsanlara doğru davranmak ister çünkü seven bir Tanrı’yı hoşnut etmek gibi yaşamının her bölümünü kapsayan bir arzusu vardır.

YAKUP’UN ÖZETİ
Yakup’un Mektubunun yazarı, muhtemelen İsa’nın öz kardeşiydi. Kilisenin ilk döneminde ona “Adil Yakup” ya da “Doğru Yakup” denirdi. Gerçek doğruluğa ilişkin yaptığı özet, çoğu Hristiyanı şok edebilecek düzeydedir:

Başlığa verilen yanıtları görebilmek için lütfen Giriş Yap veya Kayıt Ol bağlantısına tıkla.
Gerçek dindarlık, öksüzlerle dulları ziyaret etmektir. Yakup neden böyle bir şey söylüyor? Gerçek dindarlığın insanlara yönelik olduğunu anlamıştı. Dualarımızın sonrasında insanlarla ilgilenmiyorsak, dualarımız hiçbir işe yaramaz. Eski çağda, öksüzler ve dullar toplum içerisinde neredeyse çaresiz insanlardı. Maddi sorunlar, yasal yetersizlikler, ve her şeyden öte, yalnızlık hissinin verdiği duygusal bunalım içindelerdi.

Bugün artık öksüzlere ve dullara maddi yardım sağlamak için hükümet programlarımız var. Onların da yasal hakları var. Ancak öksüzlük ve dulluk, halen çok hoş bir durum değil. Onların-ve yalnız ve çaresiz olan diğer herkesin-kendilerine uzatılacak bir sevgi eline ihtiyaçları var. Toplumsal organizasyonlar değişebilir ancak mağdur durumda olanlara merhamet gösterme gereği aynı kalacaktır. Merhametsiz dindarlık yalandır. Altın Kuralı, Paslı Kural yapar.

Altın Kurala itaat ettiğimizde, seven Tanrı’yı hoşnut ederiz. Adalet ve merhametin ardınca gidip, sadık sevgi sunarak O’nu hoşnut ederiz. Kendimize davranılmasını istediğimiz gibi başkalarına davrandığımızda O’nu hoşnut ederiz. Unutulmuş ve dışlanmışlara elimizi uzattığımızda O’nu hoşnut ederiz. Bunlar, yani doğru yaşayış için Kutsal Yazılar’ın koyduğu kurallar, içkiyi, sigarayı ve küfür etmeyi yasaklayan “ruhsal” yaşantı kaygılarından çok daha ağır basmaktadır.

Doğruluğun kuralları vardır, ancak kuralların çok ötesindedir o. İnsanlarla ilgilenmeksizin kurallarla ilgilenirsek, doğruluğun amacını anlayamadık demektir. Kutsal Yazılardaki kuralların var oluş sebebi, Tanrı’nın insanlarla ilgilenmesidir.

Doğru kişiler olmak için kurallara ihtiyacımız var, ancak bunlar doğru kurallar olmalı. Tanrı’nın kuralları olmalı. Sahtelerini kabul edemeyiz. Tanrı’nın Sözü’nde, doğru bir yaşantıyla Tanrı’yı hoşnut etmek için yeterli kurallar bulabiliriz. Ve eğer bu kurallara bağlı kalırsak, bizler artık amaçsız fanatikler değil, ama Kral’ın gerçek çocukları oluruz.
 
Son düzenleme:

Hristiyan Forum

Forum Yetkilisi
BÖLÜM 3/A
*******
FERİSİLERİN MAYASINA DİKKAT

Dikkat!” Bu tehditkâr bir uyarıdır. Sezar’ın duyduğu ve duyunca titrediği uyarıdır bu: “Sezar! 15 Mart’a dikkat et!” Ahab’ın Moby Dick’i çılgın arayışına katılmak üzere Pequod’ın mürettebatına yazılmadan önce denizci İsmail’in, sahil peygamberinin söylediğini duyduğu uyarıydı bu sözler.

“Dikkat! Köpek Var” gibi basit bir tabela bile, hırsızı bir an için durup, düşünmeye sevk edebilen bir işarettir. Dikkat kelimesi bizleri durdurur ve bizlere zarar verebilecek birçok farklı kötülükleri gözümüzün önüne getirir.

İşte, öğrencilerini de ölümcül bir tehlikeye karşı uyarırken İsa’nın kullandığı kelime buydu. “Ferisilerin mayasından…kaçının” (Luka 12:11). İsa, kilisesi için bir uyarı yapmıştı. Farkında olmadan kişilerin yutabilecekleri bir zehre karşı dikkatli olmaları için tanrısal bir çağrıydı bu. Koyun görünümündeki kurtlara ve yumuşak huylu ruhsallık maskesi altına gizlenmiş açgözlü katillere karşı halkını uyarmıştı.

Küçük dozlarla öldüren kişi tehlikeli olandır. Görünüşte zararsız miktarlarda enjekte eder, ancak tüm gücüyle zarar vermeye yeterlidir. “Azıcık bir mayanın bütün hamuru kabarttığını bilmez misiniz?” der Tanrı (1. Korintliler 5:6).

İsa’nın sözleri, Hristiyan yaşantısının tümünü mahvedebilecek bulaşıcı bir mikroba izin vermememiz konusunda bizlere yapılmış bir uyarıdır. Küçük bir başlangıçtan doğan bir şeydir bu. Bu sözlerin yanında, diğer bir ürkütücü uyarı yapılmaktadır. İsa şöyle söyledi, “Doğruluğunuz din bilginleriyle Ferisilerinkini kat kat aşmadıkça, Göklerin Egemenliğine asla giremezsiniz!” (Matta 5:20).

Eğer, “Dikkat! Köpek Var” işaretini umursamazsak, bacağımızdan ısırılabiliriz ve pantolonumuz yırtılabilir. Ancak İsa’nın bu uyarısı biraz kan kaybetmekten ya da pantolonumuzun yırtılmasından çok daha ciddi kayıplardan söz etmektedir. Tanrı’nın Egemenliğinin kaybedilmesi söz konusudur.

Bu korkulan, “Ferisilerin mayası” nedir? Tek kelimeyle, ikiyüzlülük mayasıdır. Yalancı doğruluk mayasıdır. Gerçeğiyle değiştirilmiş, aldatma ve sahte doğruluk mayasıdır.

“Doğruluğunuz…aşmadıkça…” Buradaki aşmadıkça kelimesinin sonundaki ek, kendisinden sonra açıklanan bir şeyin yerine gelmesi için gerekli olan ön koşulu belirtmektedir. İsa burada çok açıkça, doğululuğumuzun din bilginleriyle Ferisilerinkini geçmesi gerektiğini, aksi taktirde Tanrı’nın Egemenliğini kaybedeceğimizi söyleyerek bizleri uyarmaktadır.

Bu, İsa’nın en fazla göz ardı edilen uyarılarından biridir. İçinde gerçek hiçbir tehdit görmeyen günümüz Hristiyan’ı tarafından hafife alınarak, umursanmaz. Neden kaygılanmamız gerekir ki? Bizler Ferisileri, Mesih’in ölümünü planlayan güvenilmez, bir grup ahlaksız sapık olarak görürüz. Bundan daha kötü ne olabilir ki? İsa’nın en saldırgan düşmanlarını doğrulukta geçmek Mesih’i seven bir kişi için şüphesiz ki çok da zor bir şey değildir. Ferisiler, bizler için artık sapkınlığın sembolü olmuşlardır. İlk bakışta, en zayıf Hristiyan bile, Ferisilerin doğruluğunu aşmakta güçlük çekmeyecekmiş gibi gözükür.

İsa’nın bu uyarısına basit bir cevap verebiliriz. “Neden kaygılanmamız gerekir ki?” diye sorabiliriz. “Hristiyanlar olarak, imanla aklanırız. İmanla, Mesih’in doğruluğunu alırız. Mesih’in doğruluğu da şüphesiz ki Ferisilerinkini gerçer. Eğer Mesih’in doğruluğuna sahipsek, neden kaygılanalım?”

Basit olan cevap şudur: “Hiçbir şeyden!” Eğer gerçekten Mesih’e iman etmişsek, bu imanın güvencesi olarak O’nun doğruluğunu alırız. Tanrı tarafından aklanmış ilan ediliriz. Tanrı’nın Egemenliği bizimdir. Mesih’in doğruluğuna sahip olanların, Tanrı’nın Egemenliğini de miras alacaklarından daha kesin hiçbir şey yoktur. Bunun için, Mesih’in doğruluğundan başka hiçbir şey gerekli değildir. Bir Hristiyanın iman aracılığıyla gönendiği doğruluğu, başka hiçbir doğruluğun aşması mümkün değildir. Bu bağlamda, ilahiyi yazan kişi doğru söylemektedir: “Tek ihtiyacım olan O’dur.”

Bu, basit cevaptı. Ancak esas soru halen karşımızda durmaktadır. Mesih’in kurtaran doğruluğuna sahip olduğumu nasıl bileceğim? Gerçekte sahte bir imana sahipken, kendimi gerçek doğruluğa sahip olduğuma inandırmış olabilir miyim? Bir insan, Mesih’e inandığını söylüyor diye o kişinin kurtaran imana sahip olduğu söylenemez. Verdiğimiz meyvelerle imanımızın gerçekliğini ortaya koyarız. Tanrı’nın, Mesih’i gerçekten yücelten kişilerden hoşnut olduğunu biliyoruz. Ancak, insanlar O’na gerçek, yaşam değiştiren bir adanmışlıkları olmadan O’nun ismini aynı güleryüzlülükle kullandığında Tanrı’nın hoşnut olmadığından da eşit derecede eminiz. İşte bu, İsa’nın uyarısının ürkütücü kısmıdır.
 

Hristiyan Forum

Forum Yetkilisi
BÖLÜM 3/B
*******
UYARI VE KÖPEK

Köpekleri olmadığı halde bahçe kapılarına “Dikkat! Köpek Var” tabelası asan ev sahipleri vardır. Köpekleri olmadığı halde, olduğunu iddia ederler. Uyarılarını destekleyecek bir gerçek yoktur. İsa, çok konuşan ancak bunları destekleyecek gerçeklere sahip olmayan kişiler hakkında ciddi sözler söylemiştir. Gerçek doğruluğa sahip olmayanlar için O’nun sözleri gerçek bir tehdittir.

Yerel bir gazete, mahallede tatile çıkan insanların evini gözetleyip, onlar gidince evlerini soyan bir hırsızın hikayesini anlatıyordu. Hırsız, arabalarına bavullarını yükleyen aileyi bir süre izledi. Karanlık basıncaya dek bekledi ve kapının önünde durup zile bastı. Kapı açılmadı. Hırsız, itinayla kilidi açıp, içeri girdi. Karanlıkta, “Kimse var mı?” diye seslendi. “Seni görüyorum, İsa da seni görüyor” diye bir ses ona cevap verdiğinde hırsız şok olmuştu. Korkmuş bir şekilde, “Kim var orada?” diye sordu. Yine, aynı sesi duydu: “Seni görüyorum, İsa da seni görüyor.” Hırsız el fenerini açarak sesin geldiği yöne doğru tuttu. Kafesteki bir papağanın devamlı, “Seni görüyorum, İsa da seni görüyor” dediğini duyunca hemen rahatladı. Hırsız kahkahalarla ışıkları açtı. Ve işte oradaydı. Papağanın kafesinin altında koca bir Doberman kendisine bakıyordu. Ve sonra papağan şöyle dedi, “Saldır, İsa, saldır!”

İsa’nın da böyle bir dobermanı vardır. Isırması, havlamasından beterdir. İsa, gerçekten doğrudur ve O’nu izleyenler de öyle olmalıdır. “Dikkat! Köpek Var” uyarısı, bu durumda çok açık bir gerçeğe işaret etmektedir. Bunlar boş sözler değildir. Etrafta kol gezen gerçek bir köpek vardır ve bu uyarıyı çok anlamlı yapmaktadır.

“Dikkat! Köpek Var”-gerçekten tehlikeli bir köpek varsa, geçerli olan bir uyarıdır bu. “Biz Hristiyanlar, Tanrı’nın sevgili çocukları, Mesih’in doğruluğuna sahibiz”-sadece gerçek doğruluğu hedefliyorsak, geçerli bir ifadedir bu. Kandırma yoktur, yalnızca gerçek.

Doğruluğumuzun meyvesi, din bilginleriyle Ferisilerin gösterdiği sahte doğruluğu aşmalıdır. Yüzeyde, Ferisiler çok yüksek bir doğruluk seviyesine ulaşmışlardı. Doğrulukları dışsaldı. Yanlızca dışsal bir gösterişti. Ve bu gösterişleri, ne kadar erdemli olduklarını gözler önüne seriyordu. Birçok insanı aldatmıştı. En kötüsü de, Ferisilerin kendilerini aldatmıştı. Gerçekten de, kendilerinin gerçek doğruluğa sahip olduklarına kendilerini inandırabilmişlerdi. “Bizim babamız İbrahim’dir” demişlerdi (Yuhanna 8:39). Musa’ya sadık olduklarını iddia etmişlerdi. Tanrı’nın Egemenliğinde olduklarından emindiler. Ancak gösteriş ve aldatmacadan nefret eden Tanrı’yı hoşnut etmiyorlardı.

Ferisilerin ulaştığı doğruluk düzeyine bir bakalım şimdi. İlk olarak, Ferisilerin İsrail’de bir nevi Puritan (Safçılar) akımı olarak ortaya çıktıklarını söyleyerek başlayalım. Eski Ahit zamanında Ferisi diye birşey yoktu. Eski Ahit’in kapanış dönemi ile Yeni Antlaşma’nın gelişi arasındaki dönemde ortaya çıkmışlardı. Tanrısızların Yahudi ulusuna sızmasından kaygı duyan bir grup adam olarak tanınmışlardı.

İsrail, gittikçe Tanrı’yı unutuyordu. Yahudiler, Tanrı’nın atalarıyla yaptığı antlaşmaya bağlılık ve itaatten gittikçe uzaklaşıyorlardı. Ferisilere, Ferisi denmesinin nedeni, bu kelimenin “ayrı olanlar” anlamına gelmesiydi. Bu insanlar kendilerini tanrısızlığa giden değerlerden ayırmışlardı. Kendilerini, tutkulu bir doğruluk arayışına adamışlardı. Tanrı’ya itaat etme arzularında neredeyse fanatiklerdi. Tanrısallık arzuları ne bayağı ne de sığdı. Ciddi bir şekilde Tanrı’yı hoşnut etmek için yaşıyorlardı.

Ferisiliğin kökeni, asildir. Ancak bu akım çok geçmeden, insan-merkezli doğrulukta köklenmiş bir tür dışsal ruhsallığa dönüştü. Kendi iyi işlerine güvendiler, ve öylesine güvendiler ki Kurtarıcıları geldiğinde, O’nun sunduğu kurtuluşu yanlızca anlayamamakla kalmadılar, ama O’nun ölümünü de planladılar. Yaptıkları ölümcül hata şuydu: Mesih’e ihtiyaçları oldukları fikrinde değildiler. Gönderdiği Kurtarıcıyı kabul etmeden Tanrı’yı hoşnut edebileceklerini düşündüler.

İsa’nın yaşadığı zamanlardaki Ferisiler nasıl kişilerdi? Geri kalan kısımda ilk yüzyıl Ferisilerinin belli başlı özelliklerini ortaya koyan kısa bir tasvir yapacağız.

FERİSİLER MÜJDECİ KİŞİLERDİ
İsa, Ferisilere şöyle dedi, “Tek bir kişiyi dininize döndürmek için denizleri ve kıtaları dolaşırsınız. Dininize döneni de kendinizden iki kat daha cehennemlik yaparsınız” (Matta 23:15).

Tek bir kişi için denizleri ve kıtaları aşan insanların müjdesel tutkularının büyüklüğünü bir hayal edin. Bu müjdesel çaba, yüksek bir çağrı üzerinedir.

Ben seyahat etmekten nefret ederim. Keşke Tanrı, hizmetimi oturduğum şehir ile kısıtlamama izin verse. Ancak işimi yapmak için çok uzun mesafeler gitmek zorundayım. Bir yerde konuşma vermek üzere davet edildiğimde, oraya gitmeyi kabul etmeden önce, karşımda ne kadar kalabalık bir dinleyici kitlesinin olabileceğini göz önüne alırım. Şu ana dek, bir kişiye bile vaaz vermek için Amerika’nın dışına çıkmadım. Bu anlamda, Ferisilerin yanında kendimden utanıyorum.

Onlar müjdecilerdi. Ancak İsa onlara cehennemin müjdecileri dedi. Mormonların Hristiyanları utandırdığı ve Komünistlerin amaçlarına, bizim kendi amaçlarımıza olduğumuzdan daha bağlı olmaları gibi Ferisiler de sahip oldukları tutkuyla bizleri utandırmaktadırlar.

Ancak uyarı açıktır. Hristiyanlar müjdeci ve misyoner düşünüşlü olmaya çağrılmış olsalar da, onların bu tür bir hizmette bulunuyor olmamız gerçeği, doğruluğumuzun Ferisilerinkilerini aşdığını garantilemez. Müjdecilik ve kayıp insanlara ulaşmak konusunda tutkulu değilsek, panik olmalıyız ancak panik oluyorsak bile bu, imanımızın gerçek olduğunu kanıtlamaz.
 

Hristiyan Forum

Forum Yetkilisi
BÖLÜM 3/C
*******

FERİSİLER ONDALIK VEREN KİŞİLERDİ

İsa, Ferisilerin ondalık verme alışkanlıklarında ne kadar istikrarlı ve kesin olduklarını söylemişti. Hiçbir zaman ondalıklarını vermede gecikmediler. Onların üzerine gelecek lanetten söz ederken İsa şöyle dedi:

Başlığa verilen yanıtları görebilmek için lütfen Giriş Yap veya Kayıt Ol bağlantısına tıkla.
Ferisiler, küçük şeyler üzerinde ustalaşma tuzağına düşmüşlerdi. Öncelikleri tersti. Dışsallık, içsellikten daha önemli oldu. Daha önemli konularda sadık olmadaki başarısızlıklarını örtmek için küçük ve önemsiz şeyleri yücelttiler. Ama en azından ondalıklarını veriyorlardı.

İsrail’de ondalık, genellikle ürün ve canlı hayvanlarla ödeniyordu. Tarlaların ve hayvanların ilk getirisi ve doğanı Rab’be geri verilirdi. Ferisilerin ondalık vermedeki katılığı İsa’nın da gözlemlediği gibi, nanenin, anasonun ve kimyonun ondalığını bile vermelerinden anlaşılmaktadır. Bu, günümüz insanının sokakta yüz bin lira bulduğunda, on bin lirasını Rab’be verecek kadar ondalık vermede katı olmasına eştir.

Ondalık verme konusunda Ferisiler’den aslında birkaç şey öğrenebiliriz. Gördüğüm en son istatistiklere göre, kendilerinin “Müjdeci Hristiyan” olduklarını söyleyen kilise üyelerinden yanlızca yüzde 4’ü ondalık verdiklerini belirtmiştir. Eğer anket doğruysa, bu demektir ki, müjdeci Hristiyanların yüzde 96’sı düzenli ve sistematik olarak Tanrı’yı soyuyorlar. Bu alanda, doğruluğumuz Ferisilerinkinden az kalmaktadır. “Ama biz esas önemli olan şeyleri umursuyoruz. Ondalık vermiyor olabiliriz ancak adalet ve merhameti kesinlikle ihmal etmiyoruz” diyerek karşı çıkabiliriz.

Çoğu zaman, böylesine karşılıklar, söylendiğinde kulağa gelen sesleri kadar sığ ve anlamsızdır. Büyük şeylerle ilgilenmeden önce küçük işlerde sadık olmayı öğrenmeye çağrıldık. Büyük işlerle meşgul olduğumuz için ondalık vermeyi ihmal ettiğimiz doğru olsa bile bu, Tanrı’yı soymak için bir mazeret olamaz.

Diğer taraftan, ondalık veren küçük bir grubun bir üyesi olsaydık da böbürlenecek hiçbir şeyimiz yine olmayacaktı. Yalnızca, yapmamız gerekeni yapıyor olacaktık. Ondalık vermek, Ferisilerin yaptığından farklı bir şey olmayacaktı.

Tekrar söylemeliyim ki, yalnızca Ferisilerin mayasına değil ancak Ferisileri çok sert yargılamamaya da dikkat etmeliyiz. Tanrı’yı hoşnut etme arzusu içinde olarak küçük (ve görünür) doğruluk işleri üzerinde gereğinden fazla durdular. Bu küçük şeyleri bilerek ihmal edip, sonunda hem küçük hem de büyük olanı yapmamak bizler için ne kadar da kolay. Eğer bunların hepsini ihmal edersek, Ferisilerin Tanrı’yı hoşnut ettiğinden fazla Tanrı’yı hoşnut edemeyiz.

FERİSİLER DUA EDEN KİŞİLERDİ
İsa, Ferisilerin dua ediş şeklinden de söz etmiştir. Tanrısallıklarını herkese göstermeye bayılırladı. Alçakgönüllülük takınıp, süslü dualar ederlerdi. Davud’un dua yaşamını yansıtan Tanrı’ya güreşme türü bir kavramdan habersizlerdi. Davud’un yastığı gözyaşlarından ıslandığında, Ferisilerinki bir kemik kadar kuruydu. Ve dua etmek için kapandıkları küçük bir yer yoktu çünkü hiçbir seyirci kitlesi o kadar küçük bir yere sığamazdı.

Ferisilerin tanrısallığı dışsaldı. Tahta bacaklı domuz hikayesindeki çiftçi gibiydiler:
Başlığa verilen yanıtları görebilmek için lütfen Giriş Yap veya Kayıt Ol bağlantısına tıkla.
Çiftçinin insancıllığı buraya kadar. Böylesine kahraman bir domuza çok adanmış değildi, ama en azından öyle gözükmek istedi. Tahta bacak, oradan geçen yabancıya çiftçinin insancıllığını göstermekteydi ancak yabancı tüm hikayeyi bilmiyordu. Çiftçinin bu domuz için çektiği kaygı, Ferisilerin dua sevgileri kadar derindi. Ama Ferisiler en azından dua ediyorlardı. Boş tekrarlarla oturup, kalkıyorlardı ama en azından bunu yapıyorlardı. Bazılarımızın dua yaşantıları o kadar kurudur ki bu hareketleri bile yapmayız. İki yüzlü dualarımızla ve dua etmemekle Tanrı’yı hoşnut etmekte başarısız oluruz.

FERİSİLER KUTSAL KİTABI OKUYAN KİŞİLERDİ
İsa, Ferisileri şu sözlerle azarlamıştı: “Kutsal Yazıları araştırıyorsunuz. Çünkü bunlarda sonsuz yaşama sahip olduğunuzu sanıyorsunuz” (Yuhanna 5:39). Ferisiler, teoloji konusunda çok bilgililerdi. İncil’lerinin, yani Eski Antlaşma’nın bölümlerini ve ayetlerini ezbere biliyorlardı. (Pazar okulu öğretmenlerinin çok sevdiği ayet ezberleme yarışında birinci olurlardı!) Ancak, Tanrı Sözü’nün esas özünü anlayamamışlardı.

Ama en azından Kutsal Yazıları itinayla okuyup, araştırıyorlardı. Çoğu Hristiyan İncil’lerini asla okumaz. Büyük bir içtenlikle bir gün okumayı arzularlar, ama şimdilik başka işlerle uğraşmaları gereklidir. Teolojik tartışmalara girdiklerinde, oradan buradan bir kaç ayet gösterebilirler ancak çok azı Kutsal Yazıları itinayla araştırırlar. Kutsal Kitap çalışmalarına gider, diğer İnanlılarla hoş vakit geçirir, güzel tartışmalara girer ve lezzetli yemekler yeriz. Çoğu zaman, bu tür çalışmalarda, Kutsal Kitabı çalışmaktan başka her şeyi yaparız, ve gerçekten de çalıştığımız zamanlarda ise çok yüzeysel kalırız.

İsa, Tanrı Sözü’nü seviyordu. Tanrı Sözü, O’nun yiyeceği ve içeceğiydi. O, halkını, Kutsal Yazıları itinayla çalışan öğrenciler olmaya çağırmaktadır. Ancak bizlerden istediği, Kutsal Kitap hakkında bilgi edinmekten daha fazla bir şeydir. Kutsal Kitap öğretisini doğru olarak öğrenmeliyiz. Ancak bu bile yeterli değildir. O’nu hoşnut eden doğruluk, Sözü’nün yanlızca duyulmasından değil, yapılmasından gelen doğruluktur.

Müjdecilik. Ondalık verme. Dua. Kutsal Kitap çalışması. Din bilginleri ve Ferisilerin yaptıkları katı uygulamalardan birkaçıdır. Tüm bunlarda ustalaşmışlardı. Ancak tüm bunlar, büyük bir çoğunlukla dışsaldı. İkiyüzlüydüler. Tanrısallığın tüm dışsal işaretlerini sergiliyorlardı ancak yürekleri Tanrı’dan uzaktı. Yasa’nın her gereğini yerine getiriyorlar ancak Yasa’nın ruhunu öldürüyorlardı.

Kutsal Yazılar bize, insanın dış görünüşe, Tanrı’nın ise yüreğe baktığını öğretir (1. Samuel 16:7). Ancak bu demek değildir ki Tanrı Yasa’nın tutulmasıyla değil, O’nun ruhuyla ilgileniyor. İçimizde sıcak bir yüreğin olduğunu söyleyerek dışsal itaatsizliğimize mazeret bulamayız. Tanrı’yı hoşnut eden Hristiyan yaşantısı hem içsel, hem de dışsaldır. Gerçek doğruluk, hem Yasa’nın gereklerini tutar hem de ruhunu algılar. İşte bu tür bir doğruluk, din bilginlerinin ve Ferisilerin doğruluğunu aşar. Tanrı bizleri, bu tür bir itaate çağırmaktadır.
 

Hristiyan Forum

Forum Yetkilisi
BÖLÜM 4/A
*******

DÜNYA İLE SAVAŞMAK
Martin Luther, Hristiyan yaşantısında üç cepheli bir savaş sürülmekte olduğunu söyler. Hristiyan kişi dünya, benlik ve İblis ile mücadele içindedir. Bunlar çok güçlü düşmanlardır ve her zaman adil savaşmazlar. Bir çete saldırısı gibidir. İblis’in taktikleri kurnazca ve kötüdür. Pusu kurmanın ustasıdır Şeytan. Benlik ise, içteki düşman, Ruh’un işleyişini zayıflatan sabotajcıdır.

Doğru olan Tanrı’yı hoşnut etmek amacıyla yaşamımızı sürdürürken bu düşmanlarla sürekli savaşmaktayız. Kutsallaşma sürecinin bir bölümü, bu düşmanlarla savaşmak-ve eğer gerçekten olgunlaşıyorsak- sıkça galip gelmektir. Her duyarlı inanlı, böylesine güçlü düşmanlara karşı zafer kazanmanın ne denli zor olabileceğini bilir.

Bu bölümde, bu düşmanların birincisini inceleyeceğiz-dünya. Dünyanın ruhu, düşmüş yaradılışın değer yargıları benlik ve İblis’ten farklıdır ancak ayrılmaz bir parçasıdır. Benlik, düşmüş dünyanın bir parçası ve İblis ise bu dünyanın egemenidir.

Bizler bu dünyada yaşarız. Dünyanın bir parçasıyız. Belli bir dereceye kadar bu dünyanın bir ürünüyüz. Dünya ise bizlerin savaş alanıdır. Bu savaş yalnızca Avrupa ya da Pasifik’te savaşılmamaktadır. Dünya’ya, kendi yaşadığımız mahalle de dahildir. Her nerede yaşarsak yaşayalım yahut nereye taşınırsak taşınalım halen savaşın içinde olacağız. Orduların bulunmadığı hiçbir bölge yoktur. Tüm gezegen düşmüştür. Tüm yaradılış acı içinde inleyerek kurtuluşunu beklemektedir.

Dişlerle ve pençelerle yaralanmış bir dünyada yaşamaktayız. Kurtların kuzuların yanında oturup, çocukların yılan yuvalarının yanında güvenle oynayacakları o günü özlemle beklemekteyiz. Ancak şimdilik kurtları, kuzularımızın çobanları olmaları için davet etmiyoruz.

Florida’ya ilk taşındığımda zehirli yılanlara dikkat etmem gerektiğini öğrendim. Etrafına ölüm saçan kancadişlilerin yanında gezen baklava sırtlı boğa yılanlarından çok korkardım. Sürekli arka bahçede oynayan torunlarımın güvenliğinden çok endişe duyuyordum. Palmiyelerin bulunduğu arsamın en dış kesiminde çimenler gereğinden fazla uzamış, dikenler çıkmıştı. O bölgenin ölümcül sürüngenlerin yuvası olmasını istemediğimden tüm fazlalıkları temizlemeye kararlıydım.

Temizleme işine başladığımda, palmiye ağaçlarından birinin dibinde bir kıpırdanma dikkatimi çekti. Karşımdaki yılanın görünüşüyle büyülenmiştim adeta. İnanılmaz güzellikteydi-ince, zarif ve üzerinde siyah, parlak sarı ve kırmızı halkalar vardı. Zararsızmış gibi gözükerek benden uzaklaşmaya başladı. Meraklı küçük bir çocuğun ilgisini çekecek türden parlak, canlı bir kolyeye benziyordu. Ancak o bir kızıl yılandı, Kuzey Amerika’nın en muhteşem ve en ölümcül sürüngeniydi. Çabukça davranıp, onu öldürmek için ileri atıldım.

Öldüğünde, onu bir kavanoza koyup eve götürdüm. Torunlarıma gösterip, onlara bu yılanın nasıl bir tehlikeyi simgelediğini anlattım.

Dünya, sayısız türde yılanlarla doludur. İlk anne-babamızı kandıran yılan halen serbesttir. Evcilleştirilmemiş yaratıkların zehirleri bahçemizi bozabilir. Dünya, gerçekten de kana susamış yırtıcıların dünyasıdır.

DÜNYANIN TACİZİ
Bu dünya bir tacizcidir. Dikkatimizi ve yüreğimizi kendine çekmeyi amaçlar. Her an yanımızda, olabildiğince görünür, olabildiğince çekici. Cennet görüşümüze gölge düşürmektedir. Gördüğümüz her şey, dikkatimizi çekmek için bağırır. Yapıcısı ve yaratıcısı Rab Tanrı olan daha iyi topraklara başımızı kaldırıp bakmayacak olursak, gözlerimizi kendine çekecektir. Çoğu zaman bu bize zevk verir, ve ne yazık ki biz de çoğu zaman onu hoşnut etmek için yaşarız. Ve işte çatışma da burada başlar, çünkü dünyayı hoşnut etmekle Tanrı’yı hoşnut etmek nadiren üst üste gelir.

Aldığımız göksel çağrı şudur: “Bu çağın gidişine uymayın” (Romalılar 12:2). Ancak bu çağ, bizlerin kendisiyle ortak olmamızı istiyor. Onun tüm doluluğuyla ortaklık etmeye çekmekte bizi. Olabilecek en yoğun baskıyla üzerimize gelmekte.

Ergenlik döneminde içinde bulunduğunuz o huzursuzluğu hatırlayın? Tüm öz güvenimiz ve değerimiz tek bir sihirli kelimeyle, her şeyi kapsayan şu standartla ölçülürdü: popülerlik. Pittsburg’de bir mağazaya ayakkabı almak için gidişimizi hatırlıyorum. Orta birinci sınıftaydım. Annem, ayakkabı bölümünde beni bir sandalyeye oturtmuştu. Görevli bana ayakkabıları gösterirken okulumun nasıl gittiğini sordu. “Sınıfımdaki en popüler çocuk benim!” diye birden heyecanla bağrıverdim. Annem ürkmüştü. Bana alçakgönüllülüğün bir erdem olduğu üzerine uzun bir süre nutuk çekti. Bunun iyi bir gurur olmadığını söyledi. Ancak benim için önemli olan söylediklerimin doğru olup, olmadığıydı. Sınıftaki en popüler çocuk olduğumu düşünmek istiyordum. Benim orta birinci sınıf aklım için hayattaki en önemli şey oydu. Ha tabi, annemle babamın beni sevmesini ve kız kardeşimin benimle gurur duymasını istiyordum ancak var oluşumun en temel amacı popüler biri olmaktı.

Popülerliğin de tabi, bir bedeli vardı. Etrafımdakilere uymak zorundaydım. Tüm özelliklere sahip olmalıydım. Doğru giysileri giymeli, saçımı doğru şekilde taramayı öğrenmeli, doğru şarkıların sözlerini ezbere bilmeliydim. Erkekliğimi kanıtlamak için gerekli olanları da yerine getirmeliydim. Bana kafa tuttuklarında, onlarla yüzleşmeliydim. Yakalanmadan bir dükkandan dergi ya da çikolata çalabileceğimi ispatlamalıydım. Geceleri araba çılgınlıklarına katılmalı, polislerle kovalamaca oynamalıydım. Dalga geçip, öğretmenlerimi aşağılamalıydım. Anlamsızca zarar verme sanatını öğrenmeliydim. Bayan Daughbert’in soğan sepetini silip süpürdüm, soğandan da nefret ederdim. Yaşlı Nick Green, diğer sırada üzümlerini toplarken, arkasındaki sepete koyduğu üzümleri çalmıştım. Linda Huffington’ın ödevini kopyalayıp, arkadaşlarıma dağıtmayı öğrenmiştim. Bunlar ve bunlar gibi daha birçokları, popülerliğin gizemi için ödediğim bedelin bir parçasıydı.

Ama bu gibi şeyler, ergenlikle beraber geçip gidiyor. Yoksa gitmiyor mu? Oyunlar değişir. Sınavlar farklılaşır. Fiyat etiketleri başka şekil alır, çünkü artık her şey daha pahalılaşmıştır. Ama risk halen aynıdır. Ben halen popüler olmak istiyorum.

Lise 1’de popüler olmanın yeni bir yolunu keşfettim. Spor yapmak. Basketbol takımının kaptanıydım. Pittsburg Post Gazetesi bizim oyunlarımıza yer vermiyordu. Bir Spor dergisinin kapak sayfasına konu olmamıştım. Ama kendi küçük dünyamda bir kahramandım. Kazandığımızda ponpon kızların şöyle bağırdıklarını duyardım: “Sproul, Sproul, en iyisi! Kimse geçemez seni!”

Takımımızın kazandığı akşamları takip eden günlere bayılırdım. Sınıf değiştirmek için ders aralarında koridora çıktığımızda herkes bana bakıp gülümserdi ve bana adımla seslenirdi. Öğle yemeği sırasında Orta 2’inci sınıftaki kızlar peçeteleri üzerine imza atmamı isterlerdi. Kazandığımız zaman. Ama sadece kazandığımız zaman.

Kaybettiğimizde her şey farklı olurdu. Kızgın bakışlardan kaçmak için koridorlarda başım öne eğik yürürdüm. Yatağıma yattığımda gözlerimden yaşlar süzülüp yastığımı ıslatırken, yuhalamaların sesi halen kulaklarımda çınlar, ben ise uyumaya çalışırdım. Oyun kaybettikten sonra alışverişe gitmezdim.

Kalabalığın gülümsemelerine güvenmemeyi çok erken öğrendim. Ancak onları aşağılamayı asla öğrenmedim. Hayatımda beni taciz eden güç olarak halen oradadırlar. İnsanları memnun etme arzusuna karşı halen mücadele veriyorum. Halen popüler olmanın gizemine kapılıyor, buna karşı yenik düşmemeye çalışıyorum. Yuhalanmaktan halen nefret ediyorum.

Bu dünyaya “uymak”, bu dünyanın biçim ya da yapıları ile birlikte ya da tarafında (Latince’de con) olmak demektir. Popüler olanı yapmak demektir. Çelişki şudur: İnsanlar için popüler olan şeyler, her zaman Tanrı için popüler değildir. Tanrı’yı hoşnut etmek, her zaman insanı hoşnut etmek anlamına gelmez. Bazen, hoşnut edeceğimiz tarafı seçmek zorunda kalırız. Bu ise, Hristiyan yaşantısında gündelik bir mücadeledir.

Her nesile ait her kültür, onun başını çeken güçlü ruhtur. Almanlar buna bir kelime bulmuşlardır, Zeitgeist, bu terim herkesçe bilinen iki kavramı bir araya getirir. Zeit, “zaman”; Geist ise “ruh” kelimelerinin Almanca karşılığıdır. Yani, Zeitgeist kelimesi, “zamanın ruhu” ya da “çağın ruhu” anlamına gelir.

Bir Hristiyanın içinde yaşadığı günümüz Zeitgeist’i tanrısızlıktır. Tüm ağırlık bu dünya, bu çağ üzerindedir. Bu dünyanın ötesinde olan şeylere az ilgi duyulur. Mezar başındaki anlık ziyaretler dışında sonsuzluk, pek düşünülen bir kavram değildir. Önemli olan burası ve şimdidir. Bu an için, şimdinin heyecanı için yaşamak, bu dünyanın ruhudur.

Bu dünyanın tanrısız ruhunun kendine has yatkınlıkları ve değerleri bulunmaktadır ancak özde, yeni hiçbir şey yoktur. Her neslin kendine has bir tanrısızlığı vardır. Bizler dünyasal yaratıklarız. Dikkatimiz bu dünya üzerindedir.

İsa’nın yaşadığı günlerde de durum aynıydı. Defalarca, öğrencilerine bugünün ötesine bakmalarını söyledi. Bakışlarımızı sonsuzluğa yönlendirdi. “Kendinize cennette hazineler edinin” dedi İsa. Olayları, sonsuzluk ışığı altında değerlendirmemizi istedi. “İnsan bütün dünyayı kazanıp da canından olursa, bunun kendisine ne yararı olur?” (Matta 16:26).

Dünya mı, can mı? Dünyayı mı hoşnut etmek, yoksa Tanrı’yı mı? İşte her neslin karşı karşıya kaldığı aynı sorun budur. Bu dünyaya uymak, kişinin sonsuz canını kaybetme riskine girmektir. Dünya, cana çok az değer verir. Çağımızın Zeitgeist’ine göre, eldeki bir beden, vitrindeki iki candan iyidir. Dünyanın ruhu, ağırlık şimdide olsa da, bizleri şimdi eğlenip sonra ödemeye çağırmaktadır. İşte bu popüler olandır.

Bir Hristiyanın bu dünyanın tacizine karşı durması, akıntıya karşı durma riskine girmesini gerektirir. Tanrı’yı hoşnut edebilmek için, insanları hoşnut etmeyi bırakma riskini göze almalıdır. Bu nedenle İsa, “Bana olan bağlılığınızdan ötürü insanlar size sövüp zulmettikleri zaman, yalan yere size karşı size her türlü kötü sözü söyledikleri zaman ne mutlu size! Sevinin, sevinçle coşun! Çünkü göklerdeki ödülünüz büyüktür. Sizden önce yaşamış olan peygamberlere de böyle zulmettiler” (Matta 5:11-12).

Bu sözlerdeki “bana olan bağlılığınızdan ötürü”, anahtar ifadedir. Çağrıldığımız uymazlık, yalnızca uymamış olmak için bir uymazlık değildir. Herkes sorun çıkararak dikkatleri üzerine çekebilir. “Bana olan bağlılığınız”, ucuz uymazlığı gerçek adanmışlıktan ayırır. Sebepsiz yere kendimizi her şeyden “soyutlamanın” erdemli bir yanı yoktur. Uymazlığımız, seçici olmalıdır. Gerçekten önemli olan şeylere yönelik olmalıdır.

Uymazlığı önemsizleştirmek kolaydır. Ferisilerin yaptığı gibi biz de bunu basit dışsal uygulamalara dönüştürebiliriz. Gerçek uymazlık, değişim üzerinde yapılanır. Elçi Pavlus, olumsuz gereğin üzerine, olumu kural eklemiştir: “Bu çağın gidişine uymayın;…düşüncenizin yenilenmesiyle değişin” (Romalılar 12:2).

Değiştirilmesi gereken ön ektir. “Con” (beraber) eki, “karşı,” “ötesi” ya da “üzeri” anlamına gelen “trans” ekiyle değiştirilmelidir. Hristiyanların toplumdan çekilmeleri yeterli değildir. Değişmeye çağrılmaları, kendilerini dünyadan soyutlamaya olan bir çağrı değildir. Bir manastıra daha ihtiyacımız yok. Bu dünyanın kalıplarının ötesine geçmeye çağrıldık. Dünya’da değişime sebep olmalıyız. İsa’nın bakış açısı, bu dünyanın kalıplarının ötesindedir. Dünya’dan ne kaçmamız, ne de ona teslim olmamız gerekir. Farklı ve yeni bir ruhla, dünyaya nüfuz etmeliyiz.

Çok uzun süredir kullanılmasından artık bir yalama olmuş bir Hristiyan değişi vardır: “Bu dünyadan değil, bu dünyada olmalıyız.” Bu dünyadan olmak, dünyasal olmak demektir. Bu dünyaya uymak demektir. Dünyadan çekilmek, değişmemiş bir "uymazcı" olmak demektir.

Tanrı kurtuluşunun sahnesidir bu dünya. Tanrı, bu dünyaya gelmiştir Mesih kimliğinde. Mesih, öğrencilerin korkuyla saklanıp, kapılarını kitledikleri o yukarıdaki odada saklanmalarına izin vermedi. İsa’nın görünümünün değiştiği dağda çadır kurulmasına izin verilmemişti. Kudüs’te, Yahudiye’de, Samiriye’de ve dünyanın dört bir bucağında Mesih’in tanıkları olmaya çağrıldık. Dünyanın dört bir bucağı halen bu dünyadadır. Bu nedenle, bu dünyadan kaçmamalıyız. Fakat ne kadar çok sayıda Hristiyan böyle yapmaya çalışıyor. Ve böyle yapmakla aslında, dünyadan kaçılmasını değil, dünyanın kurtulmasını isteyen Tanrı’yı gücendiriyor olabilirler.
 

Hristiyan Forum

Forum Yetkilisi
BÖLÜM 4/B
*******

MÜJDESEL KAÇIŞ
Tüm Amerika’da büyük akım yayılmaktadır. Laik devlet eğitimine bir alternatif olarak özel Hristiyan okulları ortaya çıkmıştır. Hristiyanlar artık laik devletin çocuklarına verdiği eğitimle tatmin olmamaktadırlar. Bu hükümetin, eğitime Hristiyan değerlerini sokmak gibi bir arzusu yoktur. Devlet, Tanrı’yla ilgili konularda “nötr” kalmayı tercih etmektedir. Dinsel “tarafsızlık” uğruna artık okullar çocukları sanki bir Tanrı yokmuş ya da okuma, yazma ve aritmetikle alakasızmış gibi eğitmeye başlamıştır. Ancak geçersiz bir Tanrı’yla, hiç Tanrı arasında çok az fark olduğunu Hristiyanlar iyi bilirler.

Hristiyanlığın Tanrısı, tüm dünyanın Yaradanıdır. Yarattığı her şey üzerinde egemendir. Hem kilise hem de devlet üzerinde egemendir. Teoloji ve biyoloji üzerinde egemendir. Bu nedenle “nötr” eğitimci kavramı açıkça bir hikayedir. Her öğretmen ve her ders planının bir bakış açısı vardır. Her öğretmene her ders planının bir değer yargısı vardır. Ve Tanrı bu bakış açısının ya ayrılmaz bir parçasıdır ya da onunla hiçbir ilgisi yoktur. Tanrı’da nötr diye bir şey yoktur. Tanrı, ya kabul edilir ya ret. Hangi açıdan bakılırsa bakılsın, bir tür görüş açıklanmaktadır.

Gün geçtik daha fazla sayıda Hristiyan anne-baba, çocukların Tanrı yolunda eğitilmesinin kutsal bir vazife olduğunu fark etmektedirler. Amerika'daki sözde nötr eğitim sistemine alternatif olarak izin verilen bu kısıtlı özgürlükten faydalanıyorlar. İki katı para ödemek demektir, çünkü vergi memurları devlet okullarını desteklememizi halen şart koşmaktadırlar. Bunun üstüne birde kendi eğitim sistemimiz için para ödemek zorundayız. Tanrı’yı hoşnut etmenin yüksek bir öncelik olduğu bir ortamda çocuklarının eğitilmesi için onca çaba gösteren ve para ödeyen fedakar anne-babaları suçlamak zordur.

Ancak okulların basit bir “uymazcı" olmaları da yeterli değildir. Hristiyan okulu akımı basit bir dinsel kaçış-dünyaya tanıklık etmeyerek, ondan ayrılmak-olabilir, ve çoğunlukla da olmaktadır. Eğer Tanrı’yı hoşnut etmek istiyorsak kendimizi lekesiz korumalıyız, ancak sadece çekilmekten daha fazlasını yapmalıyız.

Bazı insanlar, Hristiyan okullarını diğerlerinden bu kadar farklı yapan şeyin ne olduğu sorusunu ortaya atmışlardır. Sadece Kutsal Kitap dersleri koymak ya da derslerde dua etmek bir okulu Hristiyan yapmaz. Önemli olan ders programının bakış açısıdır. Ele alınan her alanda Tanrı öne çıkarılmalı, O’nun farkına varılmalıdır. Ve eğer dünyada etkili tanıklar olacaksak, dünyayı incelemeliyiz.

Geçenlerde Hristiyan bir lisenin müdürü bana telefon etti. Okulunu derinden tehdit eden bir krizle yüzyüzeydi. Lise son sınıfı İngilizce dersinde John Steinback’in The Grapes of Wrath adlı kitabı bu derste okunması gereken kitaplar listesindeydi. Birkaç veli bu duruma aşırı derecede öfkelenmiş ve kitabın okuma listesinden çıkarılmasını istemişlerdi. Steinback’in kitabı, velilere göre çok “dünyasal”dı. Çocukların bu tür yazıtları okumalarını istemiyorlardı. Sadece Hristiyan eserlerinin derste okutulması konusunda ısrar ediyorlardı.

“Ne yapmalıyım?” diye sordu müdür. “Eğer Hristiyan olmayan tüm eserleri okuma listemizden silip atarsak gerçek bir Amerikan edebiyatı dersi nasıl yapılabilir?”

Cevap çok basit. Eğer Hristiyan olmayan tüm edebi eserler çıkarılırsa, o okulda gerçek bir Amerikan edebiyatı dersi yapılamaz. Bir öğrenci eğer Amerikan edebiyatını iyi öğrenmek istiyorsa, Steinback ya da Hemingway ya da Hristiyan olmayan diğer bir dizi yazarları bir kalemde silip atamaz. Gerçek Hristiyan eğitimi kapalı, tutucu bir eğitim değildir. Bir öğrencinin Amerikan kültürüne şekil veren ana edebi temaları anlaması için bunları inceleyebilmesi gerekir. Dünyanın bakış açısını incelemek için Tanrı’yı ikrar eden ve O’nu yücelten bir ortamdan daha iyi ne olabilir ki? Bu gibi edebi eserleri hiçe saymak, dünyanın güzelliklerinden-ki çokçadır bunar (Hristiyanları anti-entelektüel olmakla suçlayanlar için söylüyorum)-bazılarını silip atmak olur.

Elçi Pavlus, dünya edebiyatını iyi biliyordu. Ares Tepesi’sinde tanrısız filozoflarla tartışırken, tanrısız şairlerin şiirlerinden alıntılar yapıyordu. (Bak. Elçilerin İşeri 17:28, Pavlus burada şair Epimenides’den alıntı yapmaktadır.) Pavlus bunu dünyasal olduğu için değil, eğitimli olduğu için yaptı. İsa dışında kimse Kutsal Yazıları Pavlus’dan daha fazla sevmedi. Buna rağmen, Pavlus’un başka şeyleri okuyacak zamanı vardı.

Hippo, Afrika piskoposu Augustine, oradaki kiliseye kendi Neoplatonic geçmişi aracılığıyla hizmet etmiştir.Büyük ortaçağ dinbilgini Thomas Aquinas, kendi günün dünyasal filozoflarına cevap vermiştir. John Calvin, en az Augustin’den olduğu kadar Cicero’dan da alıntı yapmıştır. Filozof John Locke’nin yazılarından hoşlanan Jonathan Edwards diğer kıtalardaki ateistlerle ilişki kurdu. Bu insalar, dünyasal felsefenin farkındaydılar ve onu Hristiyan gerçeğiyle yenmeyi arzuladılar. Kendilerini dünyadan izole etmeye çalışmadırlar. Kesin Hristiyan bir görüşte kalmalarına rağmen, zaman zaman inanlı olmayan insanların sözlerini onaylayarak onlardan alıntı yaptılar.

Çocuklarımızı tanrısız düşüncelerle yüzleştirmenin riski tabi ki vardır. Benim kendi oğlum daha on iki yaşında Aldous Huxley’i okuyordu. Ama benim gözetimim altında buna izin vermiştim. Tanrısız filozofların düşüncelerini beraber tartışırdık. Bu dünyanın bakış açısı ile Tanrı Sözü’nün bakış açısı arasındaki zıtlığı incelemeye çalıştık.

Bazıları şöyle diyebilir: “Ama Kutsal Kitap bizlere boş felsefelere (Koloseliler 2:8) dikkat edin demiyor mu?” Gerçekten de diyor. Ancak bir şeye dikkat etmemiz için ilk önce dikkatimizi ona çevirmeliyiz. Gerçek Hristiyan eğitimi dünyasal filozoflardan korkmaz. Hristiyan gerçeğinin bunların çok ötesine uzandığına güveniriz. Onun üzerinde zaferlidir. Düşmandan ne kaçmamıza ne de onunla anlaşmamıza gerek vardır. Ancak düşmanın nasıl düşündüğünü anlamak bizim yararımızadır.

Geçenlerde, Hristiyan bir üniversitenin yöneticilerinden biriyle konuştum. Beni rahatsız eden bir şey söyledi: “Günümüz öğrencisinin iki seçeneği vardır, Hristiyan eğitimi ya da iyi bir eğitim.” Bu sözler kötümser bir eleştiri ruhuyla yapılmamıştı. Fakat, Hristiyan eğitiminin mükemmellik standardını düşürmesinden duyulan kaygının bir ifadesiydi. Birçok zeki Hristiyan öğrenci daha iyi bir eğitim alacaklarına inandıkları için diğer devlet okullarına gitmişlerdir. Pişmanlıkla söylüyorum ki, düşünüşlerinde gerçek payı vardır ancak yine hamdolsun ki çevremizde birçok da mükemmel Hristiyan üniversite bulunmaktadır.

Tanrı, değişmiş bir düşünce istemektedir. Bu düşünüş, dünyayı farklı bire açıdan gören düşünüştür. Halen tanrısız filozofları inceleriz. Ancak eleyerek okumayı öğreniriz-yani, incelediğimiz şeye eleştici gözle bakmamızı mümkün kılan bir değer yargısına sahibiz. Buradaki eleştirici kelimesi, konuya olumsuz bir ruhla yaklaştığımız anlamına gelmez. Dikkatli, bilgece doğruyu ayırt etme anlamındadır. Tanrı Sözü, bu dünyanın öğretilerini içinden geçirdiğimiz filtredir.

Değişim çağrısı, düşüncenin yenilenmesi çağrısıdır. Yeni düşünce, Tanrı Sözü’nün derince çalışılmasıyla oluşur. Kutsal Yazıların çok iyi bilinmesini gerektirir. Kutsal Yazılar, Tanrı’nın düşüncesini açıklar. Tanrı’nın düşüncesini ne kadar anlarsak, Ernest Hemingway ya da Jean-Paul Sartre’dan o kadar az korkacağız.

Ayrıca dünyadan da bir şeyler öğrenebiliriz. Tanrı’nın tüm esini Kutsal Yazılar’da değildir. Tanrı kendini ayrıca doğada ve insan kültüründe de açıklar. Tüm gerçek, Tanrı’nın gerçeğidir. Genel olarak tüm dünyasal filozoflar yalancı peygamberler olsalar da, söyledikleri her şey yanlış değildir. Her yerde gerçek bulunabilir. Tanrısız insanların yazılarında gerçeğin kırıntılarına rastlayabiliriz. O kişilerden gerçeğin kırıntılarını bulup, çıkarmak zor olabilir ancak bu gerçek parçaları oradadır ve bizler onlardan faydalanabiliriz. Vaazlarda kullanılabilecek örneklerin derlendiği çoğu kitap, inanlılardan olduğu kadar inanlı olmayanlardan da alıntı yaparlar.

Dünya, kutsallaşmamıza engel teşkil eder. Ancak ona eğer doğru açıdan yaklaşırsak, bizim müttefiğimiz de olabilir. Bu halen benim Babamın dünyasıdır. Ondan nefret etmez. Onu, kurtaracak kadar sever. Onu ziyaret eder. Onu ne terk eder, ne de başkasına bırakır. Bu noktada, Tanrı gibi davranıp, dünyaya Tanrı’nın yaklaştığı gibi yaklaşmalıyız. Amaç, değişimdir.

Tanrı’nın halkı olarak dünya ile beraber ve dünyada nasıl yaşanacağını öğrenmeliyiz. Martin Luther, bizlere faydalı olabilecek şekilde Hristiyan olgunlaşma sürecini tanımlamıştır. Bir insanın ilk olarak Mesih’e geldiğinde dünyayı reddetme, dünyadan çekilme dönemine girdiğini söyler. Yeni inanlı, çok ciddi bir şekilde “dünyayla ilişkisini kesmiş, onu unutmuştur”. Artık dünyaya uyan eski davranışlar bırakılmalıdır. Bu çekiliş döneminde boğazımıza kadar Tanrı hakkındaki şeylerle gireriz. Pavlus, diğer uluslara elçi olarak gönderilmeden önce bir süre Arabistan’a çekilmişti. Firavun’un huzuruna çıkmadan önce Musa, Tanrı’yla beraber çölde yalnız kalmıştı.

Bu çekilme dönemi hem normal hem de sağlıklıdır. Ancak, Luther’in dediği gibi, dünyaya tekrar girip, bir zamanki dünyasallığımızdaki gibi değil ama kurtuluş mekanı olarak onu kucaklayana dek ruhsal olgunluğa ulaşamayız. Orası bizim işlediğimiz yerdir. Tanrı’nın yarattığı, ve Mesih’in içinde yaşamaya geldiği yerdir. Dünyayı bırakmayız. Tüm düşmüşlüğüne rağmen, o halen bizim dünyamızdır.

Onu Tanrı için geri almayı öğrenmeliyiz. Ona uyarak, tacizlerine yenik düşerek değil, ama tanıklık edip, değiştirerek. Eğer dünyaya değişmiş düşüncelerle yaklaşırsak, bu iş korkulacak bir şey değildir.

Değişmiş düşünüş, Tanrı’yı hoşnut etmek için gereklidir. Kutsallaşmamızı arzulayan Tanrı, bu düşmüş dünyada yıldızlar gibi parlamamızı arzulayan aynı Tanrıdır. Bu dünyayı ve değer verdiği şeyleri anladığımızda bunu en iyi şekilde yerine getiririz. Anlamaya-yani, dünyayı Tanrı’nın gördüğü gibi görmeye-başladığımızda, yıpranmış bir yaradılışı sağlıklı ve temiz bir vicdanla yenilemeye başlarız. Ve bunu yaparak, Yaradan’ı ve Kurtaran’ı hoşnut ederiz.
 

Hristiyan Forum

Forum Yetkilisi
BÖLÜM 5/A
*******

BENLİK İLE SAVAŞMAK
Ruh isteklidir, ama beden güçsüzdür” (Matta 26:41). Bu sözler, her Tanrı çocuğu için gerçek olan derin bir mücadeleyi dile getirir. Yeni Antlaşma, beden ile ruh arasında bir savaş olduğundan bahseder. Benlik, Luther’in tanımladığı üç düşmandan biridir-dünya, benlik ve İblis.

Öyleyse, Kutsal Yazıların sözünü ettiği bu “beden” nedir? “Bedenin” nesi, bir İnanlıyı Tanrı-merkezli, Tanrı’yı hoşnut eden bir yaşantıdan uzaklaştırır?

BEDEN-FİZİKSEL Mİ, DÜŞMÜŞ MÜ?
Beden kelimesini kullandığımızda çoğu zaman fiziksel doğamızı kastederiz. Diğer taraftan beden (benlik), fiziksel bedenlerimizi kontrol eden kavramı tanımlamaktadır. Günlük yaşantımızda bu fizikselliği belirtmek için “kanlı canlı”, “kendi canımdan”, “soydaşım” gibi ifadeler kullanırız.

İnsan bedenimiz fiziksel bir şey olduğundan, Kutsal Kitap’taki beden (benlik) ile ruh arasındaki savaşın, beden ile can arasındaki bir çatışmayı anlattığını düşünmek isteriz. Ancak bu aldatıcı olacaktır. Kutsal Kitabın ifadesiyle, beden bazen insanın vücudunu, bazen de başka bir şeyi ifade eder. Kutsal Kitabın, beden kelimesini farklı kullanış biçimlerini inceleyelim şimdi.

Yeni Antlaşma’da İngilizce’ye beden (flesh) olarak tercüme edilen Grekçe iki kelime bulunmaktadır. Bunlar soma ve sarks kelimeleridir. Soma, normal olarak fiziksel bedeni anlatmak için kullanılır. (Psychosomatic {Psikosomatik} kelimesi İngilizcenin ayrılmaz bir parçasıdır çünkü beden-soma kelimesi ile akıl-psyche kelimesini birleştiren bir terimdir.) Normal olarak Yeni Antlaşma’nın Grekçesinde soma kelimesi günahlılık veya düşmüşlük anlamı taşır. Basitçe, fiziksel bedeni anlatmak için kullanılan kelimedir.

Ancak Grekçe sarks kelimesi için farklı bir durum söz konusudur. Kelime bazı zamanlar çok açık olarak fiziksel bedeni ifade eder ancak bazı zamanlar ise başka anlama gelmektedir. İnsanın fiziksel bedenini (soma gibi) ya da insanın düşmüş doğasını tanımlar.

Yuhanna İncil’i, “Söz insan olup aramızda yaşadı” (Yuhanna 1:14) dediğinde, Söz’ün düşmüş olduğunu söylemek istemiyor. Söylemek istediği şey sadece, ebedi Logos, Söz, insan doğasını aldı. Söz, beden alır. Aynı şekilde Pavlus, “soydaşlarım” olan İsraillilerden bahsetmektedir (Romalılar 9:3). Burada düşmüş insanlıktan değil, kendi etnik kökeninden, Yahudilerden bahsetmektedir. Pavlus’un soydaşları İsraillilerdir. Bizler dünyasal akrabalarımızı nasıl “kendi canımdan”, “benim soyumdan” gibi ifadelerle tanımlarsak, Pavlus’ta İsraillileri bu şekilde tanımlıyor.

Ancak Kutsal Kitap’ta sarks kelimesinin özel olarak günahlı doğamızı anlatmak için kullanıldığı özel durumlar vardır. Sarks kelimesi burada, kesinlikle fiziksel bedenlerimizle sınırlı olmayan düşmüşlüğümüzü tanımlamaktadır. İnsanın tümü düşmüştür. Günah, varlığımızın her kısmını etkiler. Doğamızda “benliğin düşünceleri” (Koloseliler 2:18) bulunmaktadır. Ne düşünce ne de benlik, birbirinden daha düşmüş değildir. Her ikisi de, Tanrı’yı değil, kendimizi hoşnut etmeye yatkındır.
 

Hristiyan Forum

Forum Yetkilisi
BÖLÜM 5/B
*******
DOĞAL BENLİĞİN DÜŞÜNCELERİ

“Doğal benliğin düşünceleri” yanlızca “kötü düşünce ve davranışlar” anlamında değildir. Benliğe dayanan düşünce, Tanrı'ya karşı olan bir “kafa yapısını” içerir. Düşüncelerinde Tanrı’yı istemeyen düşmüş bir insanlığın düşüncesidir bu. Kutsal Ruh’la yünlendirilmeyen bir kişinin aklıdır.

Pavlus, bedenle (sarks) Ruh (pneuma) arasında sürekli bir savaştan bahseder. Galatyalılar 5:16-21’ki karşılaştırma insanın ruhu ile insanın bedeni arasındaki bir savaştan bahsetmez.

Başlığa verilen yanıtları görebilmek için lütfen Giriş Yap veya Kayıt Ol bağlantısına tıkla.
Burada benlik ile Ruh arasında çarpıcı bir farklılık göze çarpmaktadır. Bu çatışma beden ile can arasında değil, ama günahlı doğasıyla yönlendirilen eski insanla, içinde Tanrı’nın Ruh’u bulunan yeni insan arasındadır. Burada Ruh ve benlik birbirine karşıttır. Uzlaşmaz bir zıtlıktadırlar. Düşmüş doğamızın beliği, yaşantılarımızdaki Kutsal Ruh’un önderliğine direnir. Benlik Ruh’a saldırır ve O’nu alt etmeyi amaçlar.

Aynı şekilde Ruh da benliğin düşmanıdır. Benliğin nefret ettiklerini arzular. Doğruluğu arzular. Ruh’un meyvesini arzular. Verilen iki listeyle aralarındaki fark çok açıkça görülür. İkinci liste, Hristiyanlarca oldukça iyi bilinir. Ruh’un meyvesinin listesidir: sevgi, sevinç, esenlik, vb. Ancak şu anda incelemekte olduğumuz birinci listenin içindekileridir. Bu da benliğin işleridir.

Bu listeyi incelerken bir özelliği gözümüze çarpmaktadır. Listenin içerisinde hem fiziksel bedenimizi ilgilendiren günahlar hem de fiziksel olmayan nitelikteki günahlar bulunmaktadır. Cinsel ahlaksızlık ve sefahat günahları karşımıza çıkmaktadır. Bunlar, fiziksel açlıklarımız ve bedensel işlevlerimizle işlediğimiz günahlardır. Buna karşılık aynı listede çekişme, kıskançlık, putperestlik ve bunun gibi günahları da görmekteyiz.

Çekememezlik ve kıskançlıktan suçlu olduğumuz zamanlarda, fiziksel bedeniniz de bu günahın içindedir. Bedenimiz olmaksızın hiçbir şey yapmayız. Ancak çekememezlik fiziksel bir davranış değildir. Düşünsel bir tavrı içerir. Düşüncelerimiz, düşünce işlemlerimizi içerir. Putperestlik günahında bedenlerimizi kullanabiliriz. Bir putun önünde fiziksel olarak secde edebiliriz. Fakat putperestliğin özü fiziksel hareketlerde değil, yüreğin içsel tavrındadır.

Bu nedenle şu sonuca varırız: Yeni Antlaşma, beden (sarks) ve bunun tam karşıtı olarak Ruh (pneuma)’dan bahseder. Beden ile ilişkili olan birinci olgu fiziksel bedenlerimiz değil, ancak insanın tümünü içeren düşmüş günahlı doğamızdır. İki farklı yaşam tarzının çelişkisidir-günah işleme güdüsü ile yönlendirilen bedensel yaşam, ve bizleri doğruluğa ve Tanrı’yı hoşnut etmeye yönlendiren Ruh’un yaşamı.

RUHÇA YÖNLENDİRİLMEK
Doğruluğun esas olarak dışsal olan fiziksel davranışları içerdiğini düşünmek gibi ölümcül bir hataya düşmek istemiyorsak bu noktayı kavramak çok önemlidir. Göklerin Egemenliği, yemek içmekten çok daha geniş bir kavramdır. Eğer yalnızca dışsal olan üzerinde yoğunlaşırsak Ferisilik, yani dışsal ve görünür davranışlarla doğruluğa ulaşma tuzağına düşebiliriz. Tatlı bir gülüş kıskanç bir yüreği iyi gizler. Kutsal Ruh, hem içsel hem de dışsal olarak yaşamımızın tümünü temizlemeyi amaçlar.

Aynı zamanda, doğruluğu yalnızca içsel dünyayla sınırlama gibi tam tersi bir hataya karşı da kendimizi korumalıyız. Önemli olan tek şeyin bizlerin içsel tavrı olduğunu düşünmeye kandırabiliriz kendimizi. Yüreğimiz doğru olduğu sürece, dışsal davranışlarımızın hiçbir önemi yoktur. Bu sinsice bir yanılgıdır. İnsanlar bunu kullanarak bir her tür günahı haklı çıkarmaya çalışırlar. Kendi kendimize, “sevgi” zinayı haklı çıkarır” deriz. Genç çocuk, sevdiği bir kişiyle bunu yaptığını söyleyerek suçunu haklı çıkarmaya çalışır.

Benlik kelimesinin sadece fiziksel günahlar ya da eğilimleri ifade etmemesiyle beraber onları da içerdiğini anlamak önemlidir. Yaşamlarımızda, günahlı doğamız tarafından kirletilen ya da etkilenen güçlü fiziksel kuvvetler bulunmaktadır. Fiziksel arzular, kontrol altına alınması işkence derecesinde zor güçlerdir. Bu arzular sürekli değildir. Farklı yoğunluk seviyelerindeki dalgalar halinde gelirler. Akşam yemeğinden sonra diyet yapmaya karar vermek kolaydır. Açlık sancıları iradelerimize saldırırken yemekten önce bunu yapmak ise başka bir şeydir.

Ruh, bizlere öz denetimli olmayı öğretmeyi amaçlar. Tanrı bizleri fiziksel arzularımızı dizginlemeye, kontrol altına almaya çağırmıştır. Yemek yeme arzusu kendi başına günah değildir. Bedenlerimizin doğal bir fiziksel işlevidir yemek yemek. Ancak bu kontrolden çıktığında oburluk başlar.

Cinsel güdü ise aynı şekilde kendi başına günah değildir. Tanrı cinsel duyguların evlilik çerçevesi içersinde ifade edilmesine izin vermekle kalmaz, bunun yapılmasını da buyurur. Bizlerin evlilik hakkı ve sorumlulukları vardır. Evlilik dışında, cinsel eylemlerden kaçınmalıyız. Seks’i Tanrı yaratmıştır. Fiziksel uyarılmaya yüksek derecede hassas olan karmaşık sinir uçlarına sahip bedenlerimizi de Tanrı yaratmıştır.

Tanrı bizlerin herhangi bir haz almaksızın üremimizi sağlayabilirdi. Aynı şekilde tat almak gibi fiziksel bir zevk olmaksızın yemek yeme ihtiyacımızı giderebilmemizi de sağlayabilirdi. Ancak Yaratıcı, çok daha mükemmel bir yol seçmiştir. Tüm fiziksel zevkiyle birlikte seks Tanrı’nın bir armağanıdır. Ancak bu armağan Tanrısal bazı kısıtlamalar ile gelmiştir. Günah, Tanrısal armağanın kötüye kullanılmasıdır. Tanrı’nın izin vermediği bir şekilde kullanmaktır.

Trajik bir şekilde zinaya karışmış bir adamın bir zamanlar şöyle dediğini duydum: “Cinsel organımın iradesi yok ki.” Bedeninin yaptığından kendisinin sorumlu olmadığına dayanarak fiziksel davranışını haklı çıkarmaya çalışıyordu. Cinsel organının gerçekten de olduğunu açıkladım, kendi aklıydı o. Bedenlerimiz, bizlerin ayrılmaz bir parçasıdır. Bedenimin tümü aklımla yönetilir. Aklım ise Tanrı’nın Yasası’yla yönetilmelidir.

Bunlar istem dışı fiziksel güdülerdir. Kalbimizin ritmik atışını ahlaki düşüncelerimizle düzenlemeyiz. Bununla birlikte tüm bedensel işlevlerimiz de istem dışı değildir. Tanrı tarafından cinsel davranışlarımızı kontrol altında tutmaya çağrıldık. Cinsel açıdan neyi arzulayacağımızı kontrol edemeyebiliriz fakat bu arzuyla ne yapacağımız bizim elimizdedir. Luther, şehvet konusunda bazı gözlemler yapmıştır. Şehvet, bir kadının çekici olduğunu fark etmez. Düşüncülerimizi meşgul eden bir fanteziye basit bir ilgi gösterdiğimizde şehvet doğar. Cinsel düşünceleri aklımıza davet edip onları beslediğimizde artık basit bir ilgiden şehvete geçeriz. Luther bunu şu şekilde açıklamıştır: “Kuşların başımızın üstünde uçmasını engelleyemeyiz. Ancak, saçlarımızın içinde yuva yapmaları için onları davet etmek tamamen başka bir konudur.”

Cinsel davranışların temel kuralı öz-denetimdir. Cinsel davranışlarımız için Tanrı karşısında sorumluyuz. Kutsal Yazılar şöyle der, “Aranızda hiçbir cinsel ahlaksızlık, pislik ya da açgözlülük anılmasın bile. Kutsallara yaraşmaz bu” (Efesliler 5:3). İnsanlar, bulabildikleri her türlü saçma ve geçersiz mazeretlerle bu kadar kesin hatlarla belirlenmiş bir yasağa saldırmışlardır. Psikologlar, kanı kaynayan ateşli gençliğin içinde bulunduğu cinsel ahlaksızlığın doğal ve normal olduğunu söylerler. Bu yargılarında kısmen haklıdırlar. Doğal olarak bu gibi davranışlarda bulunmaya meyilli olduğumuz açısından bu hareketler doğaldır. Bu gibi davranışların ne denli sıkça karşımıza çıktığı açısından da doğaldır. Cinsel ahlaksızlık, normal düşmüş insanlık için doğaldır diyebiliriz. Yalan söylemek de. Tanrı her ikisini de yasaklar.

Cinsel tabuların kaldırıldığı ve duyularımızın her gün erotik uyarıcılarla saldırı altında olduğu bir kültür içerisinde kişinin cinsel açıdan temiz kalması çok zor olabilir. Ancak Tanrı’nın Yasası çok açıktır. “Hayır!” der Tanrı. Düşmüş bir kültürün ortasında bile Tanrı bizleri öz denetimli olmaya çağırır.

Eşcinsel eğilimleri olan bir kişinin içinde bulunduğu durumu bir düşünün. Bu kişi çok ciddi bir ikilem içerisindedir. Tanrı çok açık olarak erkeklerle erkekler ya da kadınlar ile kadınlar arasında hiçbir cinsel eyleme izin vermemektedir. Heteroseksüel bir insan evlilik dışında cinsel ilişkilerden nasıl kaçınmalıysa, aynı şekilde homoseksüel bir kişi de iffetli olmaya çağrılmıştır. Tanrı eşcinsel evliliğe kesinlikle izin vermemektedir. Homoseksüel kişi de heteroseksüel kişinin çağrıldığı aynı cinsel temizliğe çağrılmıştır. Bedenlerimize ilk olarak hoş gelmese bile iffetli olmak, Tanrı’yı hoşnut eder.

Cinsel paklık, bedenin güçsüzlüğünden ötürü sahip olunması zor bir özelliktir. Ancak buna sahip olmak mümkündür ve Tanrı bize böyle olmamızı buyurmuştur. Eğer bunu yapmakta başarısız olursak, günah işlemekten suçlu oluruz. Günaha düşen kişilere karşı, her ne kadar sabırlı olmamız gerekse de, Tanrı’nın standartlarını değiştirip, yetersiz çabalarımızın düzeyine indirmek kimseye bir fayda sağlamayacaktır. Tanrı’nın standartlarını değiştirmeye çalışıp, iyiye kötü, kötüye iyi demek Tanrı’ya karşı bir hakarettir.

Bu beden, dünya ile müttefiktir. Aklanmasını, Mesih’in doğruluğunda değil, bu dünyanın standartlarında aramaktadır. Bu beden dünya ile müttefik, bu dünya ise Şeytan ile müttefiktir. Düşman bizleri Ruh’tan uzağa çekip, bedene teslim olmamızı sağlamaya çalışarak bizleri yok etmeyi amaçlamaktadır.

Fakat Ruh ise inanlının müttefiğidir. Tanrı çocuklarının aynı zamanda içlerinde onlara yardım etmesi için Tanrı’nın Ruh’u olduğunu unutarak her gün bedenlerinin ve düşüncelerinin bu dünyayla müttefik olduklarının kendilerine hatırlatılması ne kadar üzücüdür. Benliğin insan davranışlarını kontrol ediyormuş gibi gözüktüğü bu dünyada Tanrı’nın Ruh’u halen bulunmaktadır ve Tanrı halkının Tanrı’yı hoşnut etmelerini mümkün kılmaktadır.
 

Hristiyan Forum

Forum Yetkilisi
BÖLÜM 6/A
*******
İBLİS

Dünya, benlik, İblis. Bu düşman üçlüsü içinde en azılı olandır İblis. Şeytan bizim sadece düşmanımız değildir: O bizim baş düşmanımızdır. Ona, karanlığın egemeni, yalanın babası, kardeşlerimizin suçlayıcısı adı verilir.

Elçi Pavlus, İblis’in güçlerine karşı vermekte olduğumuz savaşın, bu dünyanın fiziksel ve görünür yapısının çok ötesinde olduğu konusunda bizleri uyarmaktadır: “Çünkü savaşımız insanlara karşı değil, yönetimlere, hükümranlıklara, bu karanlık dünyanın güçlerine, kötülüğün göksel yerlerdeki ruhsal ordularına karşıdır” (Efesliler 6:12). Yani bizler, kutsal olan bir Tanrı’yı hoşnut etme yaşamlarımızda yalnızca kendi saçma arzularımıza karşı değil, ama bir çeşit ürkütücü güce karşı savaşmaktayız.

İblis ile savaşırken anlamamız gereken ilk şey, gerçekten de dışarılarda bir yerde bir İblis olduğudur. Toplumun bir çok kesiminde, hatta kilisede bile, kişisel bir İblis kavramı eski çağ mitolojisi olarak nitelendirilmektedir. Batı Felsefesi üzerine eğitim gören bir sınıfa şunu sorduğumu hatırlıyorum: “Kaçınız kişisel bir İblis’e inanıyor?” Otuz kişilik bu sınıfta sadece üç kişi İblis’in gerçek olduğuna inandığını belirtti. Geri kalan yirmi yedi kişi İblisi mitoloji olarak nitelendiriyordu.

Ve sonra sınıfa şöyle sordum: “Kaçınız Tanrı’nın varlığına inanıyor?” Otuzunun da Tanrı’ya inandığını belirtmesi beni çok şaşırttı. Bir sonraki sorumu sordum: “Kaçınız Tanrı’yı, insanlar üzerinde iyilik yapmaları için etkili olan ruhsal bir varlık olarak tanımlar?” Hepsi böyle bir tanımı kabul ettiklerini söylediler.

Sonra şunu sordum, “Nasıl oluyor da insanları iyilik yapmaları için etkileyen ruhsal bir varlığın varlığını kabul ediyor fakat bizi kötülük yapmak için etkileyebilecek bir varlığın olabileceğini kabul etmiyorsunuz?”

Aldığım cevap kısaca şuydu: “Modern bilim, eğitimli insanların İblis’e inanmalarını imkansızlaştırmıştır.” Bu görüşe şu soruyla karşı çıktım, “Modern bilimin hangi buluşu Şeytan kavramının gerçekliğini ortadan kaldırmıştır? Termodinamiğin ikinci yasası mı? Yoksa nükleer füzyon ya da füzyonu etkileyen prensipler mi? Nedir?”

Sorum karşısında ilk olarak soğuk bir sessizlik sınıfa hakim oldu. Hiç kimse bunu kanıtlayacak belirli bir bilimsel buluş gösteremiyordu. Sonunda öğrencilerden biri şöyle dedi: “İblis fikri sanki hayaletler ve gulyabaniler sınıfına giriyormuş gibi. Kırmızı kadife pelerinli, çatal ayaklı, boynuzlu ve çatal başlı asası olan lanetli bir yaratığa kim inanır ki?”

Bu öğrenci Kutsal Kitap’ta belirtilen İblis hakkında konuşmuyordu. Kafasındaki Şeytan kavramı bir nevi karikatürden ibaretti. Onun İblis’i cadılar bayramı partisinden kaçmış bir kişiydi.

ŞEYTAN: GÜÇLÜ VE GURURLU
Kırmızı pelerinli, yabalı İblis de nereden çıktı? Bu komik Şeytan tanımının kökleri Orta Çağa uzanmaktadır. Ortaçağ'da İblis’i bu gibi komik kelimelerle tanımlamak çok yaygın bir şeydi. Bu çılgınlığın bir amacı vardı. Ortaçağ kilisesi Şeytanın gerçekliğine inanıyordu. Şeytan’ın, aşırı gurur yüzünden düşmüş bir melek olduğunun farkındaydılar. Gurur, Şeytan’ın en baş kötülüğüydü. Gururlu ancak düşmüş bir varlık olan Şeytan’a direnmek için zorlu bir savaş gerekliydi. Ve bu savaş da Şeytan’ın en zayıf noktası-gururu üzerine odaklanmıştı. Plan şuydu: Şeytan’ın zayıf noktasına saldır ve bizden kaçacaktır.

Şeytan’ın gururuna saldırmanın, onu kırmızı elbiseli, çatal ayaklı bir palyaço gibi göstermekden daha iyi bir yolu ne olabilirdi ki? Şeytan’ı tanımlamak için kullanılan bu saçma ve komik tasvirler kasıtlıydılar. Ne yazık ki sonraki nesiller bu karikatürleri gerçekmiş gibi algılamaya başladılar.

Kutsal Kitabın Şeytan’a bakış açısı bu karikatürlerden çok daha karmaşıktır. Kutsal Kitap’taki tasvirler arasında “ışık meleği” (2. Korintliler 11:14) ifadesi de yer almaktadır. “Işık meleği” tasviri, Şeytanın kendini sub species boni (iyi görünümünde) gösterme gibi kurnazca bir yeteneğinin olduğunu belirtir. Şeytan kurnazdır. Aldatıcıdır. Bahçedeki yılan “hilekar” (Tekvin 3:1) olarak tanımlanmaktadır. Şeytan, aptal biri gibi çıkmaz karşımıza. Aldatıcı bir taklittir o. Ustaca konuşur. Görünüşü muhteşemdir. Karanlığın prensi, nurdan bir pelerin giymektedir.

İkinci olarak Şeytan, yutacak birini arayarak kükreyen bir aslan gibi karşımıza çıkmaktadır (1. Petrus 5:8). Dikkat ederseniz Mesih için kullanılan aslan ifadesi, Mesih-karşıtı olan Şeytan tarafından da kullanılmaktadır. Karşıt-aslan yok eder. Yahuda Aslanı ise kurtarır.

Her ne kadar Şeytan’ınki kötü bir güç olsa da her iki aslan benzetmesinde de güç sembolünü görmekteyiz. Şeytan’ın gücü Mesih’inkiyle karşılaştırılamaz bile, ancak bizden çok daha güçlü olduğu kesindir. Mesih kadar güçlü değil ancak bizden daha güçlüdür.

Şeytan’ın bizleri kandırırken sıkça kullandığı iki yol vardır. Ya onun gücünü hafife almamızı sağlamak ister, ya da onu gözümüzde büyütmemizi sağlamayı arzular. Her iki şekilde de bizi kandırır ve tuzağa düşürebilir.

Şeytan’a ilişkin genel inanç sarkacı iki uç nokta arasında salınım yapar. Bir taraftan onun var olmadığına inanan, varsa bile yalnızca kişisel olmayan bir güç, toplumun günahında köklenmiş bir nevi toplu kötülük olduğuna inanan kişiler vardır. Diğer taraftan ise Şeytan’ı bir tür düşünsel takıntı, ya da tarikat haline gelmiş bir ilgi odağı yapan insanlar bulunmaktadır. Bu aşırı ilgi aracılığıyla Şeytan, insanların dikkatlerini Mesih’ten başka yöne çevirir.

Her iki durumda da Şeytan kazançlı çıkar. Eğer insanları Şeytan’ın var olmadığına inandırabilirse, fark edilmeden veya direnişle karşılaşmadan kurnaz planlarını gerçekleştirebilir. Eğer insanları kendisiyle aşırı derecede ilgilenmeye itebilirse onları Mesih karşıtı diğer inanış ve uygulamalara yönlendirebilir.

Petrus Şeytan’ı hafife almıştı. İsa Petrus’u Kendisini inkar edeceği konusunda uyardığında Petrus şu sözlerle karşı çıkmıştı, “Rab, ben seninle birlikte zindana da, ölüme de gitmeye hazırım” (Luka 22:33). Petrus kendine fazla güveniyordu. Düşmanın gücünü hafife almıştı. Petrus’un inkarından hemen önce İsa onu uyarmıştı fakat Petrus bu uyarıyı reddetti. Ve İsa şöyle dedi, “Simun, Simun, Şeytan sizleri buğday gibi kalburdan geçirmek için izin almıştır” (Luka 22:31).

Söylediği tüm sözlere rağmen Petrus, Şeytan’ın elinde oyun hamuru olmuştur. Buğdayı elekden geçirmek ne kadar kolaysa, Şeytan için de Petrus’u taciz etmek o kadar kolaydı. İsa’nın sözleri günümüz halk dilinde şöyle ifade edilebilir: “Petrus, sen Şeytan için çerezsin. Seni çekirdek yer gibi tüketir. Gücün onunkiyle karşılaştırılamaz bile.”

Tüm bunlara rağmen, Şeytan’ın bizler üzerinde sahip olduğu güç kısıtlıdır. Bizlerden daha güçlü olabilir fakat onu yenebilecek ve yenmiş olan zaferli bir dostumuz vardır. Kutsal Yazılar şöyle demektedir, “İçinizdeki Ruh dünyadakinden üstündür” (1. Yuhanna 4:4). Yakup şu sözleri ekler, “Tanrı’ya bağımlı olun. İblis’e karşı direnin, o da sizden kaçacaktır” (Yakup 4:7). Kükreyen aslana karşı Kutsal Ruh’un gücünde direnirsek, kuyruğunu bacaklarının arasına sıkıştırıp kaçacaktır.

Şeytan, Petrus’u ayartmıştı ancak zaferi geçiciydi. Bu uyarıyla birlikte İsa Petrus’u şu sözlerle de telkin etmiştir: “Ama ben, imanını yitirmeyesin diye senin için dua ettim. Geri döndüğün zaman kardeşlerini güçlendir” (Luka 22:32).

Şeytan’ı hafife almak, bizleri yıkıma götürecek gururun hışmına uğramak demektir. Onu gözümüzde fazla büyütmek ise ona hakketmediği saygı ve yüceliği vermek anlamına gelir.

Şeytan bir yaratıktır. Sonlu ve kısıtlıdır. Tanrı’ya bağımlıdır. Hristiyanlık, eş derecede de kuvvetli ancak zıt iki baş gücün varlığını kesinlikle kabul etmez. Şeytan insanlardan kuvvetlidir fakat Tanrı’nın karşısında duramayacak kadar güçsüzdür. Bilgisi bizimkini geçebilir fakat Tanrı gibi her şeyi bilen değildir. Gücü bizimkinden fazla olabilir fakat Tanrı gibi kudretli değildir. Etki alanı bizimkinden daha geniş olabilir ancak Tanrı gibi her yerde değildir.

Şeytan aynı zamanda birkaç farklı yerde olamaz. İyi-kötü tüm meleklerin olduğu gibi o da zaman ve mekan dahilinde var olan kısıtlı bir yaratıktır. Büyük ihtimalle bu yaşantınızda Şeytan’la asla direk olarak karşılaşmayacaksınız. Onun bazı subayları ya da bir dizi öğrencisiyle karşılaşabilirsiniz fakat o, zamanını sizden ya da benden daha önemli hedefler üzerinde harcayacaktır. İsa üzerine yaptığı yoğun saldırı sırasında bile Şeytan “bir süre için” O’nun yanından ayrılmıştı (Luka 4:13).
 

Hristiyan Forum

Forum Yetkilisi
BÖLÜM 6/B
*******

İBLİSLERE GEREĞİNDEN FAZLA MI İLGİ DUYULMAKTA?
Günümüzde insanların Şeytan’ın işleyişine olan ilgisi tekrar uyanmaktadır. Hollywood, bilinmeyene ve Şeytansı şeylere olan açlığımızı biraz olsun gidermek için bizlere The Exorcist, The Omen ve bunun gibi bir dizi film sunmuştur. Hristiyan çevrelerinde iyileştirme, cin çıkarma çalışmalarına karşı yeni bir ilgi duyulmaya başlanmıştır. Bu iyileştirme çalışmaları cinler ve cin çıkarma konusunda Kutsal Kitaba çok zıt olan garip görüşler ortaya atmışlardır.

Örneğin, bir cinin bir insanın bedeninden ayrılışını, o kişinin tutsak olduğu bölümle ilişkili olarak belirli bir fiziksel işaretin görülmesiyle anlayabileceğimiz söylenir. Bazı insanlar belirli bazı cinlerin kendilerine has bazı işaretlerin ortaya çıkmasına neden olduklarını söylerler. Alkol cini, depresyon cini, tütün cini vb. cinler olduğunu söylerler. Cin çıkarma ve iyileştirmeyle ilgilenen ve bu alanda tanınmış kişilerin bazı kasetlerini dinleme fırsatı buldum (suçluları korumak için isimlerini açıklamayacağım), ve bu kasetlerde cinlerin insan bedenlerini terk ettiklerinde bazı işaretlerin görüldüğü öğretiliyordu. İç çekmek, örneğin, tütün cinin bedeni terk ettiğini gösterir. Tütün cini dumanın içe çekilmesiyle bedene girdiğinden, duyulur bir nefes vermeyle de bedenden çıkar. Aynı şekilde kusmak da, alkol cinin bedenden çıktığını gösterir. Bilinen her günahın bir cini vardır. Bu cinlerin her birinin yalnızca çıkarılması şart değil, ancak geri dönmelerini engellemek için gereklidir.

Bu öğretiye saygılı bir şekilde nasıl cevap verilir bilmiyorum. Katıksız saçmalık! Böylesine bir cin analizi hakkında Kutsal Yazıların hiçbir yerinde en küçük bir öğreti bile bulunmaz. Bu öğretiler artık tamamen sihir alemine girer ve bunlar tarafından kandırılmış inanlılara ciddi zararlar verir. Ne yazık ki, Şeytan ve cinlerle gereğinden fazla ilgilenmek, dikkatlerimizi Mesih’e yeterince çevirmemek demektir. Bu da Şeytanı sevindiriyor olmalı, çünkü kesinlikle Tanrı bundan hoşnut değildir.

Kutsal Yazılar Şeytan’ın bizlere baskı yapabileceğini, ayartmaya çalışabileceğini, bize yalan söyleyebileceğini, ve bizleri suçlayabileceğini öğretir. Ancak içinde Kutsal Ruh’un bulunduğu bir Hristiyan asla cinli olamaz. Rab’bin Ruh’unun olduğu yerde özgürlük vardır. Eğer bir kişi hem Kutsal Ruh’a sahip, hem de bir cin tarafından bağımsızca yönlendirilebiliyorsa bu, bizlerin kurtuluşunun yenilgiye uğradığını gösterir.

Şeytan ve cinlere duyulan tüm bu ilgi bizlerin dikkatini çok gerçek başka bir tehlikeden uzaklaştırmaktadır-kendi günahımız. Evet, bir İblis vardır. Gerçek cinler de. Ancak aynı zamanda günah gerçeği de vardır. Şeytan bizim sürekli işlediğimiz günahlardaki şuç ortağımız olabilir ancak suçu ve sorumluluğu içimizde bulunan bir cine atamayız. Sarhoş olmak için içimizde cin olması gerekmez. Bunu kendi başımıza yapmamıza yetecek kadar kötülük vardır içimizde. Asla, “Bana Şeytan yaptırttı” diyemeyiz. Şeytan tarafından tahrik edildiğimizi ya da ayartıldığımızı söyleyebiliriz fakat onun tarafından yönetildiğimizi ya da zorlandığımızı söyleyemeyiz.

Günahlarımızın bizleri kontrol eden bir cin yüzünden olduğu görüşüne ilişkin iki ciddi sorun bulunmaktadır. Birincisi, kendi günahımızda hiçbir kişisel sorumluluk üstlenmemek için ayartılmaya teslim olmamızdır. Eğer ona karşı bile koyamıyorsak nasıl sorumlu olabiliriz ki? İkincisi ise, cin çıkaran kişi olmaksızın tamamen güçsüz olduğumuz görüşüdür. Aslında suçlu olmadığımızı ve özel cin çıkarma güçleri olan bir kişi olmaksızın umutsuz olduğumuzu düşünmeye teşvik ediliriz. Bu, Kutsal Kitabın öğrettiği kutsallaşma kavramını tamamen yok eder. Cin çıkarma konusunda bir tür sözde usta kişi savaşa girmeksizin Tanrı’yı hoşnut eden bir hayat yaşayamayacağımızı öğretmek tabi ki Kutsal Kitaba aykırıdır. Bu nedenle, büyük bir endişe ve içtenlikle inanlıların bu gibi şeyleri öğreten kişilerden uzaklaşmalarını tavsiye ediyorum. Aslında…ruhsal canınızı kurtarmak için koşun!

AYARTICI VE ADEM
Şeytan bize ne yapıyor? Şeytan’ın gücünü bizlere yönlendirirken yaptığı iki ana eylem vardır. Bu ana eylemler ayartma ve suçlama. Diğer bölümde suçlamayı yakından inceleyeceğiz. Buradaki konumuz şu an için ayartıcıdır.

Şeytan’ın ayartma işi en belirgin olarak Adem ile Havva’nın Tekvin kitabındaki düşüş anlatımı ve İsa’nın çölde denenmesi olaylarıdır. Bu iki bölümde de çok çarpıcı benzerlikler ve zıtlıklar karşımıza çıkmaktadır.

Bahçede yılan, Havva’ya kullağa çok masum gelen bir soru ile yaklaşır: “Gerçek, Tanrı: Bahçenin hiçbir ağacından yemeyeceksiniz dedi mi?” (Yaratılış 3:1).

Aslında görünüşte bu soru çok saçmadır. Şeytan, Tanrı’nın kuralları ve kısıtlamalarının çok kesin ve sert olmasına şaşırmış rolü yapmaktadır. “Tanrı gerçekten bu bahçedeki hiçbir ağaçtan yemeyeceksiniz mi dedi?” Soru çok açıkça bir şeyi çarpıtıyordu. Havva, İblis’i hemen düzeltti: “Bahçenin ağaçlarının meyvesinden yiyebiliriz; fakat bahçenin ortasında olan ağacın meyvesi hakkında Tanrı: Ondan yemeyin, ve ona dokunmayın ki, ölmeyesiniz, dedi” (Yaratılış 3:2-3).

Tanrı, Adem ve Havva’ya tek bir şey dışında bahçeyi istedikleri gibi kullanmalarına izin vermişti. Ağaçlardan birine yaklaşılmaması gerekiyordu. Geri kalan her şeye dokunabilirlerdi. Fakat Şeytan buna rağmen, “Tanrı hiçbir ağaçtan yiyemezsiniz mi dedi?” diye sordu. İşte burada Şeytanın sinsiliğini görüyoruz. Şeytanın çok ince dokunmuş önerisi şuydu ki, eğer Tanrı insanın özgürlüğüne tek bir kısıtlama koymuşsa, onun tüm özgürlüğünü kısıtlamıştır. Yılanın sorusu, bir sorunun çok ötesindeydi. Tanrı’nın adaletine ve nezaketine karşı bir haksızlıktı.

Bizler de koyduğumuz yasaklara karşı çocuklarımızın aynı şekilde karşılık verdiklerini görmekteyiz. On şey yapmak için izin isterlerse ve biz ilk dokuzuna evet, sonuncusuna hayır dersek, duyduğumuz standart şikayet şudur: “Zaten hiçbir şey yapmamıza izin vermiyorsun ki!” Yetişkinler de aynı şekilde davranırlar.

Şeytanın sorusu Tanrı’nın güvenilirliğine karşı yapılmış dolaylı bir saldırıdır. Ancak dolaylı saldırıdan, tam bir ön hücuma geçer Şeytan. Havva Şeytan’i düzeltip, ağaçlardan sadece birinden yenmesinin yasak olduğunu ve Tanrı’nın kendilerini ölecekleri konusunda uyardığını söyleyince Şeytan cesurca şöyle der: “Katiyen ölmezsiniz, çünkü Tanrı bilir ki, ondan yediğiniz gün, o vakit gözleriniz açılacak, ve iyiyi ve kötüyü bilerek Tanrı gibi olacaksınız” (Yaratılış 3:4-5).

İşte buradaki ayartma koca kırmızı harflerle söylenmiş yalanın içinde yatmaktadır: “Katiyen ölmezsiniz.” Şeytan çok açıkça Tanrı’nın dediğini zıttını söylemektedir. Şeytan Tanrı’yı yalancılıkla suçlamaktadır. “Ölmeyeceksiniz. Tanrı öleceksiniz diyor ama ben ölmeyeceksiniz diyorum.”

Sorun şudur: kim doğruyu söylüyor? İsa Şeytan’a, “yalancıdır ve yalanın babasıdır” demiştir (Yuhanna 8:44). Şeytan’ın ayartmada kullandığı ana yol, Tanrı’nın gerçeğine saldırmaktır. Şeytan yanlızca Tanrı’yı yalancılıkla suçlamaz fakat Tanrı’nın neden yaşan söylediğinide Havva’ya açıklar. Tanrı’yı, bir tür tanrısal kıskançlıkla suçlar. Tanrı, Adem ve Havva’nın gözlerinin açılmasını istememektedir. Kendi bilgi düzeyini kendine saklamak ister. Tanrılığını paylaşmak istemez. Ağacın meyvasının Adem ile Havva’yı Tanrı gibi yapacağından korkar. Koyduğu kısıtlama hem haksız hem de bencilcedir.

Bu aşamada Şeytan, tam güç ileri saldırıya geçmiştir. Adem ve Havva’nın o ağaçtan yemeye haklarının olduğunu ileri sürer. Tanrı’nın kuralları adil değildir. Yaptığı şey Tanrı’yı hoşnut etmese bile insanın istediğini yapmaya hakkı vardır ve bu hakkı kimse onun elinden alamaz.

Böylesine bire ayartma insanın karşısına tarihte son defa çıkmayacaktı. Aynı kötü düşünce zinciri insan aklında her gün geçmektedir. Her günah işlediğimde, Tanrı’nın yapmamı istediği şeyi yapmak yerine kendi yapmak istediğim şeyi yaptığım için günah işlerim. Yüreğimizin derinliklerinde Tanrı’nın yasalarının adil olmadığını söyleyen o hain düşünceden hepimiz nefret ederiz.
 

Hristiyan Forum

Forum Yetkilisi
BÖLÜM 6/C
*******

AYARTICI VE MESİH
Şimdi ise Mesih’in denenmesine bakalım. İlk önce, Adem’le Havva’nın ayartılmasının İsa’nın denenmesi arasındaki koşulların farklılığını ortaya koyalım. Adem’in ayartılması, cennetin ortasında oldu. Başka bir insanın varlığının verdiği rahatlık içindeydi. Karnı toktu. Mükemmel bir ziyafet sofrası vardı önünde. Adem, düşünülebilecek her yaratığın sağladığı rahatlığa sahipti.

Buna karşılık İsa yalnızdı. Yanlızlık içersinde doğanın en ağır koşullarıyla yüzleşti. Yahudiye çölü akreplerin, dikenlerin ve birkaç tür kuşun üreme yuvasıydı. İnsan varlığından yoksun olarak, yiyeceksiz geçirdiği kırk günden sonra İsa denenmeyle yüzleşti. Yiyecek hiçbir meyve, meyvesini yemek için içlerinden seçeceği hiçbir ağaç yoktu.

Koşulların bu çarpıcı tezatlığına rağmen, denenmede yine çarpıcı bir benzerlik bulunmaktadır. Yine aynı konu tehlikedeydi: Tanrı Sözü’nün güvenilirliği. İblis İsa’ya yaklaşıp şöyle dedi, “Tanrı Oğluysan şu taşa söyle de ekmek olsun” (Luka 4:3). Dikkat edin, “Madem ki Tanrı Oğlusun,…” demedi Şeytan. Vurgu ilk kelimedeydi: “[Eğer] Tanrı Oğluysan…” Bu eğer neden? Ruh O’nu çöle götürmeden önce İsa’nın duyduğu en son ses neydi? İsa’nın vaftizinde gökler açılmış ve Tanrı gökyüzünden duyulur bir şekilde şöyle demişti: “Sen benim sevgili Oğlumsun, senden hoşnudum” (Luka 3:22).

Şeytan’ın eğer kelimesini kullanarak sormaya sorduğu sinsice soru şuydu: “Tanrı’nın Oğlu olduğundan emin misin? Eğer Tanrı’nın o kadar çok sevdiği Oğluysan burada ne işin var? Tanrı, kendisinden hoşnut olduğu Oğluna böyle mi davranıyor? Belki ilk önce senin Tanrı’nın Oğlu olduğundan emin olmamız gerek. Acıktın da, dimi? Şu taşlardan birkaçını ekmeye dönüştürmek Tanrı’nın öz Oğlu için pek güç olmasa gerek. Ne zararı olur ki?”

İsa cevap vermekte geç kalmadı. Tabi ki açtı, ancak doğruluğa olan açlığı ekmeğe olan açlığından çok daha fazlaydı. Yiyeceği ve içeceği Babasının isteğini yerine getirmekti. Şöyle dedi, “İnsan yanlızca ekmekle yaşamaz, fakat Rabbin ağzından çıkan her şeyle yaşar” (Luka 4:4, Tes. 8:3).

İsa, Şeytan’ın sözlerinin sinsiliğini farketmişti. İsa’nın aklında hiçbir “eğer” yoktu. Tanrı, kendisinin Tanrı’nın Oğlu olduğunu söylemişti. İsa, Tanrı’nın Sözüyle yaşadı. Adem, Tanrı’nın söylediklerinin doğruluğunu inkar etmeye sürüklenmişti. İsa, O’ndan ayrılmadı.

Şeytan, İsa’ya karşı kullandığı yöntemi değiştirdi. O’na dünaynın tüm krallıklarını gösterdi. İsa’ya şöyle dedi, “Tüm egemenlik ve görkemleriyle bunları sana vereceğim. Bunlar bana teslim edildi, ben de dilediğim kişiye veririm. Bana taparsan hepsi senin olacak” (Luka 4:6-7).

Güç ve görkem. Bunlar çok çekiciydi. Şeytan şu deyişle silahlanmıştı: “Her insanın bir fiyatı vardır.” Fakat İsa için bir bedel bulamamıştı. Bu adam, daha sonraları “İnsan dünyayı kazanıp da canından olursa, bunun kendisine ne yararı olur?” (Markos 8:36) diyecek olan adamdı.

İsa Şeytan’a şöyle cevap verdi, “Çekil git Şeytan! Çünkü ‘Tanrın olan Rab’be tap, yanlız O’na kulluk et’ diye yazılmıştır” (Luka 4:8). Yine, konu aynıydı: Tanrı Sözüne itaat. Şeytan’ın sundukları, yanlızca İsa’nın Tanrı Sözü’nden ödün vermesiyle elde edilebilecek şeylerdi. İsa Şeytan’ı Kutsal Yazılarla itmiştir. “…diye yazılmıştır” dedi İsa. Tesniye’den alıntı yaptı. Açık ki, İsa, Musa’nın ilk beş kitabına günümüzdekilerden daha fazla değer veriyordu. Daha bir kaç dakika önce insanın Tanrı’nın ağzından çıkan her sözle yaşadığını belirtmişti. Daha sonra kesinlikle ihlal edilemeyecek belirli bir söz söyledi.

Kutsal Kitap’tan alıntı yapma sırası şimdi Şeytandaydı. Yine, eğer kelimesini kullandı. “ ‘[Eğer] Tanrı’nın Oğluysan, kendini buradan aşağı at’ dedi. ‘Çünkü şöyle yazılmıştır: ‘Tanrı, seni korumaları için meleklerine buyruk verecek. Ayağın bir taşa çarpmasın diye seni elleri üzerinde taşıyacaklar.’” (Luka 4:9-11).

Yukarıda Şeytan, Kutsal Yazılardan alıntı yapmıyordu. Fakat o sapık bir Kutsal Kitap yorumcusuydu. Kutsal Yazıları, Kutsal Yazılara karşı kullanmak için Kutsal Yazıları çarpıttı. Günahı haklı göstermek için Kutsal Kitabı kaynak olarak kullandı. Kutsal Ruh’a çok aşırı bir saldırıda bulundu.

Şeytan sanki şöyle demişti, “Peki İsa, demek ki Kutsal Yazılara inanıyorsun. Öyleyse kanıtla! Tanrı’yı test et, O’nu dene. Kendini aşağı at, bakalım melekler seni tutacaklar mı?”

İsa şöyle yanıt verdi, “ ‘Tanrın olan Rab’bi sınama!’ diye buyrulmuştur” (Luka 4:12).

İsa’nın söylediği şey çok açıktı. “Tanrı’nın vaatlerini biliyorum. Fakat beni yasakla kısıtlanmış bir vaatle ayartmaya çalışma. Kutsal Kitap aynı zamanda Tanrı’yı sınamamamız gerektiğini söylüyor (Tesniyer 6:16). Meleklerin beni koruduklarından emin olmam için tapınağın tepesinden atlamama gerek yok. Tanrı öyle söyledi ve eğer Tanrı öyle söylediyse, O’nun sözlerinin doğru olduğundan hiçbir şüphem yok.”

Bu cevabın ikilemi Matta İncil’inde bulunmaktadır: “Bunun üzerine İblis İsa’yı bırakıp gitti. Melekler de gelip İsa’ya hizmet ettiler” (Matta 4:11).


İNANÇSIZLIĞA AYARTILMAK
Her iki denenme olayında, hem Adem’de hem İsa’da, üzerinde odaklanılan konu Tanrı Sözü’nün güvenilirliğiydi. Eğer Şeytan, Tanrı Sözü’nün güvenilirliği üzerine gölge düşürebilirse, düşüşümüz için gerekenlerin hepsi hazırlanmış olur. Tanrı’nın söylediklerine inanmakta başarısız olmak her günahın temelidir. Tanrı’nın gerçeği bir kere kenara itildiğinde, bizleri kendi gözümüzde doğru olduğunu düşündüğümüz şey yapmaktan alı koyacak hiçbir şey kalmamıştır. “Kendi bildiğimizi okumak” itaatsizliğin özüdür. Ve dikkatimizi kendi doğru bildiğimiz şey üzerinde yoğunlaştırdığımızda Tanrı’yı hoşnut etmeye adanmış olmamız mümkün değildir.

İnançsızlık neden günahtır? Tanrı’ya inanmayı reddetmek, O’nun doğru karakterine iftira atmak demektir. Tanrı neden söz ettiğini bilmiyor ya da Tanrı’nın söylediği gerçekten de kötü. Her iki durumda da O’nun tanrısal güvenilirliğine saldırıyoruz. O’nun kudreti ya da doğruluğu tartışılmış olur.

Ama kör bir iman zayıflık demek değil midir? Gerçekten de zayıflıktır. İman ile saflık (kolayca aldanmak) arasında çok büyük fark vardır. Saflık, bönlüktür. Kanıtsız, önyargıya, hurafeye dayanır. Sebepsiz bir şeye inanmak, erdem değildir. Ama Tanrı’nın istediği bu değildir. Tüm ışık ve kanıtla ağzından çıkan her şeye inanmamızı ister Tanrı. İlk önce İsa’yı mezardan çıkarmadan bizlerden Dirilişe inanmamızı istemez.

Tanrı, gelecek hakkında kendisine güvenmemizi gerçekten de ister, fakat böyle bir inanç kör iman değildir. Tanrı’nın geçmişte sergilediği mükemmel işlere dayanır. Vaatlerinin değişmeyeceğini tekrar ve tekrar göstermiştir. Aslında eğer sahtekarlıktan tekrar ve tekrar hüküm giymiş, sözlerini kesinlikle tutmayan, azılı bir yalancı ve sahtekar birisine güvenmemiz istenseydi böylesine bir güven çok şüpheli olurdu.

Fakat Tanrı insan değildir. Bu şeylerin hiçbirinden suçlu değildir. Kendimizdeki güvensizliği asla Tanrı’ya yüklememeliyiz.

Burada dikkatimizi vermemiz gereken bir Roma Katolik öğretisi bulunmaktadır. Buna fides implicitum denir. Bunun anlamı, inanlının kiliseye kayıtsız olarak iman etmesi ya da kilise Hristiyan öğretisini öğrettiği için mükemmel olduğundan kişinin kiliseye kayıtsız şekilde iman etmesi gerektiğidir.

Gerçekten de eğer kilise mükemmel olsaydı, ona kati bir şekilde iman etmek uygun olurdu. Her kim ya da her ne mükemmelse, böylesine bir güveni hakkeder. Roma Katolik kilisesinin yahut herhangi bir kilisenin mükemmel olduğuna inanmıyorum. Fakat Tanrı mükemmeldir. O’na fides implicitum borçluyuz.

Eğer Şeytan, Tanrı’ya olan kayıtsız güvenimizi sarsabilirse, tacizleri amacına ulaşmış demektir. İnançsızlık ayartmasına yenik düşeriz. Adem düştü. Tanrı’ya inanmadı. İsa, ikinci Adem, Tanrı’nın Sözü’yle yaşadı. Baba’ya olan güveni salsılamazdı. Ayartıcıya teslim olmadı.

İsa, denenmesinden önce Oğlu’nu tasvip eden Baba’nın sesini duymuştu: “O’ndan hoşnudum.” İsa’nın denenme karşısında kazandığı zaferden de Baba’nın aynı derecede hoşnut olduğundan emin olabiliriz. İsa, yalancı Şeytan’ın sözü ile Tanrı’nın Sözü arasında iyi bir seçim yaptı. Hamlesini inançsızlık ve şüphe yerine, inanç ve güvenle yaptı. O zaman da, şimdi de Tanrı, çocukları Kendine güvendiğinde hoşnut olur.
 

Hristiyan Forum

Forum Yetkilisi
BÖLÜM 7
*******
SUÇLAYAN ŞEYTAN

Ayartmada olduğu kadar Şeytan, suçlamada da çok güçlü bir düşmandır. Geçen bölümde, ayartıcı Şeytan’a karşı direnerek Tanrı’yı nasıl hoşnut ettiğimize bakmıştık. Burada ise, zaman zaman günah işlememizde suçlayıcı Şeytan’ın aşağılamalarına kulak asmak yerine kendimizi Tanrı’nın merhametine bıraktığımızda Tanrı’yı nasıl hoşnut ettiğimize bakacağız.

SAPKIN SUÇLAYICI
Tanrı halkının suçlayıcısı olarak Şeytan, Kutsal Ruh kılığına bürünüp, bizleri ahlaki bir karmaşa içine boğabilir. Kendimizi suçlu hissetmemiz gerektiği zamanlarda iyi, huzurlu hissetmemiz gereken zamanlarda ise kendimizi suçlu hissetmemizi sağlayabilir.

Zekarya, Şeytan’ın suçlamasına ilişkin bir olayı anlatmaktadır:

Başlığa verilen yanıtları görebilmek için lütfen Giriş Yap veya Kayıt Ol bağlantısına tıkla.
Yeşu, kirli giysiler giymekteydi. Yeşu Tanrı’nın önünde durmaktayken Şeytan, onun giysilerinin kirliliğini dikkat çekti. Düşman, Yeşu’yu Rabbin önünde suçlamıştı. Giysileri gerçekten de kirliydi. Şeytan zayıf bir noktadan saldırmıştı. Fakat Rab, seçilmişini savundu. “Bu adam ateşten çekilen yarı yanmış odun parçası değil midir?”

Her Hristiyan ateşten çekilen yarı yanmış bir odun parçasıdır. Zarar görmüş odun parçası, ateşten kurtarılmıştır. Ateşin ortasından alındıktan sonra artık ateş o parçaya daha fazla zarar veremez. Bir süre için tütmeye devam edebilir ancak kurtulacaktır. Tütmekte olan bir odun parçası pistir. Eğer onu elinize alırsanız elinizde kara lekeler bırakır. Yanmış yüzeyi katran ve külle kaplıdır.

İşte biz buyuz. Rab’bin eliyle ateşten çekilip, çıkarılmış olan Tanrı’nın kurtarılmışları halen küllerle kaplıdır. Halen kömürle kaplıyızdır. Üzerimizde külün lekeleri bulunmaktadır. Bizler kurtarıldık fakat tamamen günahsız değiliz. Şeytan ise bu kirliliğe dikkat çekmekte gecikmemektedir. Tanrı’nın merhametinden çok kendi günahımızı görmemizi ister.

Şeytan’ın suçlamaları, buna karşılık, Tanrı’nın azarlamasıyla karşılık bulur: “Yeruşalim'i seçmiş olan Rab seni azarlasın!” Şeytan’ın çenesini Tanrı kapatır. Bizleri savunmak için ayağa kalkan Mesih’tir. Şeytan bizleri suçlarken, Mesih oturduğu yerden kalkıp, “İtiraz ediyorum, sayın hakim! Ateşten çıkarılmış odunlarımdan biridir bu adam” diyendir. Yargı kürsüsünde oturmakta olan Tanrı da şöyle cevap verir: “İtiraz kabul edildi!” Yüce Tanrı’ın mahkemesinde Suçlayıcının ağzı kapatılmıştır.

Rab’bin meleği Yeşu’nun üzerindeki kirli giysileri çıkartıp, yerine temiz ve zengin giyecekler verdi. Başına temiz bir sarık sarılmıştı. İşte Mesih, kurtardıklarını da böyle giydirmektedir. O’nun doğruluğu bize giydirildiğimizden artık Tanrı’nın önünde utanmamıza gerek kalmamıştır.

Doğru giysileri giymek gerçekten de çok önemlidir. Geçenlerde Florida valisinin verdiği bir davete katıldım. Oldukça ciddi, gidilirken smokin giyilmesi gereken bir yerdi ve benim davetiyem son anda elime ulaştı. Smokin ısmarlamak smokin kiralayabileceğim bir yere gittim. Oradan çalışan kişi benim için acele istek formu doldurdu fakat smokinimin zamanında gelmeyebileceğini söyledi. O akşam rüyamda toplantıya smokinsiz gittiğimi gördüm. Toplantıdakiler arasında giysisi uygun olmayan tek kişi bendim. Soğuk terler dökerek uyandım ve bunun sadece kötü bir düş olduğunu farkedince rahatladım.

Valinin önünde uygunsuz bir kıyafetle çıkarak sosyal bir hata yapmak başka bir şey, Tanrı’nın önüne pislik içinde çıkmak çok başka bir şeydir. Haklı olarak Tanrı’nın bulunduğu yerde uygunsuz giyinmekten korkarız.

Fakat Tanrı’nın kendisine ait özel bir smokin mağazası vardır. Bizlerin üzerine giydirdiği giysiler kiralık değildir. Geçici değil, kalıcı olarak bizlere verilir. Herşeyi güvence altına almak için, kirli çamaşırlarımızı kapatarak, uygun şekilde üzerimizi kaplar. Bir kere bu giysileri giyindiğimizde, artık asla utanç duymayacağız. Bu giysiler asla eskimez; modası hiçbir zaman geçmez.

İlk giysileri yapan Tanrı’ydı. Tanrısal merhametin ilk kayda geçirilmiş gösterimi, Tanrı’nın Adem ile Havva’nın çıplaklıklarını örtmek için onlara giysiler vermesidir. Duydukları utanca merhamet etti ve bunu gidermek için harekete geçti (Tekvin 3:21). Tanrı halen sevgili fakat günahla lekenlenmiş halkına giysiler sağlamaya devam etmektedir.

Zekarya’nın anlatımına göre Rab, Yeşu’nun günahını kaldırıp, ona temiz giysiler verdikten sonra Yeşu’ya sevgi dolu ve şefkatle bazı uyarılarda bulunmaktadır. Bu kısa bölümde Yeşu hem Şeytan’ın suçlamasını hem de Tanrı’nın uyarısını duymuştu. Bu da biz Hristiyanların yaşadığımızdan çok da farklı bir deneyim değil. Günah işlediğimizde hem Şeytan’ın suçlayışını hem de Kutsal Ruh’un yüreklerimizde bu günahı gösterişini hissederiz.

Peki aradaki fark nedir? Şeytan’ın suçlamalarının amacı bizlere zarar vermektir. Bizleri Tanrı’dan uzaklaştırmak ister. Ruh’un günahı gösterişinin amacı ise bizlerin günahtan dönmemiz içindir. Günah bilincimizin bizi Tanrı’ya yaklaştırmasını ister. Şeytanın elinden gelse bizi suçluluk duygusu içinde öldürür. Her ikisi de aynı günaha dikkat çekebilirler fakat amaçları birbirinden tamamen farklıdır.

TATLI BİLİNÇ
Şeytanın suçlamaları bizi üzüntüye iter, fakat Kutsal Ruh’un bu günahları bilincimize göstermesinde bir tatlılık vardır. Suçluluğumuzu bize gösterdiğinde, bununla birlikte bağışlama ve yenileme de sunar.

Kaybolan oğul benzetmesini hatırlayın. Tüm mirasını yiyip, bitirdikten sonra domuz bakıcılığına kadar düşüp, domuzların yediği keçiboynuzları için canatar olmuştu. Bundan sonra Kutsal Yazılar şöyle yazar: “Aklı başına geldi” (Luka 15:17).

Kişinin kendine gelmesi demek, içinde bulunduğu ümitsiz durumun farkına varmasıdır. Vicdanın uyanmasıdır. Vicdanın geçici bir süre için uyumakta olan kısmının aniden kaldırılmasıdır. Bir nevi ahlaki uyanıştır. Bunları takip eden sözler, gerçek bir pişmanlığı ve kötülükten vazgeçme kararını gözler önüne sermektedir. Benzetme olayı şu şekilde anlatır:

Başlığa verilen yanıtları görebilmek için lütfen Giriş Yap veya Kayıt Ol bağlantısına tıkla.
Başlığa verilen yanıtları görebilmek için lütfen Giriş Yap veya Kayıt Ol bağlantısına tıkla.
İşte burada, Kutsal Ruh’un verdiği günah bilincinin yarattığı sonucu görmekteyiz. Ruh bize bir günahımızı gösterdiğinde, bizleri tövbeye ve yenilenmeye yönlendirir. Günah gerçeğini farketmek ilk anda acı verebilir fakat bizleri üzüntüye sürüklemez. Tersine, bizleri kucaklamaya can atan Baba’ya yönlendirir. Baba, besili danayı öldürür, bizleri en iyi giysiyle giydirir, su toplamış ayaklarımıza çarık verir, ve parmağımızı aile yüzüğüyle süsler. Tabi ki bu benzetme, bizlerin günahımız için duyduğumuz yürekten üzüntü ve bundan dönmemizden çok Baba’yı hoşnut eden başka bir şey olmadığını açıkça ortaya koymaktadır.

Ruh’un verdiği bilinç, kişiyi özgür kılar. Şefkatli ve yumuşak huyludur. Yargı, merhametle beraber gelir. Tövbekar yüreklerle gelenler için “hoşgeldin” yazısı çok parlak olarak gösterilir. Acılıkla dolu intikam alma zamanı değil, tanrısal sevinç zamanıdır. Melekler arasında büyük coşku ve Tanrı’nın yüreğinde büyük sevinç vardır. Benzetmedeki babanın sevincine bakın:

Başlığa verilen yanıtları görebilmek için lütfen Giriş Yap veya Kayıt Ol bağlantısına tıkla.
Başlığa verilen yanıtları görebilmek için lütfen Giriş Yap veya Kayıt Ol bağlantısına tıkla.
Şeytanın suçlamalarının amacı yenileme değil, yok etmedir. Görmek istediği son şey bizlerin tövbe etmesidir. Bir günahkar kendine gelip, günahından döndüğünde Şeytan’ın teğmenleri arasında sevinç yoktur. Tersine Şeytan, günaha teslim olmamızı ister. Herkesin domuz ağılında görmek ister. Çektirdiği işkenceler, günahkarı Tanrı’ya karşı acı ve düşman yapmayı amaçlar. Günahkarın kendine acımasını ve bu durumdan da Tanrı’yı sorumlu tutmasını arzular. Oğulun domuzları lanetlerken, Tanrı’yı da lanetlemiş olmasını isterdi. Kaybolan o oğulun şöyle demesini duymak istedi, “Babam bana yeteri kadar miras bırakmadı. Burada domuzların arasında açlık çekmeme izin vererek Tanrı hiç adil davranmıyor.”

Şeytan tavrı, ağabeyin tavrında ortaya gösterilmektedir:

Başlığa verilen yanıtları görebilmek için lütfen Giriş Yap veya Kayıt Ol bağlantısına tıkla.
Başlığa verilen yanıtları görebilmek için lütfen Giriş Yap veya Kayıt Ol bağlantısına tıkla.
Burada, büyük oğulun, babasının merhametine karşı duyduğu öfke ve kıskançlığı görmekteyiz. Şeytan’ın Eyüb’e karşı tavrı da bunun aynıydı. Bağışlamak yerine suçlamak isteyen İblis’in kafa yapısıdır bu. İşte bu yüzden eleştirici, yargılayıcı bir ruh, bir Hristiyan için uygun değildir. Pavlus’un, Mesih’teki güvencemiz hakkında bu denli hararetle konuşmasının nedeni de budur:

Başlığa verilen yanıtları görebilmek için lütfen Giriş Yap veya Kayıt Ol bağlantısına tıkla.
Başlığa verilen yanıtları görebilmek için lütfen Giriş Yap veya Kayıt Ol bağlantısına tıkla.
Pavlus’un bu soruları, cevap beklemeyen sorulardır. “Tanrı’nın seçtiklerini kim suçlayacak?” dediğinde, “Kimse buna cürret etmesin!” demektedir. Tanrı’nın akladığını suçlamak, müjdeyi aşağılamaktır. Mesih’in kendisi için öldüğü ve aracılık ettiği birini suçlamak tamamen kötü bir davranış olduğu kadar aptalcadır da.

Şeytanın suçlamalarına karşı savunmamız, müjdedir. O, müjdeden nefret eder. Müjdeyi reddeder. Aklanmayı, bizleri yetkin doğrulukla giydiren Mesihimizden başka yerlerde aramamızı ister. Bizi suçlayacaktır. Kulağımızın dibinde bağıra bağıra giysilerimizin pis olduğunu ve doğru bir Tanrı’yı asla hoşnut edemeyecek kadar günahkar olduğumuzu söyleyecektir. Fakat, bizler Mesih İsa’da şu cevabı veririz: “Çekil git Şeytan! Tanrı’nın seçtiklerini kim suçlayacak? Kurtarıcım beni bağışladı. Günahımı kaldırdı. Şu anda bile benim için dua etmektedir. Mesih’in benim için ettiği duaları duymak istemiyorsan kapat ellerinle kulaklarını ey Şeytan. Mesih benim doğruluğumdur. Onun kazandıkları benimdir. O’nun sevgisinden beni hiçbir şey ayıramaz.”

Ayartılma karşısında direnip, günah işlemediğimizde Tanrı’yı hoşnut ederiz. Rab’deki olgunlaşmamızın bir bölümü de tabi ki buna daha da fazla yapmakla gerçekleşecektir. Ancak günah işleriz, tekrar ve tekrar günah işleriz ve Rab’de olgunlaştıkça O’na ve başkalarına karşı günah işlemek için ne kadar değişik yollar bulabildiğimizin bilincine ulaşırız. Olgunlaşmamızın bir bölümü, Tanrı’nın bizleri kabul ettiğinden gün geçtikçe daha da emin olmakla gerçekleşir. Bizleri lekesiz yaşamlar sürdüğümüz için değil, Mesih’in doğru giysilerini giymiş olduğumuz için kurtarır. Günahlığımızın bilincinde olmak gerçekten de acı verir fakat bizleri aynı zamanda da seven Babanın kollarına yönlendirir. Şeytan’ın isteğinin tersine, O’nun yanından ayrılmadığımızda O’nu hoşnut ederiz. O’na geri döndüğümüzde de O’nu hoşnut ederiz, ki suçlayan Şeytan’ın en büyük çabayla engellemeye çalıştığı şeydir bu. Şeytan, inanlının kulağına, “Sen, tüm bu günahlarınla, Tanrı’yı hoşnut ediyor olamazsın” diye fısıldadığında, inanlı şöyle cevap verir, “Evet, ama ediyorum. Tanrı’ya yücelik olsun.”
 

Hristiyan Forum

Forum Yetkilisi
BÖLÜM 8/A
*******

KORKU VE SUÇLULUK FELCİ
Roosevelt yönetiminin sorunlu döneminde başkan, “Korkudan başka korkacak bir şeyimiz yok!” sözüyle tüm ulusu bir araya getirmişti. Başkan Franklin Delano Roosevet, korkunun çok etkili bir güç olduğunu anlamıştı. İnsanları felç edip, sımsıkı bağlayarak tutsak yapar korku.

Korku bir çok farklı şekilde karşımıza çıkar. Fiziksel zarar görme korkusu, başarısızlık korkusu yahut daha fazla sorumluluk ve beklentiyi beraberinde getiren başarı korkusu bunlar arasında sayılabilir. “Korkudan donup, kaldım” sözünü sıkça duyarız. Korkudan donup kalmak ifadesi, buz parçacıklarının bir ırmağın doğal akışını engellemesi gibi bizim bedensel ve düşünsel işlevlerimizin de doğal akışının felce uğrayarak, tıkanması ya da donmasını belirtir.

Bizler fobik insanlarız. Son zamanlarda yapılan bir araştırmada Amerikan halkının ilk on fobisi belirlenmiştir. Bu listenin içinde, ölüm korkusu (thanatofobi), yükseklik korkusu (akrofobi), kapalı yerde kalma korkusu (klostrofobi), yabancı korkusu (ksenofobi) ve diğer birkaçı. Bu listenin en başında, topluluk önünde konuşma korkusu yer almaktadır. Bunu çok iyi anlayabiliyorum. Mideniz büzülür, elleriniz terler, boğaz kaslarınız gerilir. Bunlar öylesine ciddi boyutlara ulaşabilir ki, insanlar konuşmaları istendiğinde “donup kalabilirler”. Düşünüşleri iflas eder. Hafızaları sıfırlanır. Ağız açılır ancak hiçbir kelime çıkmaz. Bu korkunun kökünde belki de, aptalca bir şey söyleme ya da yapma korkusu yatmaktadır. İlginçtir ki, korkunun kendisi bunlara sebep olur.

Hiç kimse bir kalabalığın önünde aptalca bir şey yapmak istemez. Kalabalık toplulukların önünde hissedilen baskı çok büyük boyutlara ulaşabilir. Sporcu kişi, böylesine bir baskının altında “tutukluk yapmaktan” korkar. Bir süre önce, bir gazeteci son deliğe kadar oyunu önde götürmekte olan bir golf oyuncusuyla röportaj yapmıştı. Son delikte, oyuncun tüm her şeyi mahvoldu. Basın çadırındaki bir gazeteci şu soruyu sordu, “Ne oldu?” Golfçünün cevabı çok sadeydi, “Kollarım tutukluk yaptı”.

Oyuncunun bu dürüst cevabını duymak güzeldi. Gazeteci şu cevapları duymaya alışmıştı, “Konsantrasyonum bozuldu”, ya da “Fotoğraf makinesinin deklanjörünün sesi dikkatimi dağıttı”, ya da “Topum bir yere takılıp yolundan çıkarak, beklenmedik bir yere gitti”. Profesyonel sporcular genelde, “Kollarım tutukluk yaptı” diye cevap vermezler.

Fakat en başarılı kişiler bile bunu yaşarlar. Hepsi bunun nasıl bir şey olduğunu bilirler. Korku üzerilerine öylesine çöker ki tüm kaslarını sıkıştırıp, kasar. Golf vuruşunun yumuşak salınımının akışı, kaskatı ve çarpık çurpuk oluverir, ve sonunda çok kötü sonuçlar ortaya çıkar.

Peki buna sebep olan şey nedir? Cevap çok açıktır: Arzulanan ve peşinden büyük azimle gidilen amaca ulaşamama ya da kaybetme korkusu. Kötü bir oyun sergileyerek herkesin önünde küçük düşme korkusu, bu kötü oyuna sebep olan etkenin ta kendisi olabilir.

Ancak korku daha da karmaşık olabilir. Çoğu sporcu kazanmaktan korkar. Eğer bir kişi kazanırsa artık yeni bir seviyeye çıkar. Artık yeni bir beklenti seviyesi ve onun getirdiği baskılarla karşı karşıyadır. Bir kimse ayrıca kazanmaktan suçluluk duyabilir çünkü zaferli olmayı hakketmediğini düşünüyordur. İşte, korku ile rahatsız edici suçluluk duygusu arasındaki görülmeyen ilişki burada yatar. Suçluluk hakkında biraz sonra konuşacağız.

DEĞİŞİM KORKUSU
Şu an için, statümüzün değişmesi korkusu üzerinde biraz duralım. Bizler, o ana dek ulaştığımız başarı düzeyinde rahat hissederiz kendimizi. Bu seviyenin altına düştüğümüzde kendimize olan güvenimiz azalır. Bu da rahatlık düzeyimizi etkiler. Buna karşın, normal başarı düzeyimizin üzerine çıktığımızda da rahatsızlık duyarız. Artık yabancı ve yeni bir dünyadayızdır. Ne beklememiz gerektiğinden emin değilizdir. Yeni bir sorumluluk alanına gireriz.

Yaşantımızın farklı kısımlarına ait hepimizin birçok rahatlık bölgeleri vardır. Bu rahatlık bölgeleri sporun çok ötesine uzanmaktadır. Ekonomik, akademik, sosyal ve bunun gibi birçok rahatlık bölgelerimiz vardır. Ayrıca bir de ruhsal rahatlık bölgemiz bulunmaktadır. Çok hızlı gelen büyük bir değişim felç noktasına varacak kadar travmatik olabilir. Değişime dayanabiliriz fakat çok fazla değişimle uğraşmak istemeyiz. Ayrıca, şu andaki durumumuzdan da memnun olmaya yatkınızdır. Bu ise profesyonel bir sporcunun-ve Hristiyan kişinin-daha azimle ve güçle çalışmasını engeller.

Bizler hep “iyi uyum sağlamış” olmaktan söz ederiz. Peki bu ne demektir? Uyum sağlamak, yaşantılarımızda olan herhangi bir çeşit değişime yanıt vermiş olmaktır. Orta okuldan Lise’ye geçen bir çocuk uyum sağlamak zorundadır. Bekar kişi evlendiğinde uyum sağlamak zorundadır. Terfi eden bir iş adamı uyum sağlamak zorundadır. Yeni ortamlara yaratıcı ve üretken olarak uyum sağlayan insanlara gıpta ederiz. Belki de ne kadar zor olduğunu bildiğimizden uyum sağlamaya gıpta ederiz. Uyum sağlamak, rahatlık bölgelerimizde değişiklik gerektirdiğinden kolay değildir.

Fakat her Hristiyan değişime çağrılmıştır. Ruhsal yolculuğumuzda ileri doğru hareket etmemiz buyrulmuştur. Tanrı hareketsiz, sabit değildir ve bizim de böyle olmamızı reddeder. Ancak değişimin beraberinde korku da gelir. İbrahim’in örneğini bir düşünün:

Başlığa verilen yanıtları görebilmek için lütfen Giriş Yap veya Kayıt Ol bağlantısına tıkla.
Tanrı İbrahim'i bulunduğu yerden ayrılmaya, hareket etmeye çağırdı. Rahatlık bölgesini terk etmek zorundaydı. Yaşadığı şehri, vatanını ve ailesini bırakmak zorundaydı. Köklerini, güvende olduğu yeri, tanıdığı, bildiği toprakları terk edecekti. Emeklilik yaşını on yıl geçmişti. Yeni şeyler öğrenmesi gerek eski bir çınardı.

Tanrı’nın İbrahim'e yaptığı çağrı bir yücelik çağrısıydı. “Seni büyük millet edeceğim” idi bu vaat. Daha sonra İbraniler kitabının yazarı İbrahim'in bu korkunç çağrıya nasıl cevap verdiği hakkında konuşmaktadır:

Başlığa verilen yanıtları görebilmek için lütfen Giriş Yap veya Kayıt Ol bağlantısına tıkla.
Başlığa verilen yanıtları görebilmek için lütfen Giriş Yap veya Kayıt Ol bağlantısına tıkla.
İbrahim artık bir yolcuydu. Tanrısal bir çağrıya itaat etme arzusundan harekete geçmiş bir adamdı. Aynı şey Musa, Yeşu, Davut, Pavlus ve özellikle Mesih için de söylenebilir. Onlar Tanrının gitmelerini istediği yere gittiler. Güvenlikleri belli bir dereceye kadar tehlikede olmasına rağmen yine de Tanrının gitmelerini istediği yere gittiler. Aynı şekilde de Hristiyan kişi bu dünyadaki güvende olma duygusunu aşmaya çağrılmıştır-esas güvenlik (Tanrı’nın sevgisi) dünyanın güvenliğinin yerini alabilmek için fazlasıyla yeterlidir.
 

Hristiyan Forum

Forum Yetkilisi
BÖLÜM 8/B
*******

KORKU VE SUÇLULUK ARASINDAKİ İLİŞKİ
Tüm bunların suçlulukla ilişkisi nedir? Demin de söylediğim gibi korku ve suçluluk arasında çoğu zaman oldukça yakın ancak ince ilişki bulunmaktadır. Her ikisi de kişiyi çok ciddi bir şekilde felç etme gücüne sahiptir. Her ikisi de bizleri, ruhsal yolculuklarımızda durdurmaya hata geri çekilmemize sebep olmaya yeterli güçtedir. Her ikisi de Tanrı’ya uzanmamızı engelleyebilir. Her ikisi de Tanrı’yı hoşnut etmek gibi önemli ve yüce bir amaçtan dikkatlerimizi başka yöne çevirebilir.

Korku ve suçluluk arasındaki farkı çoğu zaman görebilsek bile bunları birbirinden her zaman ayırt edemeyiz. Felç eden korku, çoğu zaman çözümlenmemiş suçluluğun direk sonucudur. En büyük korku, Tanrı’nın ellerinde cezalandırılma korkusudur. Toplum tarafından, anne-babamız tarafından dışlanmaktan, ya da yaşıtlarımızın bizleri yargılamasından korkarız. Polisten yahut IRS’den korkabiliriz. Ancak en dehşet verici şey, diri olan Rabbin ellerine düşmektir. Çoğu kişi bunu kabul etmek istemese bile, yaşam tarzlarının evrenin Yaradıcısını kızdırdığından korkarlar. Günah bilinci evrenseldir, yani, Hristiyan ya da değil, herkes Yüce Tanrı’nın başarısızlıklarımızdan hoşnut olmadığını bilir ya da sezer.

Bir keresinde bir psikolog beni gündelik randevularında yanında olmam için davet etti. Tam olarak dindar bir kişi değildi fakat bir gün şöyle bir şey söyledi, “Hastalarımın büyük çoğunluğunun bir doktordan çok, rahibe ihtiyacı var. Büyük çoğunluğu, kökünde suçluluğun bulunduğu problemlerden acı çekiyorlar.”

Bir psikolog olmak uzun yıllar boyu süren akademik çalışma gerektirir. Bir psikolog ilk önce tıp okumak zorundadır sonra kendi uzmanlık dalında çalışma yapabilir. Fakat bunca yıllık akademik çalışma içerisinde çok az ya da hiç teolojik eğitim almaz.

Suçluluk ise kökte, teolojik bir problemdir. Derin teolojik bilgisi olmaksızın bir psikolog, suçluluk içinde yaşayan insanlara yardım edemez, eli kolu bağlıdır. İnanlı olmadığı taktirde, gerçek insanlar kendi davranışları ve tavırlarından suçluluk duyduğundan, suçluluk çok gerçek bir şey olduğunu anlayamaz.

Terapistler günah ve suçluluk hakkında çok ya da hiçbir şey bilmiyor olabilirlerken ne yazık ki bir çok kişi yakınmalarını dinlemesi için bu gibi profesyonel para ödüyorlar. Büyük oranda Psikolojik gibi gözüken problemlerin kökünde suçluluk olabilir. Birçok evlilik danışmanı, evlilik birliğini tehdit eden cinsel sorunlarla karşı karşıya olan kişilerle uğraşırlar. Sözde “soğukluk” ve “iktidarsızlık” problemlerinin temelinde, her zaman bir nevi suçluluk yahut korku yatmaktadır. Sorunun yalnızca “mekanik bir hata” olduğunu söylemek hastaya yapılmış bir haksızlıktır.

Tanrı seven ve bağışlayandır. Tanrı, aynı zamanda evreni Yaratan ve onun devamını Sağlayandır. Dikkate alınması gereken bir güçtür. Tanrı hakkında çarpık çurpuk düşünceleri olan insanlar bile (artık Tanrı kelimesini kullanmasalar da) Tanrı’nın, sorunlu dünyamız karşısında hayal kırıklığı yaşayan ahlaki bir varlık olduğunu hisseder gibidirler. Bu güçlü Varlık, hem Hristiyan hem de Hristiyan olmayan kişi için ürkütücüdür. Sina dağında Tanrı’nın varlığını gördüklerinde Musa ve İsrail’in verdiği tepkiyi hatırlıyoruz. Yaşadıkları deneyim öylesine korkunçtu ki O’nun varlığında durmaya dayanamamışlardı ve Musa da “Çok korkuyor ve titriyorum” demişti.

Günümüz insanı kendini Tanrı korkusununa ilişkin her türlü düşünceden arındırmak için elinden geleni ardına koymuyor gibi gözükse de vicdanını bu gibi korkulardan tamamen özgür kılmaya gücü yetmez. Tanrısız kişi bir yaprak hışırtısından halen korkar; kötüler, kovalayan olmasa bile kaçar. Geriye, rahatsız edici, çoğunlukla fark edilmeyen, fakat her an üzerimize atlamak için bekleyen bir Tanrı olduğu hissi kalır. Geceleri ani hareket eden şeylerden halen korkarız.

Kısa bir süre önce kilise ihtiyarlarımız beraber vakit geçirmek için hafta sonu kamp yapmaya gittiler. Cuma akşamı bir dağ evine vardılar. Ayrıca dört çekerli motosikletle akşam gezintileri de planlamışlardı. Fakat yeterli sayıda motosiklet olmadığından maceracı bir önder sürülebilir türden bir çim biçme makinasına atladı. Diğerlerine katılmak için yavaş yavaş ilerliyordu gecenin sessizliğinde. Aniden korkunç bir çığlık attı. Arkasında hareket eden bir şeyin gölgesini gördü ve yabancı bir nesnenin tüyler ürpertici bir şekilde boğazına dayandığını hissetti. Ve çığlık attı. Arkadaşları ona yardım etmek için koşup yanına gittiklerinde korkudan donmuş olan adamı görünce gülmekten yere düştüler. Makinanın çim toplama kolu, adamın arkasından ona saldırmış ve onu kıskıvrak yakalamıştı. Belki bizlerin ezeli karanlık korkumuzun kökünde Tanrı korkusu, (korkarız ki) sonunda günahlarımızın bizi yakalamasına izin verecek bir Tanrı korkusu yatmaktadır.

Kimse Tanrı’ya sırtını dönmeye cürret edemez. O’nun her hareketimizi gördüğünü ve her düşüncemizi bir kenara yazdığını biliyoruz. Cezalandırılma korkusu, suçluluğun pençesinde olan kişilerce hiçbir zaman tamamen yok edilemez.

Suçluluktan bahsederken, suçluluk ile suçluluk duygusu arasındaki ayırımı iyi yapmalıyız. Suçluluk duyguları, özneldir. İçimizden kaynaklanırlar. Ortada bir suç olmadığı zamanlarda bile kendimizi suçlu hissedebiliriz. Buna karşılık suçluluk, nesneldir. Gerçek davranışları içerir. Her günah işlediğimizde suçluluk ortaya çıkar. Suçluluk, Tanrı’yla bir nevi alacaklı-verecekli ilişkisi içerir.

Westminster İnanç Açıklaması günahı, “düşünen varlığa kural olarak verilen Tanrı’nın Yasasının çiğnenmesi ya da bu Yasadan taviz verilmesinin istenmesi” olarak tanımlar. Bu çok ustaca bir tanımdır. Hem yetersizlik hem de sorumsuzluk günahını içine alır. Tanrı’nın Yasasına uymada başarısız olduğumuzda, Tanrı’nın gerektirdiklerini yapmamış oluruz. Bu sorumsuzluk günahıdır. Tanrı’nın Yasasına karşı günah işlediğimizde, Tanrı’nın yasakladığı bir şeyi yapmış oluruz. Bu da yetersizlik günahıdır.

GERÇEK SUÇLULUKLA YÜZLEŞMEK
İster yetersizlik, ister sorumsuzluk yoluyla olsun, günah işlediğimizde üzerimize suçluluk getiririz. Bu suçluluk gerçek ve nesneldir. Aynı zamanda büyük zararlar verir. Uygun suçluluk duygularının beraberinde suçluluk olabilir ya da olmayabilir. Suçluluk duygularının bizleri rahatsız ettiğini biliriz. Kendimizi bu duygulardan kurtarmak için bir dizi araçlara başvururuz. Bahaneler yaratırız. Kendimizi haklı çıkarmaya çalışırız. Suçu başkalarına ya da içinde bulunduğumuz koşullara atarız. Toplumu suçlarız. Çevremizi suçlarız. Anne-babamızı suçlarız. Kişisel sorumluluğu ortadan kaldıracak her şeye başvururuz. Her türlü ret mekanizmasını kullanırız çünkü suçumuz gerçekten de büyüktür. Onunla doğru bir şekilde yüzleşmedikçe-yani, Mesih’in kurtarıcılığına sığınmadıkça-bizim için çok fazladır ve bundan kaçmak için değerli zamanımızı ve enerjimizi harcarız.

Yüreklerimizi nasıl katılaştırabileceğimizi öğrendik. Utancımızı da kaybedebiliriz. Yeremya peygamber, Yahuda’ya Tanrı Sözü’nü bildirmişti: “Senin yüzün fahişe yüzü idi, utanmak istemedin” (Yeremya 3:3).

Burada, tövbe etmeyi reddetmenin, suçluluk duygularının kişiyi ezmesiyle ilişkilendirildiğini görmekteyiz. Yahuda halkı Tanrı’nın Yasası’nı durmadan ihlal ettiği halde, masum olduğunu söylüyordu. Tekrar ve tekrar günah işleyerek yüzlerini bir fahişeninkine benzettiler, yani utanmayı unuttular.

Buna rağmen, suçluluk duygusunun yokluğu gerçek suçu haklı çıkarmaz. Cinayetten yargılanan bir kişi savunmasını “Ama kendimi suçlu hissetmiyorum” diye yapsaydı, bu çok zayıf bir savunma olurdu. Yaptıklarından hiçbir şekilde pişmanlık duymayan psikopat katiller vardır. Fakat pişmanlık duymamak, o kişilerin yaptıklarını haklı çıkarmaz.

Günümüz psikolog ya da danışmanlarının, insanın suçluluktan ileri gelen problemlerini çözmede şuçluluk duygularını ortadan kaldırmaya yönelmeleri üzücüdür. Suçluluklarını ortadan kaldırmak için insanlara içinde bulundukları ortamın ve modası geçmiş dinin baskıcı ahlaki standartlarının kurbanı oldukları söylenir. Bu yalnızca Hristiyan olmayanlar için değil, Hristiyanlar için de geçerlidir. Birçok Hristiyan geçmiş ya da şimdiki günahlarından duydukları suçlulukla gidip terapistlere dert yanarlar ve o terapistlerin onlara verdikleri cevap aslında şudur: “Yaşamak zorunda olduğun hayatı göz önüne alırsak, böyle davranmış olmana şaşmamalı. Bunu anladığın sürece gerçek bir sorunun olmaz.” Fakat bu doğru değil, dimi? Sorunu açıklamış olmak, o sorunu ortadan kaldırmaz. Suçluluk, yalnızca Tanrı’yla aramızdaki sorunlar çözüldüğünde ortadan kalkar. Ve bu çözüm her an erişebileceğimiz şekilde mevcuttur çünkü bağışlayan bir Tanrı’ya kulluk etmekteyiz. Fakat Tanrı, çocuklarının Kendisinden af dilemeleri için onları zorlamaz. Onlar bunu isteyerek yaparlar, aksi taktirde terapistlerin hemen açıklayıp, bir kenara atamayacakları türden bir bir suçlulukla kendilerine işkence ederler.

Halinden oldukça huzursuz olduğunu anladığım, evlenmek üzere olan nişanlı bir bayan üniversite öğrencisi yanıma geldi. Nişanlısıyla bir süredir cinsel ilişkide bulunduğunu ve kendisini çok suçlu hissettiğini söyledi. Üniversite danışmanına gittiğini ve kendisinin ona şöyle söylediğini anlattı: “Kendini suçlu hissetmenin sebebi Victorian ahlak anlayışının ya da bir nevi Sofu tabusunun kurbanı olduğun içindir. Yapmış olduğun şeyin tamamen normal olduğunu anlamalısın. Kendini olgun bir şekilde ifade etmenin ve evliliğe hazırlığın doğal bir bölümüdür bu.”

Bayan öğrenci sonra bana şöyle dedi: “Ama Profesör Sproul, kendimi hala suçlu hissediyorum!” Ona şöyle söyledim, “Böyle hissetmenin sebebi belki de gerçekten suçlu olduğun içindir. Evlilik öncesi cinsel ilişki yasağı ne Kraliçe Victoria ne de Sofular tarafından icat edilmiştir. Bunu yasaklayan Tanrıdır. Tanrı’nın Yasalarını çiğnediğimizde üzerimize gerçek bir suçluluk getiririz. Gerçek suçluluğun bildiğim tek çaresi gerçek bağışlanmadır.

Genç bayana gerçek bağışlanmanın bedelinin gerçek tövbe olduğunu açıkladım. Bunu kişinin kendisi yapmalıdır. Benim yerime kimse tövbe edemez. Ben de kimse için tövbe edemem. Genç bayanı Tanrı’yla baş başa kalması, O’nun önünde diz çökmesi için teşvik ettim. Bensiz. Hiçbir danışman olmaksızın. Tanrı’nın gözünde günahının kaldırılacağı ve O’nun gözünde yeniden bir bakire olacağı konusunda ona söz verdim, hatta bunu garanti ettim. Böylece suçluluğun getirdiği korku ve tutsaklıktan özgür olacaktı.

Hristiyanlar olarak nasıl yaşantılar sürdüğümüzü iyi tartmalıyız. Kendimize iki temel soru sormalıyız: Hangi alanda ruhsal gelişmem felce uğradı? Neden felç oldum? Bu iki sorunun cevabını bulabilirsek, çözümlenmesi gereken o korku ve suçluluk alanlarını tanımlama olasılığımız çok yüksek olacaktır. Tanrı’nın lütfu -özellikle bağışlama lütfu- bu felçten kurtulmamız için mevcut olan en etkili kuvvettir.

Tanrı bizim felçli olmamızı istemiyor. Dünyadan ya da dünyadaki güçlüklerden korkmamıza gerek kalmayacak derecede O’nda kendimizi güvende hissetmemizi istemektedir Tanrı. Günahlarımızın farkında olmamızı istiyor fakat suçluluğun bizleri tutsak almasından hoşlanmıyor. Diğer herhangi bir anne-baba gibi Tanrı da doğru ve hoşnut edici olan şeyleri yapmakta özgür olmamız için bizleri korku ve suçluluk dolu bir yaşamdan çekip, çıkarmayı arzular. Bizlere sunulan bağışlama ne yücedir! Suçluluktan özgürlük, korkudan özgürlük, tüm varlığımızla Tanrı’yı hoşnut etme ve O’na hizmet etme özgürlüğü. Dünya üzerinde hiçbir terapist bizlere böylesine bir hayat sunamaz.
 
Tanrı ise bizi sevdiğini şununla kanıtlıyor: Biz daha günahkârken, Mesih bizim için öldü.
(Romalılar 5:8)
Online Kutsal Kitap Tevrat, Zebur ve İncil okumak için tıkla!
Üst